Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 78. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 78. Ayet

    اَقِمِ الصَّلٰوةَ لِدُلُوكِ الشَّمْسِ اِلٰى غَسَقِ الَّيْلِ وَقُرْاٰنَ الْفَجْرِۜ اِنَّ قُرْاٰنَ الْفَجْرِ كَانَ مَشْهُوداً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ekimi-ssalâte lidulûki-şşemsi ilâ ġaseki-lleyli ve kur-âne-lfecr(i)(s) inne kur-âne-lfecri kâne meşhûdâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından gecenin karanlığına kadar namazı kıl; bir de sabah namazını; çünkü sabah namazı şahitlidir.”

      Namazı kıl. Namazı kılma emrinin, namaza devam etme ve onu bırakmama anlamına gelmesi muhtemeldir. Yani namazı bırakma ve onu devam ettir. Yahut tamamlama ve ikmal etme anlamı taşıması muhtemeldir. Yani namazı tam kıl ve emredilen şartları ile mükemmel kıl. “Ekim” (أَقِمِ) kelimesinin, namazı icra etme anlamına da ihtimali vardır. “Ekımi’s-salâte”' (أَقِمِ الصَّلَاةَ) cümlesinden bir şeyin dikilmesi ve ikamesi gibi dikilmek, doğrulmak mânası anlaşılmaz. Bu durum, bir hitaptan sadece zahirindeki mânanın kastedilmediğine işaret eder.

      Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasından sonra. Bu ifade hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Güneşin “dulûk” yani zeval vaktidir. “İlâ ğasekılleyl” (إِلَى غَسَقِ اللَّيْلِ) gecenin karanlığına kadar demektir. “Kurane’l-fecr” (وَقُرْآنَ الْفَجْرِ) sabah namazı demektir. İnsanlar diyorlar ki: Bu âyetlerde beş vakit namazm bütün vakitlerinin açıklaması vardır. Çünkü âyet ilk farz olan namazdan -ki o öğle namazıdır- son namaza kadar -ki o da sabah namazıdır- bahsetmiştir. Bu tevile göre “ilâ” (إلى) harf-i cerri “son” mânasına gelmez, fakat Allah sanki şöyle buyurmuş oluyor: Namazı, güneşin zeval vaktinde ve gecenin karanlık vaktinde kıl. En doğrusunu Allah bilir.

      Şöyle diyen müfessirler de vardır: Bu âyette gündüz namazlarından söz edilmiştir, çünkü Allah Teâlâ burada güneşin “dülûk”ünden bahsetmiştir, o da güneşin zeval vaktinde olmasıdır, “ilâ ğasekılleyl”e (إلى غسق اليل) kadar devam eder, “ğasekulleyl” (غسق اليل) ise karanlığın başlangıcıdır. Dolayısıyla gündüz namazlarına öğle ile ikindi namazları da girer. Bu yoruma göre “ilâ” (إلى) harfi sona erme, yani geceye dek mânasında olur, dolayısıyla akşam namazı buna dâhil olmaz. Bunun yanında, hitabın ve namaz kılma emrinin Resûlullah’a (s.a.) tahsis edilmesi sebebiyle sanki yüce Allah şöyle buyurmuş oluyor: Onlara namaz kıldır. Eğer mâna böyle ise, bunda imamın namazı ile birlikte cemaatin namazının da sahih olacağına ve cemaatin namazının imamın namazına bağlı olduğuna işaret vardır. Çünkü onlara namaz kıldır buyurmuştur. Eğer her biri namazını kendi başına kılacak olsaydı “ekımi’s-salâte” (أَقِمِ الصَّلَاةَ) yani “onlara namaz kıldır” demez, belki “salli’s-salâte” (صَلِّ الصَّلَاةَ) , yani namaz kıl derdi. Bu da yorumun belirttiğimiz gibi olduğuna işaret eder.

      Gündüzün güneşin gün ortasını aşmasında. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir: Birincisi güneşin “dülûk” ettiği vakitte, yani secde ettiği vakitte namazı kıl demektir. Tıpkı şu beyanlarda buyurulduğu gibi: “Onların gölgeleri sağa ve sola dönmektedir”. İkincisi: Güneşin gün ortasını aşma zamanını izleyen vakitten [gece karanlığının başladığı zamana kadar namazı kıl, sabah kırâatini de ikame et, yani sabah namazını da kıl] ve namazda kırâati de yerine getir. Burada sabah kırâatinin tahsis edilerek ifade edilmesi yüce Allah’ın belirttiği gibi olduğundandır: “Sabah namazı (Kur anı) meleklerin şahit oldukları bir namaz”. Burada “sabah Kur an’ı şeklinde tahsis etmek şahit olunmuş bir namaz olduğu içindir. Sabah vaktinde namazm farz olduğu, daha önce belirttiğimiz gibi “Namazm kırâatini yerine getir” sözü ile sabittir. Bununla beraber, sabah namazı şahitlidir meâlindeki beyan, Allah’ın bilgisinde şahitlidir yahut şahitli olmuş yahut şahitli duruma intikal etmiştir demektir. Sonra Allah şöyle buyurdu: “Kur ane’l-fecr” (قُرْآنَ الْفَجْرِ), yani “Sabah Kur an’ı”, o da Sabah namazıdır. Gündüzün namazları belirtildi, gece namazları da buna şu beyanda dâhil oldu: “Gecenin bir vaktinde kalkıp kendine mahsus nâfile bir ibadet olarak da namaz kıl”. Fakat müfessirler şöyle diyorlar: Teheccüd uykudan sonradır, akşam ve yatsı namazlarından önce uyumak mekruhtur, dolayısıyla bu yorum doğru değildir. Şöyle diyenler de vardır: “Güneşin dülûkü”, onun batmasıdır, bu da îbn Mesûd ve diğerlerinin görüşüdür. Bazıları da bu âyette gece namazlarından bahsedilmektedir, çünkü Allah gece karanlığının başlangıcını belirtti, bu da güneşin batması ile olur. "Kur ane’l-fecr” (وَقُرْآنَ الْفَجْرِ) ise gece karanlığının son bulduğu vakittir, çünkü gece karanlığı fecrin aralığına kadar devam eder.

      “Kur’âne’l-fecr” (قُرْآنَ الْفَجْرِ) beyanının iki türlü yorumlanması muhtemeldir: Birincisi, Kur’ânın sabah namazından kinâye olmasıdır. Sanki yüce Allah şöyle buyuruyor: Güneşin gün ortasını aşma vaktinde namaz kıl, yine sabah namazını kıl, çünkü o birinciye tâbidir. “Kur’âne’l-fecr” (قرآن الفجر) sözünün şu mânaya da gelmesi ihtimali vardır: Yani sabah kırâati. Yani sabah kırâatini yerine getir demektir. Kırâat yerine bazan Kur’ân demek de caizdir. Nitekim yüce Allah: “Kur’ân’ı sana okuduğumuz zaman sen onun Kur’ânına uy” meâlindeki âyette olduğu gibi, yani kırâatine uy demektir. Hem insanlardan, namazda kırâatin farz olduğuna bu âyeti delil getirenler vardır, çünkü belirttiğimiz gibi, birinciye tâbidir. Sanki yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Kırâati yerine getir.” İnsanlardan şöyle diyenler de vardır: Allah Teâlâ’nın, diğer namazların değil de sabah namazının kırâatine teşvik etmesinin sebebi, dört rekâttan kısa olduğu için, Hz. Peygamber’in (s.a.), bu namazda kırâati uzun yapmasıdır. Çünkü Allah, sabah namazı dışındaki hiçbir namazı iki rekât yapmamıştır. Dolayısıyla bu namazdaki kırâati teşvik etmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Sabah namazı şahitlidir. Müfessirlerin büyük bir kısmı şöyle demiştir; Bu namaza gece ve gündüz melekleri birlikte şahit olurlar. Yani gece ve gündüzün koruyucu melekleri bir arada bulunurlar. ResûluUah’tan (s.a.) birçok hadis ve sahâbeden bu konuda birçok eser rivayet edilmiştir.

      Sabah namazı şahitlidir. Yani sabah namazında okunan Kur’âna, gece melekleri ile gündüz melekleri şahitlik eder. Müfessirler bu âyete bu anlamı vermişlerdir, bunun hakkında bazı rivayetler de vardır. Yoksa başka türlü de bir yorum yapılabilir: Sabah namazında kalpler, kulaklar ve akıllar şahit olur. Çünkü bu vakit, bütün meguliyetlerden, dinleme ve anlamayı işgal eden engellerden kurtulduğu bir vakittir, akşam ve yatsı namazı gibi diğer namazlarda bu boşluk olmaz. Çünkü bu vakitler meşguliyet ve ihtiyaçlara yakın vakitlerdir. Görmez misin ki, aşikâre Kuran okumak sadece meşguliyetlerden kurtulmuş olan akşam ve yatsı gibi namazlar için konulmuştur. Bunun yanında sabah vakti diğer vakitlere göre en boş olan vakittir, çünkü bu vakit uykuyu tamamladıktan sonra ve değişimlerin olacağı vakitten hemen öncedir. Dolayısıyla bu vakitte Kur an okumak daha çok işitilir, kalpler ona daha kuvvetle şahit olur. Fakat müfessir âlimler bu Kur an okuyuşuna, sözü edilen yorumu yapmışlardır. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ekımi (أَقِمِ)

        Kelimenin kökü "k-v-m" olup sözlükte "kalkmak, dikilmek, ayakta durmak, doğrultmak ve bir şeyi tam kıvamına getirmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (ikâme) emir (buyruk) kipi formundadır ve geçiş (vasıl) kuralı gereği esre ile harekelenmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "oturmanın yahut eğilmenin zıddı olarak dikey bir eksende sağlamca doğrulmak, yıkılmaya yüz tutan bir şeyi destekleyerek tam olması gereken düzgün (kıvamlı) hizaya oturtmak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ikâme" eyleminin namazla (salât) birlikte kullanılmasının Kur'ani kurgusunu tahlil eder. Namazı "kılmak" veya "yapmak" (faale/sanaa) denilmez; bizzat "ikame etmek" (ayağa kaldırmak) denir. Zira namaz, sadece bedensel hareketlerden ibaret bir ritüel değildir; o, şartlarına, huşusuna ve anlamına bütünüyle riayet edilerek, insanın ahlaki omurgasını varoluşsal olarak "dik tutma/ayağa kaldırma" (ikâme) fiilidir. Düşen namaz bu fiille doğrultulur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, emrin teolojik ve sosyolojik ağırlığını değerlendirir. "Namazı ikame et" buyruğu, onu sadece bireysel, gizli bir ibadet olarak köşede eda etmek değil; onu hayatın tam merkezine, vakitlerin sınırlarına çivileyerek sosyal hayatta görünür ve belirleyici bir "sarsılmaz direk" olarak inşa etmektir. Eylem, bireysel bir ritüeli evrensel bir düzene (ikameye) dönüştürür.

        Es-Salâte (الصَّلَاةَ)

        Kelimenin kökü hakkında "s-l-y" (ateşe girmek, ısınmak, yönelmek, dua) veya Sami dillerindeki litürjik kökenler olmak üzere farklı görüşler vardır. Belirlilik takısı (el) almış, "ekımi" fiilinin mef'ulü (nesnesi) konumunda nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dua etmek, rahmet dilemek ve ateşe yönelip ısınmak" olduğunu belirtir. Kişinin namazla kalbini ilahi rahmete açması ve fıtratını ısıtması bu köksel manayla ilişkilidir.

        Arthur Jeffery, kelimenin sadece izole bir Bedevi Arapça sözcük olmadığını; köklerinin Aramice ve Süryanicedeki "Slota" (havralarda veya kiliselerde rüku ve secde ile yapılan kurumsal, litürjik dua) kelimesiyle olan mutlak etimolojik ve teolojik bağına dikkat çeker. Kur'an, bu evrensel Ortadoğu terimini almış ve İslam'ın en temel kurumsal ibadetine isim yapmıştır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "salât" kavramının Cahiliye döneminden İslam'a geçişteki devasa kognitif (bilişsel) kırılmasını analiz eder. Cahiliye Arabı için "salât" kelimesi putların önünde ıslık çalarak veya el çırparak yapılan sıradan bir duayı yahut bedduayı karşılarken; Kur'an bu kelimeyi bütünüyle temizler, içini yeni bir tevhid ahlakıyla, secdeyle, rükuyla ve ilahi nizamla doldurarak onu insanın Allah ile kurduğu "mutlak, periyodik ve sarsılmaz ontolojik bağ" haline getirir.

        Lidulûki (لِدُلُوكِ)

        Arapçada "için, -den itibaren, vaktinde" manalarına gelen ve zaman/amaç bildiren "lam" (li) harf-i ceri ile "d-l-k" kökünden türeyen masdar isminin (dulûk) birleşimidir. İsim tamlamasının tamlayanıdır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi el ile şiddetle ovmak, kaydırmak ve meylettirmek" olduğunu bildirir. Güneşin tam tepedeyken (zeval) batıya doğru kaymasına ve insanların güneşe bakarken gözlerini kamaşmadan dolayı ovmalarına (d-l-k) nispetle bu vakte "dulûk" denmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, tefsir ve fıkıh usulünde "dulûk" kelimesinin güneşin tam tepe noktasından (zevalden) batıya doğru kaymaya başladığı o "öğle vaktinin" (öğle ve ikindi namazlarının başlangıcının) felsefi ve astronomik sınırı olduğunu kaydeder. Zaman, göksel bir hareketle (güneşin ovulup kaymasıyla) dilbilgisel olarak sabitlenir.

        Eş-Şemsi (الشَّمْسِ)

        Kelimenin kökü "ş-m-s" olup "güneş, aydınlık, ısıtmak, atın huysuzluk edip başkaldırması" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış, muzafün ileyh (tamlanan) konumunda esre (mecrur) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün gökyüzündeki o devasa aydınlatıcı/ısıtıcı cismi nitelediğini, mecazen de inatçılık ve başkaldırı manası taşıdığını belirtir. İbadetin vakti, yeryüzünün değil bizzat bu göksel cismin (şems) devinimine endekslenmiştir.

        İlâ (إِلَىٰ)

        Arapçada yönelme, varış noktası ve bir zamanın/mekânın son sınırını (gaye) bildiren "-e, -a, -e kadar" anlamlarına gelen harf-i cerdir (ilgeç). Namaz vakitlerinin öğleden başlayıp nereye kadar uzanacağını (sınırı) çizer.

        Ğasakı (غَسَقِ)

        Kelimenin kökü "ğ-s-k" olup "karanlığın iyice bastırması, soğuk, dolup taşmak, irin ve yaş akması" manalarına gelir. "İlâ" edatından dolayı esre (mecrur) konumunda tamlayan (muzaf) bir isimdir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "karanlığın her yeri bütünüyle kuşatıp yoğunlaşması ve bir şeyin dolup sızması/akması" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğasak" kavramının gün batımı (gurub) veya akşamın ilk saatlerindeki hafif karanlık olmadığını; gecenin ilerleyen vakitlerinde karanlığın en koyu, en yoğun ve en dondurucu kıvama ulaştığı o "mutlak karanlık" (yatsı/ı'tâm) anı olduğunu aktarır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi ve psikolojik yoğunluğunu muazzam bir tahlille değerlendirir. Güneşin "kayması" (dulûk) ile başlayan aydınlık evre, yavaş yavaş gücünü yitirerek bütünüyle bu "ğasak" (taşan, çöken yoğun karanlık) kelimesine teslim olur. Ayet, aydınlıktan zifiri karanlığa kadar geçen o devasa zaman dilimini (öğle, ikindi, akşam ve yatsı vakitlerini) iki kelimenin (dulûk ve ğasak) arasına gerilmiş mutlak bir ibadet şeridi olarak linguistik bir fırçayla çizer. Gündüzün hareketi, karanlığın dolup taşmasına (ğasak) kadar ilahi bir nöbete (salâta) dönüştürülür.

        El-Leyli (اللَّيْلِ)

        Kelimenin kökü "l-y-l" olup "gece, karanlık zaman dilimi" manasına gelir. Belirlilik takısı (el) almış, tamlanan (muzafün ileyh) konumunda esre (mecrur) formundadır.

        İbn Fâris, bu ismin gündüzün (nehar) tam zıddı olarak sükûnetin ve karanlığın zamanı olduğunu aktarır. "Ğasak" (koyu karanlık) ismini tamamlayarak o karanlığın geceye ait o sarsılmaz vaktini sabitler.

        Ve (وَ)

        Arapçada atıf/bağlaç harfidir. Gündüzden geceye uzanan vakitlere yepyeni, bağımsız ve özel bir vakti (sabahı) ekler.

        Kur'âne (قُرْآنَ)

        Kelimenin kökü "k-r-e" olup sözlükte "okumak, toplamak, dağınık olanı bir araya getirmek, cem etmek" anlamlarına gelmektedir. İsim (masdar) formunda olup cümlenin bağlamında "ekımi" (ikame et) fiiline atıfla nasb (üstün) halindedir. (Yani, Fecr Kur'an'ını da ikame et).

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "dağınık duran şeyleri (harfleri veya insanları) tek bir gaye etrafında birleştirmek, onları anlamlı bir bütünlükte toplamak (cem etmek) ve dille ifade etmek" olduğunu bildirir.

        Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicedeki "Keryana" (litürjik okuma, dini mecliste kutsal metni seslendirme) fiiliyle olan kökensel bağını analiz ederek, buradaki kullanımının salt bir kitaba verilen isimden ziyade "aktif, ritüelistik bir okuma eylemi" olduğunu vurgular.

        Celaleddin el-Suyuti, ayette "Salâte'l-Fecr" (Sabah Namazı) denilmeyip de onun yerine "Kur'âne'l-Fecr" (Sabahın Okuması/Kur'an'ı) lafzının kullanılmasının Arap belagatindeki o devasa "mecâz-ı mürsel" (parçayı anarak bütünü kastetme) sanatını tahlil eder. Sabah namazının en temel, en uzun ve en hayati unsuru içindeki "Kur'an kıraatidir" (okumadır). Yaratıcı, sabah namazını bütünüyle içindeki o "okuma" (kıraat) eylemine indirgeyip eşitleyerek, namazdaki ilahi kelamla yüzleşmenin (okumanın) ontolojik ağırlığını zirveye taşır.

        El-Fecri (الْفَجْرِ)

        Kelimenin kökü "f-c-r" olup "yarmak, yırtmak, fışkırmak, gün ağarması ve patlamak" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış, isim tamlamasının tamlananı (muzafün ileyh) olarak esre (mecrur) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir perdenin, örtünün veya barajın şiddetle yarılarak içinden bir şeyin (suyun veya ışığın) aniden fışkırıp patlaması" olduğunu belirtir. Günaha "fücur" denmesi fıtratın/şeriatın yarılmasından; sabahın o ilk saatine "fecir" denmesi ise doğan ışığın gecenin o koyu karanlığını (ğasak) kılıç gibi "yarıp/yırtıp fışkırmasındandır".

        Dücane Cündioğlu, "fecir" kelimesinin doğa ve insan fıtratındaki ontolojik uyanış diyalektiğini değerlendirir. Fecir, sıradan bir saat dilimi değildir; o, gecenin uykusunun, ölümün ve karanlığın yırtılarak yepyeni bir varoluşa, aydınlığa ve dirilişe (uyanışa) şiddetle fırlatılma anıdır. Sabah namazının bu yırtılma ve fışkırma (f-c-r) anına tahsis edilmesi, insanın da o karanlıktan uyanarak ilahi kelamla (Kur'ânel-Fecr) kendi ruhunu yırtıp aydınlığa çıkarması zorunluluğunu belgeler.

        İnne (إِنَّ)

        Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren, cümleye "şüphesiz, muhakkak ki, kesinlikle" manası katan (harf-i müşebbehe bil-fiil) bir edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sebep (ta'lil) bildiren kapanış kısmına geçilirken kullanılan bu "İnne" edatının, sabah okumasının/namazının (kur'ânel fecr) sıradan bir ritüel olmadığını ve onun arkasında devasa bir metafiziksel şahitlik/tören yattığını zihinlere sarsılmaz bir kesinlikle (te'kidle) kazıdığını tahlil eder.

        Kur'ânel (قُرْآنَ)

        Aynı "k-r-e" (okumak, toplamak) kökünden gelen "okuma" lafzının (inne edatından dolayı nasb/üstün haliyle) tekrarıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "Kur'ânel Fecr" lafzının zamirle (innehu/şüphesiz o) geçiştirilmeyip "İnne Kur'ânel Fecri" şeklinde bütünüyle ism-i zahir (açık isim) olarak tekrarlanmasının; sabah vaktindeki o kıraatin (okumanın) kudsiyetini, azametini ve şerefini metne donduran muazzam bir "ıtnâb" (bilinçli uzatma/pekiştirme) sanatı olduğunu belirtir.

        Fecri (الْفَجْرِ)

        Aynı "f-c-r" (yırtmak, ışığın fışkırması) kökünden gelen ve esre (mecrur) formunda tekrar eden isimdir.

        Kâne (كَانَ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin buradaki kullanımının salt geçmiş zaman kipi olmadığını; sabah namazına/okumasına meleklerin şahitlik etmesinin geçici, tesadüfi bir olay değil; ezelden beri var olan ve ebediyete kadar değişmeyecek "sürekli, sabit ve mutlak bir ilahi kozmik yasa" (sübut) olduğunu kaydeder.

        Meşhûdâ (مَشْهُودًا)

        Kelimenin kökü olan "ş-h-d" lafzı, sözlükte "şahit olmak, hazır bulunmak, bizzat müşahede etmek, tanıklık etmek ve bilmek" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/kendisine tanıklık edilen, şahit olunan, bizzat hazır bulunulan) formundadır. Cümlede "kâne" fiilinin haberi (yüklemi) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin gıyabında/arkasından değil, bizzat o mekânda ve o anda fiziken hazır bulunarak, o olayı yahut nesneyi gözle ve kesin bir bilgiyle (yakîn) görmek, ona tanıklık etmek" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "şuhud/meşhud" mefhumunun ayet bağlamında insanın kendi kendine yaptığı bir ibadet olmadığını; o anın (sabah okumasının) evrenin görünmeyen sakinleri (melekler) tarafından etrafı sarılarak, dinlenerek ve varlık sahasında bizzat "görülüp onaylanarak" (tanıklık edilerek) devasa bir metafiziksel kalabalığa sahne olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin fasılası (son kelimesi) olan bu kelimenin teolojik vizyonunu inceler. İnsan, gecenin o sessiz ve ıssız anında (fecirde) kalkıp namaza durduğunda kendisini yapayalnız ve tek başına sanır. Ancak Yaratıcı, kapanıştaki bu "meşhûdâ" (tanık olunan/hazır bulunulan) kelimesiyle insanın o psikolojik yalnızlığını bütünüyle iptal eder. Sabah namazı vakti, gece melekleri ile gündüz meleklerinin nöbeti devraldığı, uykunun ölümünden uyanan insanın kıraatinin (okumasının) bizzat gök ehli tarafından dinlenip kaydedildiği en kalabalık, en şerefli ve en "şahitli" (meşhûd) andır. Fasıla, insanın o ufacık seccadesini, evrenin o devasa ve kalabalık metafiziksel mahkemesine/şahitliğine (meşhûdâ) taşıyarak mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X