Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 80. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 80. Ayet

    وَقُلْ رَبِّ اَدْخِلْن۪ي مُدْخَلَ صِدْقٍ وَاَخْرِجْن۪ي مُخْرَجَ صِدْقٍ وَاجْعَلْ ل۪ي مِنْ لَدُنْكَ سُلْطَاناً نَص۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekul rabbi edḣilnî mudḣale sidkin veaḣricnî muḣrace sidkin vec’al lî min ledunke sultânen nasîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ve şöyle niyaz et: “Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çı­kılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver!”

      De ki; Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla. Lafzî anlamına göre bu hitap Hz. Peygamberedir (s.a.). Çünkü, sözü edilen şekilde ona dua etmesini emretmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) de Allah’m, Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver meâlinde kendisine emrettiği bu duayı bilmiş ve yapmıştır. Buna göre, bundan neyin kastedildiğini araştırmamıza ihtiyaç yoktur. Ancak bunda başkalarının Hz. Peygambere ortak olması müstesnadır. O zaman böyle bir yola girilir ve neyin kastedildiği araştırılır. Müfessirler ise bu konuda söz söylemişlerdir. Bazıları Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi sağla mealindeki beyan hakkında şunları söylemiştir: Hz. Peygamber (s.a.) Mekkede idi, sonra Mekkeden Medine’ye hicret etmekle emrolundu ve kendisine şu duayı yapması emrolundu; Rabbim! Yahudilere rağmen, Medinede girilecek yere doğrulukla girmemi sağla, Mekke kâfirlerinin orada güçlü ve hâkim olmalarına rağmen, beni Medine’den Mekke’ye güven içinde doğrulukla çıkmamı sağla.

      Görmez misin ki devamında, onlara karşı bana tarafından yardımcı bir güç ver demiştir. Allah da onun için bunu yaptı ve duasını kabul etti. Birden çok yerde belirttik ki, sultan kavramı üç şekilde yorumlanmaya müsaittir: Bazan güçü, üstün ve tartışmada galip gelen delilden ibaret olur, bazan etkili ve hükümran olan yöneticilikten ibaret olur, bazan da görünen galip ve kuvvetli elden ibaret olur. Allah’a hamdolsun ki O’nun kâfirlere karşı resûlüne ihsanı ve lütfü ile bunların hepsi olmuştur. Bazıları; Girilecek yere doğrulukla girmemi sağla meâlindeki duayı şöyle yorumlamıştır: Mekke’de, Mekkeliler’in benim risâlet görevini tebliğ ettiğimi bilsinler diye, Mekke’den çıkmamı sağla ki Medine yahudileri, benim yardım edildiğimi ve bana emredilen görevi tebliğ ettiğimi bilsinler. Hasan-ı Basrî de şöyle demiştir: Beni Mekke’den doğrulukla çıkar, benim cennete doğrulukla girmemi sağla. Yine bazıları: Rabbim! Bana yüklediğin risâlet ve nübüvvet görevinde emrettiklerini, emrettiğin şekilde yerine getirmek ve risâlet görevini halka tebliğ etmeyi bana teklif ettiğin için benim doğrulukla girmemi sağla. Beni doğrulukla çıkar; yani bana teklif ettiklerinden beni salimen, bana bir kötülük dokunmadan çıkar yahut bunun gibi bir söz.

      Bunun aslı şudur: Sanki Rabb’i Hz. Peygamber’e (s.a.), bütün işlerinde ve bütün sözlerinde doğruluk, bir yere ve işe girmek yahut çıkma tarzındaki taabüdî olan bütün işlerde kendisinden doğruluk istemesini emretti. Çünkü kul şu iki ihtimalin dışında olmaz: Bir işe girmek, bir işten çıkmak. Hz. Peygamber (s.a.), Allah’tan her durumda, her giriş ve çıkışta doğruluk vermesini istedi.

      Mücâhid, Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla meâlindeki duasının risâlet ve nübüvvet hakkında olduğunu söylemiştir. O da bizim daha önceki belirttiğimiz görüştür.

      Bana tarafından yardımcı bir güç ver. Bazıları bunun için, Allah’tan kuvvetli delil ver demiştir ki, o kuvvetli delili kâfirlere karşı ileri sürmüştür. Bazıları yardımcı güç, ifadesi için; Yani insanların kalplerine heybet ver ki benden korksunlar, Hz. Peygamberin heybetinden iki aylık uzak mesafede bulunan kâfirler bile korkuyorlardı. Bazıları da şunu söylemiştir: Bundan kastedilen, kendisi aracılığı ile insanların dine yardım ettikleri, had cezalarını ve hükümleri ikame ettikleri hükümdarlardır. Denildi ki: Sultan had cezalarını, hükümleri ve şeriatleri uygulamaktır. Bu aynı zamanda velâyet kavramının da tefsiridir. Çünkü devlet adamının uyguladığı hükümler velâyetle gerçekleşir. İşte bu, velâyetin; hükümlerin uygulanması olduğu şeklinde belirttiğimiz husustur.

      Ayrıca sıdk ve ihlas hakkında da bazı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları demiştir ki, ihlas, bir kimsenin bir şeyden dolayı kalbinde Allah’tan başkasına bir pay vermemesidir. Eğer pay verirse bunun tadını bulamaz. Sıdk bize göre kişinin bütün işlerinde lütfü Allah’a nispet etmesi, bu lütufla kendisinin bir payının bulunmadığını bilmesidir. Buna göre de bütün işlerinde Rabb’ine karşı şükretmesi lazımdır. Hasan-ı Basrî’nin şöyle dediği rivayet edilmiştir: Mekke kâfirleri, orada tuşa getirmek, yahut öldürmek yahut Mekke’den çıkarmak için Resûlullah’a (s.a.) tuzak kurunca ve Allah da Mekkeliler’in orada kalmasını murad edince, resûlüne, Medine’ye hicret etmek üzere oradan çıkmasını emretti ve ne söyleyeceğini de ona öğretip şu mealdeki âyeti indirdi: Rabbim! Girilecek yere doğrulukla girmemi, çıkılacak yerden de doğrulukla çıkmamı sağla, bana tarafından yardımcı bir güç ver. Allah ona Fars ve Rum saltanatının çökeceğini ve bunları ümmetine vereceğini de vâdetti.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve kul (وَقُلْ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile kökü "k-v-l" (söylemek, konuşmak, ifade etmek) olan emir (buyruk) kipi "kul" (söyle/de ki) lafzının birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dille telaffuz edilen, zihindeki bir kastı dışa vuran ve muhataba yöneltilen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "söyle/de ki" (kul) emriyle başlamasının teolojik ve psikolojik ağırlığını değerlendirir. Peygamber, müşriklerin sürgün ve baskı planları karşısında büyük bir bunalım ve kriz eşiğindedir. Yaratıcı, peygamberin kendi başına bir çare üretmesini veya sızlanmasını beklemez; doğrudan bu emir kipiyle onun diline, kalbine ve zihnine o kriz anında okuyacağı "varoluşsal duanın/ilticanın" metnini bizzat dikte eder. Dua, ilahi bir talimatla başlatılır.

        Rabbi (رَّبِّ)

        Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Baştaki nida (ey) harfi düşmüş olup, kelimenin sonundaki esre, düşen mütekellim zamirine (benim / yâ harfine) işaret eder. "Ey Rabbim / Benim Rabbim" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi ilk halinden alıp, onu derece derece büyüterek, eksiklerini kapatarak ve gözeterek nihai kemal noktasına ulaştırmak" olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, peygamberin yakarışa "Ya Allah" lafzıyla değil de doğrudan aidiyet bildiren "Rabbim" (Rabbi) sıfatıyla girmesindeki o devasa pedagojik şefkati tahlil eder. O korkunç hicret (sürgün) arifesinde peygamberin muhtaç olduğu şey uzak bir tanrısallık değil; kendisini bir bebek gibi sarmalayacak, koruyacak, yol gösterecek ve terbiye edip yetiştirecek o mutlak "şefkatli Sahibin/Terbiyecinin" (Rabb) sıcak kollarıdır.

        Edhılnî (أَدْخِلْنِي)

        Kelimenin kökü "d-h-l" olup sözlükte "girmek, içeri sızmak, dâhil olmak ve bir mekâna/duruma nüfuz etmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (idhâl) emir kipi formundadır ve sonuna muhatap olan peygambere dönen "beni" (nî) mef'ul (nesne) zamiri eklenmiştir. "Beni girdir/sok" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "çıkmanın (huruç) tam zıddı olarak; dışarıda yahut açıkta olan bir şeyin, sınırları belli olan bir iç mekâna, kaba yahut duruma bütünüyle dâhil olması, içine girmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "idhâl" eyleminin ayet bağlamında salt fiziksel bir mekâna (Medine'ye veya kabre) ayak basmaktan ibaret olmadığını; insanın yepyeni bir ontolojik evreye, ahlaki bir karara veya zorlu bir tarihsel sürece (hicrete) Yaratıcı'nın aktif yönlendirmesiyle, O'nun himayesi altında "giriş yapması" olduğunu aktarır. Adım atan insandır, ama onu o sürece sokan (edhılnî) bizzat Allah'tır.

        Müdhale (مُدْخَلَ)

        Aynı "d-h-l" (girmek) kökünden türeyen, if'al babında ism-i mekân, ism-i zaman veya masdar-ı mimi (giriş yeri, giriş zamanı, girme eyleminin ta kendisi) formunda bir kelimedir. Cümlede mef'ul-i mutlak (vurgu/zarf) veya mef'ulün fih (mekân/zaman zarfı) konumunda olup nasb (üstün) halindedir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin mimli masdar (müdhal) formunda zikredilmesinin tefsir usulündeki o muazzam kuşatıcılığını kaydeder. Kelime bu formuyla sadece girilecek şehri (Medine) yahut mekânı nitelemez; aynı zamanda o girme eyleminin bizatihi o sarsıcı "zamanını, eylemin kalitesini ve psikolojik halini" de tek bir kelimenin hacminde eriterek muazzam bir dilbilgisel ekonomi sağlar.

        Sıdkın (صِدْقٍ)

        Kelimenin kökü olan "s-d-k" lafzı, sözlükte "doğru söylemek, hakikat, dürüstlük, sözü eylemle doğrulamak, sağlamlık ve sertlik" anlamlarına gelmektedir. İsim tamlamasının tamlananı (muzafün ileyh) konumunda esre (mecrur) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir sözün veya eylemin, dışarıdaki gerçekliğe (vakıaya) zerre kadar pürüz bırakmadan mutlak surette uygun düşmesi; insanın içindeki inancın dışarıdaki pratikle mühürlenmesi, sert ve sarsılmaz bir bütünlük" olduğunu bildirir. Mızrağın sert ve düzgün olanına da bu sağlamlığından dolayı "sadk" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sıdk" mefhumunun Kur'an'daki epistemolojik derinliğini tahlil eder. Sıdk, sadece dilde söylenen basit bir yalan karşıtlığı (kizb zıddı) değildir. Niyetin, inancın ve davranışın bütünüyle birbiriyle senkronize olduğu; riyanın, sahteliğin, gösterişin ve korkunun bütünüyle dışlandığı "ontolojik bir sahicilik ve şerefli bir varoluş" halidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi ve psikolojik haysiyeti değerlendirir. Ayet "Beni güvenli (âmin) veya rahat bir yere girdir" demez; bilakis o girişi "sıdk" (doğruluk/sahicilik) kelimesine zincirler. İnsan yeni bir şehre (Medine), yeni bir makama veya ölüme (kabre) girerken o girişi iki yüzlülükle, tavizle, yalanla veya eğilip bükülerek yapmamalıdır. "Müdhale sıdkın", girdiğin o eşikten kendi onurunu, hakikatini ve şerefini bütünüyle koruyarak, alnın ak ve dimdik (sıdk ile) girmendir. Varlığın haysiyeti bu tamlamaya gizlenmiştir.

        Ve ahricnî (وَأَخْرِجْنِي)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "h-r-c" (çıkmak, dışarı varmak) kökünden türeyen if'al babında (ihrâc) emir kipi fiilinin birleşimidir. Sonuna peygambere dönen "beni" (nî) nesne zamiri eklenmiştir. "Ve beni çıkar" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "gürmenin (duhul) tam zıddı olarak; bir şeyin kapalı, gizli veya ait olduğu iç mekândan/durumdan koparak bütünüyle dışarıya, açık alana fırlaması, ayrılması" olduğunu belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "çıkış/ihraç" eyleminin hicret psikolojisindeki yerini analiz eder. Peygamber Mekke'den (yurdundan) kendi korkusu, hevesi yahut can derdi yüzünden alelade bir şekilde "kaçıp çıkmaz". Çıkış eyleminin (ahricnî) faili doğrudan Yaratıcı'nın aktif ve koruyucu iradesidir. Peygamber, o zorunlu kopuşu bizzat Allah'ın yürüttüğü resmî ve şerefli bir "tarihsel operasyon" (ihraç) olarak talep eder.

        Muhrace (مُخْرَجَ)

        Aynı "h-r-c" (çıkmak) kökünden türeyen, if'al babında ism-i mekân, ism-i zaman veya masdar-ı mimi (çıkış yeri, çıkış zamanı, çıkma eylemi) formundadır. "Müdhale" kelimesine paralel olarak nasb (üstün) halindedir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetteki "giriş/müdhal" ile "çıkış/muhrac" zıtlığının (tıbak/mutabakat sanatı) Arap belagatindeki o devasa kuşatıcılığını inceler. İnsanın hayatı, sürekli bir yerlere girmek ve bir yerlerden çıkmaktan ibaret olan dinamik bir diyalektiktir. Bu zıtlık, peygamberin (ve insanın) ezelden ebediyete kadar atacağı her adımın, başlayıp bitireceği her eylemin Yaratıcı'nın denetimine ve onayına sunulmasını linguistik olarak mühürler.

        Sıdkın (صِدْقٍ)

        Aynı "s-d-k" (doğruluk, dürüstlük, hakikat) kökünden türeyen tamlanan (muzafün ileyh) kelimesinin "çıkış" eylemini nitelemek üzere tekrarıdır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), aynı "sıdk" (doğruluk/haysiyet) kelimesinin bu kez "çıkış" (muhrac) eylemi için kullanılmasındaki edebi ve varoluşsal estetiği muazzam bir tahlille inceler. Bir mekâna veya statüye girmek kadar, oradan "çıkmak" da büyük bir karakter sınavıdır. Peygamber, doğup büyüdüğü şehirden (Mekke) düşmanların baskısıyla sürgün edilirken, arkasında hiçbir maddi borç, zerre kadar bir eğilme, ihanet yahut ahlaki bir enkaz bırakmadan; bütünüyle temiz, sarsılmaz, düşmanlarının bile emanetlerine ihanet etmeyen o sarsılmaz "doğruluk ve vakarla" (sıdk ile) o kapıdan çıkmayı talep eder. Sürgün edilirken bile yenilmemenin, arkanda bıraktığın izin bütünüyle "şerefli/sadık" olmasının edebi ve teolojik manifestosu bu kelimedir.

        Vec'al (وَاجْعَلْ)

        Arapçada atıf harfi "ve" ile "c-a-l" (kılmak, dönüştürmek, var etmek, bir halden diğerine sokmak) kökünden türeyen emir (buyruk) kipi fiilin birleşimidir. Geçiş anında vasıl hemzesi düşer. "Ve kıl/yap" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi yoktan var etmek değil, halihazırda var olan bir nesneyi, durumu veya şahsı alıp; ona yeni bir vasıf, yeni bir rütbe, yeni bir yasa yahut işlev yükleyerek onu amaca uygun bambaşka bir hale dönüştürmek, onu kılmak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ca'l" eyleminin Kur'an'daki kullanımının sıradan bir yaratma (halk) olmadığını tahlil eder. Yaratma bir ham maddedir; ancak "ca'l" fiili, o ham maddeyi oyan, ona sosyolojik ve teolojik bir misyon yükleyen, bir yetki tahsis eden "kurucu, atayıcı ve inşa edici" ilahi bir fonksiyondur.

        Lî (لِّي)

        Arapçada "için, -e, ait" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile mütekellim zamiri olan "benim / bana" (î/yâ) edatının birleşimidir. "Benim için / hususi olarak bana" manasındadır.

        Celaleddin el-Suyuti, "lî" (benim için) edatının cümlenin nesnesinden (sultânen) önce zikredilmesinin (takdim-tehir sanatı) Arap belagatindeki "tahsis ve inayet" (özgüleme ve ilahi şefkat) işlevini tahlil eder. O devasa siyasi ve ruhsal destek kalabalıklar için değil, bizzat o çileli hicret yolundaki peygamberin "şahsına/kendi lehine" münhasır kılınmaktadır.

        Min (مِن)

        Arapçada "den, dan, katından" manalarına gelen harf-i cerdir.

        Ledünke (لَّدُنكَ)

        Kelimenin kökü olan "l-d-n" lafzı, sözlükte "yanında, katında, huzurunda ve nezdinde" anlamlarına gelen bir mekân ve makam zarfıdır. Sonuna peygambere dönen "senin" (ke) muhatap zamiri eklenmiştir. "Doğrudan Senin katından/huzurundan" demektir.

        İbn Fâris, bu kelimenin "ind" (yanında/nezdinde) zarfıyla benzerlik taşıdığını, ancak "ledün" kelimesinin çok daha hususi, çok daha içkin, zamansal ve mekânsal sınırları aşan mutlak bir "ilahi/zati yakınlık" bildirdiğini aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "ilm-i ledün" kavramının da bu kelimeden doğduğunu kaydeder. Kelime, eşyanın sıradan nedenselliğinin (sebepler dairesinin) dışına çıkarak, aracıları, melekleri yahut doğa kanunlarını aşan; bizzat ve doğrudan doğruya "Allah'ın kendi zatından, kendi mutlak kudret elinden" gelen o sarsılmaz teolojik kaynağı/mekânı mühürler.

        Sultânen (سُلْطَانًا)

        Kelimenin kökü olan "s-l-t" lafzı, sözlükte "musallat olmak, üstün gelmek, kaba kuvvet, siyasi otorite, kesin delil ve sarsılmaz argüman" anlamlarına gelmektedir. "İc'al" (kıl) fiilinin mef'ulü (nesnesi) konumunda olup nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin başka bir şeye şiddetle, zorbalıkla yahut karşı konulamaz bir haklılıkla nüfuz etmesi, üstünlük kurması ve onu boyunduruk altına alması" olduğunu bildirir. Döküldüğünde her yere yayılan ve diğer yağlara galip gelen parlak zeytinyağına da bu yüzden "selît" denir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sultan" kavramının Kur'an'daki iki keskin boyutunu (fiziksel ve epistemolojik) muazzam bir şekilde tahlil eder. Sultan, hem kaba bir yaptırım gücü (devlet/iktidar) hem de aklı ikna eden kesin, susturucu bir kanıt (hüccet/delil) manasındadır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, hicret bağlamında peygamberin talep ettiği bu "sultan" (otorite) kelimesinin politik ve sosyolojik ağırlığını değerlendirir. Peygamber Mekke'den savunmasız, silahsız ve ezilmiş bir mülteci olarak çıkmaktadır. Yaratıcı ona bu kelimeyle devasa bir ufuk çizer: O, sadece acınası bir derviş sığınağı istememekte; hakkı ayakta tutacak, adaleti tesis edecek, Medine'de zalimlerin boynunu bükecek siyasi, sosyolojik ve hukuki devasa bir "kurumsal iktidar/otorite" (sultan) talep etmektedir. Hakikat, ayakta kalmak için bu otoriteye ontolojik olarak muhtaçtır.

        Nasîrâ (نَّصِيرًا)

        Kelimenin kökü olan "n-s-r" lafzı, sözlükte "yardım etmek, arka çıkmak, düşmana karşı korumak, zalimi defetmek ve zafer kazandırmak" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde, eylemi bizzat, sürekli ve şaşmaz bir şekilde yapan mübalağa sıfatı formundadır. Cümlede "sultânen" kelimesinin sıfatı olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birine mutlak bir destek sunup onu güçlendirmek, onu ezenlere veya çaresizliğine karşı amansızca ona arka çıkıp kurtarmak" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, talep edilen iktidarın (sultanın) hemen arkasına eklenen bu sıfatın (nasîrâ) felsefi fren mekanizmasını inceler. İnsanoğlu iktidarı (sultanı) eline geçirdiğinde tiranlaşma, ezme ve kibirlenme fıtratına sahiptir. Yaratıcı, verilecek o büyük devletin/gücün sıradan, yozlaşmış bir kaba kuvvet olmasını engelleyerek; o iktidarı doğrudan "nasîr" (hakkı savunan, mazluma yardım eden, şefkatle arka çıkan) sıfatına zincirler. İktidar, sadece yardım etmek ve korumak için istenir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan "nasîrâ" kelimesinin estetik, psikolojik ve teolojik mühürleme gücünü tahlil eder. Peygamber doğduğu şehirden koparılmış, etrafı düşmanlarla sarılmış ve mutlak bir çaresizliğin içine itilmiştir. Ayet bu çaresizliğin içinden en büyük feryadı koparır: O fırtınanın ortasında, insanın sırtını dayayacağı o devasa gücün (sultanın), bizzat ilahi kattan (ledün) gelen ve düşmanı ezip geçen o mutlak "kurtarıcı/yardımcı" (nasîrâ) olması felsefesini dondurur. Fasıla, sürgünle başlayan o çileli ayeti, düşmanı kahredecek sarsılmaz, görkemli ve ilahi bir "zafer/yardım garantisiyle" (nasîrâ) mühürleyerek peygamberin ufkunu ebediyete doğru açar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X