Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 79. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 79. Ayet

    وَمِنَ الَّيْلِ فَـتَهَجَّدْ بِه۪ نَافِلَةً لَكَۗ عَسٰٓى اَنْ يَبْعَثَكَ رَبُّكَ مَقَاماً مَحْمُوداً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vemine-lleyli fetehecced bihi nâfileten leke ‘asâ en yeb’aśeke rabbuke makâmen mahmûdâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Gecenin bir vaktinde kalkıp kendine mahsus nâfile bir ibadet ola­rak da namaz kıl ki, Rabb’in seni övülmüş bir makama yükseltsin.”

      Gecenin bir vaktinde kalkıp kendine mahsus nafile bir ibadet olarak da namaz kıl. Bazıları: Nâfile kelimesinin ganimet mânasında olduğunu söylemiştir. “sana ganimetleri soruyorlar” Yani ganimetlerden. “Nâfileten lek” (نَافِلَةً لَكَ) “sana mahsus bir nâfile olmak üzere”: Yani elde edeceğin ganimet olarak yahut bunun benzeri bir yorum. Hasan-ı Basrî “nâfileten lek” (نافلة لك) cümlesi hakkında şunu söylemiştir; Sana mahsus olmak üzere. Bu namazm Hz. Peygambere (s.a.) mahsus olması, hiçbir durumda onun hiçbir şeyden gafil olmamasıdır. Hz. Peygamber’den (s.a.) başka diğer insanlar ise birçok şeyden gafil olurlar. Bazıları da şöyle demiştir: Allah Teâlâ’nm, teheccüd namazının nafile olduğunu belirtmesi Hz. Peygamberin (s.a.) günahlarının bağışlanmasına binaendir, dolayısıyla o hangi ameli yapsa nâfile olur. Hz. Peygamber’den (s.a.) başkasına gelince onların yaptıkları hayırlar, günahlarına kefaret olur, nâfile olmaz. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabb’in seni övülmüş bir makama yükseltsin. Şöyle dedi; Rabb’in seni övülmüş makama gönderecek, onun akıbetini sen de teheccütle öveceksin. Yani, dünyadaki teheccüdüne karşılık olmak üzere Rabb’in seni öyle bir makama gönderecek ki, o akıbeti öveceksin. Bazıları da övülmüş bir makam için önce ve sonraki bütün insanların övdüğü makam demiştir. Bazıları da övülmüş bir makam -en doğrusunu Allah bilir ya- şefaat makamıdır demiştir. Yani sen ümmetine ve onlardan âsi olanlara şefaat edeceksin demektir. Bu cümlenin, şu İlâhî beyanların ve daha önce sözü edilen tehditlerin bağlantısı (sıla) olması mümkündür: “Allah’tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve yalnızlığa terkedilmiş olarak kalırsın”; “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin!”; “Allah’tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsm”. Hz. Peygamber (s.a.) bu tehditleri işitip kulağında çınlanınca, bunlar onu korkutup ürküttü de bunun üzerine Rabb’in seni övülmüş bir makama yükseltsin meâlindeki âyet inmiştir, eğer Allah’a ibadet eder ve bütün emir ve yasaklarında ona itaat edersen, namazı kılar ve orucu tutarsan.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve minel (وَمِنَ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "den, dan, bir kısmı, içinden" manaları katan "min" harf-i cerinin ve belirlilik takısının (el) birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, "min" edatının Arap belagatinde "teb'îziyye" (bütünün bir kısmını, parçasını ifade etme) işlevi gördüğünü tahlil eder. Yaratıcı, peygamberden gecenin bütününde uyanık kalmasını ve kendini helak etmesini istemez. Edat, o karanlık zaman diliminin (gecenin) sadece "belirli bir kısmının, bir parçasının" (min) ibadete tahsis edilmesini emrederek ilahi şefkati ve fıtrata uygunluğu (itidali) linguistik bir sınırla belirler.

        Leyli (اللَّيْلِ)

        Kelimenin kökü "l-y-l" olup "gece, karanlık zaman dilimi" manasına gelir. "Min" harf-i cerinden dolayı esre (mecrur) formundadır.

        İbn Fâris, bu ismin gündüzün (nehar) tam zıddı olarak sükûnetin, örtmenin ve karanlığın zamanı olduğunu aktarır.

        Dücane Cündioğlu, "gece" (leyl) kavramının Kur'an'daki ontolojik ve psikolojik ıssızlığını değerlendirir. Gündüz, insanın sosyal maskeleriyle var olduğu, kalabalıkların ve rızık telaşının (maişetin) zamanıdır. Gece ise her şeyin sustuğu, insanın mutlak anlamda "kendisiyle ve Yaratıcısıyla baş başa kaldığı" o devasa, maskesiz varoluşsal yüzleşme anıdır. Bu yüzden en ağır ve samimi yük (teheccüd), gündüzün gürültüsüne değil, gecenin (leyl) o ontolojik sessizliğine yüklenmiştir.

        Fetehecced (فَتَهَجَّدْ)

        Arapçada sonuç, takibiye ve derhal eyleme geçiş bildiren "fe" (bunun üzerine, o halde) edatı ile "h-c-d" kökünden türeyen, tefe'ul babında emir (buyruk) kipi formundaki fiilin birleşimidir. "Uykunu bölüp uyan, gece ibadetine kalk" manasına gelir.

        İbn Fâris, "h-c-d" kökünün Arapçada "ezdâd" (birbirine zıt iki manayı aynı anda barındıran kelimeler) kategorisinde olduğunu bildirir. Bu kökün asıl manası "geceleyin uyumak" (hücûd) iken, tefe'ul babına (teheccüd) aktarıldığında eylem bütünüyle tersine döner ve "uykuyu zorla terk etmek, uykudan vazgeçip uyanıklığa (kıyama) geçmek" manasını kazanır. Uykuyu yırtma eylemi bizzat kelimenin formunda gizlidir.

        Râgıb el-İsfahânî, "teheccüd" eyleminin sıradan bir uykusuzluk (seher) olmadığını; gecenin en tatlı, fıtratın en çok dinlenmeye muhtaç olduğu o en ağır uyku anında, bedenin rehavetini söküp atarak mutlak bir iradeyle "uykuyu bozmak ve geceyi ibadetle (Kur'an'la) diriltmek" olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, başındaki "fe" edatıyla bu emrin peygamberin psikolojisindeki aktif ve zorlayıcı yönünü inceler. "O halde uykunu böl" (fe-tehecced) emri, peygambere yatağın cazibesini (pasifliği) reddedip, o karanlığın ortasında sarsılmaz bir sütun gibi dikilmesi (aktiflik) gerektiğini felsefi bir buyrukla yükler.

        Bihî (بِهِ)

        Arapçada "ile, onunla" manasına gelen "bâ" (bi) harf-i ceri ile "o" (hi) muttasıl zamirinin birleşimidir. Zamir, bir önceki ayette (78. ayet) geçen "Kur'ânel fecr" (okuma/Kur'an) lafzına yahut genel anlamda namaza/vahye döner.

        Nâfileten (نَافِلَةً)

        Kelimenin kökü "n-f-l" olup sözlükte "asıl olana eklenen fazlalık, ganimet, lütuf, hediye ve zorunlu olmayan ek pay" anlamlarına gelmektedir. İsim formunda olup nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "farz, vacip yahut asıl pay olarak belirlenmiş olan temel miktarın ötesine geçerek, hiçbir mecburiyet olmaksızın fazladan verilen ek ihsan, ziyade ve ganimet" olduğunu belirtir. Savaş ganimetine "nefel/enfal" denmesi de asıl hedefin (zaferin) ötesinde fazladan ele geçen bir lütuf olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "nâfile" mefhumunun ayetteki kullanımının, sıradan bir insanın kıldığı sünnet namazlardan ontolojik olarak farklı olduğunu ifade eder. Peygamber için bu gece kalkışı, onun şahsını yücelten, rütbesini arşa bağlayan mutlak ve spesifik bir "ziyade, fıtri bir şeref payı"dır (nâfile).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin peygamberlik hukukundaki yerini tahlil eder. Beş vakit namaz (önceki ayetteki dulûk ve ğasak vakitleri) bütün inananlar için asıl ve zorunlu (farz) olandır. Ancak "nâfileten" (sadece sana has bir fazlalık/ek görev olarak) kelimesi, peygamberin ümmetinden teolojik olarak ayrıldığı o ağır ve dikey statüyü belgeler. Liderin rütbesi ne kadar yüksekse, onun omuzlarındaki "ekstra/nâfile" ontolojik yük de o kadar ağır ve yorucudur.

        Leke (لَّكَ)

        Arapçada "için, -e, ait, hususi olarak sana" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile muhatap zamiri olan "sen" (ke) edatının birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, "nâfileten" kelimesinin hemen ardından gelen "leke" (sana/senin için) lafzının Arap belagatindeki "tahsis ve ta'yîn" (özgüleme/kişiselleştirme) işlevini inceler. Bu gece dirilişi (teheccüd) peygamberin şahsına, onun ruhsal inşasına ve onun o devasa tarihsel davasına omuz verecek enerjiyi (vahyi) depolamasına yönelik "spesifik ve şahsa münhasır" (leke) bir ilahi terbiye/destek seansıdır.

        Asâ (عَسَىٰ)

        Kelimenin kökü "a-s-y" olup sözlükte "umulur ki, belki, yakındır ve olması umut edilen şey" manalarına gelen (ef'âl-i mukarebe/yaklaşma ve reca fiillerinden) camid (çekimi olmayan) bir fiildir/edattır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "ihtimal dâhilinde olan, gerçekleşmesi arzulanan ve beklenen bir şeyin yakınlığı" (tamah/reca) olduğunu bildirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelam ve tefsir usulünde "asâ" (umulur ki) edatının şaşmaz bir kuralına işaret eder. Bu kelime insanlar arasında kullanıldığında bir şüphe, zayıf bir ihtimal veya kesin olmayan bir temenni bildirir. Ancak bu kelime Kur'an'da Yaratıcı'ya (Allah'a) nispet edilerek (faili Allah olarak) kullanıldığında, o "umulur ki" lafzı Arap belagatinde bütünüyle iptal olur ve yerini "mutlak bir kesinliğe, yüzde yüz gerçekleşecek bir ilahi vaade ve şüphesiz tahkike" bırakır. Allah "asâ" dediğinde, o eylem artık kesinlikle (vacip olarak) vuku bulacaktır.

        En (أَن)

        Arapçada muzari fiilin başına gelerek onu nasb eden (üstün okutan) ve cümleye masdar/isim fiil manası katan edattır.

        Yeb'aseke (يَبْعَثَكَ)

        Kelimenin kökü "b-a-s" olup "ölüyü diriltmek, uykudan uyandırmak, bir makama sevk etmek, birini bir yere göndermek ve ayağa kaldırmak" manalarına gelir. Muzari (gelecek/geniş zaman) tekil fiilin (yeb'ase) sonuna peygambere dönen "seni" (ke) nesne zamiri eklenmiştir. "Seni göndermesi / seni diriltip o makama ulaştırması" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "hareketsiz duran, yatan yahut ölü/sabit konumda olan bir şeyi sarsarak yerinden kaldırmak, onu aktif ve hedefe yönelik bir şekilde harekete geçirip ileri sürmek" olduğunu belirtir. Ahiretteki dirilişe "ba's" denmesi de mezardaki o yatay (ölü) bedenin dikey olarak ayağa kaldırılması fıtratındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ba's" eyleminin ayette peygamberi sıradan bir mekâna göndermek değil, onu bütün insanlığın (ve meleklerin) gıptayla bakacağı o devasa eskatolojik rütbeye, şefaat makamına "ilahi bir kudretle ve resmî olarak tayin edip yükseltmek/dikmek" olduğunu aktarır.

        Rabbüke (رَبُّكَ)

        Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. "Yeb'ase" fiilinin faili (öznesi) olup, sonuna peygambere dönen "senin" (ke) muhatap zamiri eklenmiştir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, makama yükselten öznenin "Allah" lafzıyla değil de doğrudan "Senin Rabbin" (Rabbüke) lafzıyla zikredilmesinin teolojik şefkatini inceler. Peygamberi o devasa "Makam-ı Mahmud'a" taşıyacak olan güç; uzak ve soğuk bir tanrı değil, bizzat onu çocukluğundan beri bir yetim olarak koruyan, onu "terbiye eden" (Rabb) ve onun uykusuz kaldığı o teheccüd gecelerindeki gözyaşlarını bilen O en yakın/şefkatli "Sahip"tir. Yükseliş, bizzat bu "terbiye" edici ismin omuzlarında gerçekleşir.

        Makâmen (مَقَامًا)

        Kelimenin kökü "k-v-m" olup "durmak, kalkmak, ayakta durmak, menzil, rütbe ve yer" manalarına gelir. İsm-i mekân (bulunulan yer/durak) formunda olup nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "oturmanın yahut eğilmenin zıddı olarak dikey bir eksende sağlamca doğrulmak; insanın ayaklarını bastığı ve sabitlendiği o mutlak menzil/yer" olduğunu bildirir.

        Arthur Jeffery, "makam" kelimesinin Sami dillerindeki (Aramice ve İbranice "Makom") eskatolojik ve litürjik köklerini analiz ederek, Kur'an'daki bu kullanımın sıradan bir fiziksel "koltuk/yer" olmadığını; ahiret sahnesinde (mahşerde) hesap anı geldiğinde bizzat Yaratıcı'nın huzurunda durulacak o sarsılmaz, kutsal ve aşkın "metafiziksel istasyon/rütbe" (Şefaat-i Uzmâ) olduğunu ortaya koyar.

        Mahmûdâ (مَّحْمُودًا)

        Kelimenin kökü olan "h-m-d" lafzı, sözlükte "övmek, senâ etmek, iyilik ve lütuftan dolayı şükretmek, hakkını teslim etmek" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/kendisine hamd edilen, bütünüyle övülmüş olan) formundadır. Cümlede "makâmen" isminin sıfatı olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi sahip olduğu üstün vasıflar, fıtri güzellikler veya yaptığı devasa iyilikler sebebiyle en yüksek ve en temiz ifadelerle yüceltmek, onu saygıyla/şükranla anmak" olduğunu belirtir. Hamd, kaba bir medih (övme) değil, hak edilmiş mutlak bir ontolojik teşekkürdür. Peygamberin (Muhammed) ismi de çokça övülen manasında bizzat bu kökten gelir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan "mahmûdâ" (bütünüyle övülmüş) sıfatının, o eskatolojik sahnedeki devasa estetik mühürleme gücünü tahlil eder. Peygamber Mekke'de dışlanmış, sürülmüş ve yalnız bırakılmıştır. Ancak ayetin kapanışında vaat edilen o rütbe (Makam-ı Mahmud), sıradan bir ödül değildir. O makam; hesap günü geldiğinde, ilk insandan son insana kadar o mahşerde toplanan bütün insanlığın (ve meleklerin) peygambere muhtaç kalacağı, onun o şefaat hakkını kullanmasıyla bütün o kozmik kalabalığın onu "mutlak bir şükranla ve minnetle öveceği" (mahmud) yegâne teolojik zirvedir. Fasıla, dünyadaki tecridin (yalnızlığın) ve gece uykusuzluğunun (teheccüdün) bedelini; mahşerdeki o devasa, eşsiz ve mutlak "evrensel övülüşle/hamd ile" (mahmûdâ) dondurarak muhatabı ebediyete taçlandırır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X