Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 77. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 77. Ayet

    سُنَّةَ مَنْ قَدْ اَرْسَلْنَا قَبْلَكَ مِنْ رُسُلِنَا وَلَا تَجِدُ لِسُنَّتِنَا تَحْو۪يلاً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Sunnete men kad arselnâ kableke min rusulinâ(s) velâ tecidu lisunnetinâ tahvîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun da budur. Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın.”

      Senden önce gönderdiğimiz peygamberler hakkındaki kanun da budur. Hasan-ı Basrî’nin söylediğine göre, geçmiş ümmetlere dair Allah’m kanunu şu idi: Onlar bir peygamberi öldürdükleri zaman helâk edilirler, yahut azaba çarptırılırlardı. Bazılarının dediğine göre onlar bir peygamberi kendi bölgelerinden çıkardıkları zaman, Allah onların iman etmeyeceklerini bildiği için, cari olan ilâhi kanun onları yok etmekti, bazılarının görüşüne göre ise sadece çıkarmaktı. Şu ilâhı beyanlarda belirtildiği gibi bazı kavimler peygamberlerini bölgelerinden çıkardılar: “Siz peygambere yardımcı olmasanız da önemli değil. Nitekim inkârcılar onu, iki kişiden biri olarak yurdundan çıkardıklarında Allah ona yardım etmişti”; “Seni dışarı çıkaran şehrinden daha güçlü nice şehri helâk ettik; onlara yardım edecek kimse de yoktu”. Fakat onlar rahmet azabı, rahmet helâki tarzında azap edilip helâke mâruz bırakıldılar, köklerini kazıma tarzında helâk edilmiş değillerdir. Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsm. Yani azabımızda bir değişiklik bulamazsın demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Sünnete (سُنَّةَ)

        Kelimenin kökü "s-n-n" olup sözlükte "akıp gitmek, açık ve belirgin yol, adet, değişmez kanun ve yaşam tarzı" anlamlarına gelmektedir. İsim tamlamasının tamlayanı (muzaf) veya eylemi açıklayan mef'ul-i mutlak (zarf) konumunda olup nasb (üstün) halindedir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "suyun pürüzsüzce akıp gittiği yatak, insanların üzerinde sürekli yürüdükleri için izi bütünüyle belirginleşmiş, aşınmış ve sapılması imkânsız hale gelmiş o açık, net ve değişmez yol/güzergâh" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sünnet" kavramının Kur'an'da sadece sıradan bir alışkanlık olmadığını; Allah'ın evrene ve toplumlara koyduğu, ahlaki ve ontolojik nedenselliği barındıran o mutlak, şaşmaz ve tavizsiz "ilahi yasa, kozmik işleyiş kuralı" olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "Sünnetullah" (Allah'ın yasası) kavramının Arap kognitif (bilişsel) zihniyetindeki o devasa devrimini analiz eder. Cahiliye Arapları için en kutsal şey, değişmesi teklif dahi edilemeyen "sünnetü'l-evvelîn" (ataların değişmez yolu/geleneği) idi. Kur'an, müşriklerin bu putlaştırdığı "sünnet" kelimesini onların elinden alır ve yerine bizzat insanlık tarihini yöneten, zalimleri yok eden ve peygamberleri koruyan o devasa ilahi determinizmi (Allah'ın tarih felsefesini/yasasını) yerleştirir. Artık hükmeden ataların değil, Allah'ın "sünneti"dir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin sosyolojik ve teolojik tehdidini değerlendirir. Müşrikler peygamberi yurdundan sürmeye kalktıklarında (önceki ayet bağlamı), bunun sıradan bir siyasi başarı olacağını sanmışlardır. Ancak Kur'an, "sünnete" (o mutlak yasa gereği) kelimesiyle bu eylemi anında ezelî bir tarihsel şablona oturtur. Bir peygamberi yurdundan süren o kavmin o coğrafyada barınamaması ve helak edilmesi, anlık bir öfke değil; bizzat Allah'ın işlettiği bu mekanik, soğuk ve kusursuz sosyolojik "yasanın" (sünnetin) zorunlu sonucudur.

        Men (مَن)

        Arapçada akıllı varlıklar (insanlar, peygamberler, melekler) için kullanılan "kim, her kim, o kimseler ki" manasındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. "Sünnete" kelimesinin tamlananı (muzafün ileyh) konumundadır. "O kimselerin/peygamberlerin yasası ki..." demektir.

        Celaleddin el-Suyuti, "men" edatının akıllı varlıkları niteleyen o kuşatıcı yapısını tahlil eder. Yasa (sünnet) cansız doğa kanunlarından (yerçekimi gibi) ziyade, bizzat "o şuur sahibi, iradeli elçilerin" (men) tarihsel serüvenleri üzerinden şekillenen, insan odaklı bir ahlak yasasıdır.

        Kad (قَدْ)

        Arapçada mazi (geçmiş zaman) fiilin başına geldiğinde eylemin şüphesiz bir şekilde ve kesin olarak gerçekleştiğini bildiren "tahkik" (kesinlik/pekiştirme) edatıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kad" edatının ilahi kelamdaki zaman felsefesine işaretini kaydeder. Peygamberlerin gönderilişi ve onlara uygulanan yasalar, efsanevi veya mitolojik bir anlatı değil; tarihin bizzat içinde yaşanmış, kanıtlanmış ve "kesinlikle/tahkik ile" (kad) vuku bulmuş sarsılmaz ontolojik ve tarihsel gerçekliklerdir.

        Erselnâ (أَرْسَلْنَا)

        Kelimenin kökü "r-s-l" olup "salıvermek, yollamak, göndermek ve peş peşe iletmek" manalarına gelir. İf'al babında (irsâl) mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz gönderdik/nâ) kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi serbest bırakmak, onu yumuşak ve ardışık bir şekilde belli bir hedefe doğru yola çıkarmak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "irsal" eyleminin sadece kaba bir ulaştırma olmadığını, arkasında ilahi bir kastın, hikmetin ve mesajın bulunduğu şuurlu bir "elçilik/tebliğ" faaliyeti olduğunu ifade eder.

        Kableke (قَبْلَكَ)

        Kelimenin kökü "k-b-l" olup "ön, ön taraf, yönelmek, yüzleşmek ve öncesi" manalarına gelir. Zaman zarfı konumundadır ve sonuna muhatap zamiri olan "senin" (ke) lafzı eklenmiştir. "Senden önce" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin arka ve son (dübür/ba'd) tarafının tam zıddı olarak, yüzün dönük olduğu o ilk ve ön taraf" olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "kableke" (senden önce) zaman zarfının peygamber psikolojisindeki muazzam felsefi direniş gücünü tahlil eder. Peygamber, kendi yurdunda dışlandığında ve yalnız bırakıldığında kendisini izole, kimsesiz ve yepyeni bir krizin kurbanı zannedebilir. Yaratıcı, bu zarfla (kableke) peygamberi o anki yalnızlığından çekip alır ve onu insanlık tarihi boyunca o aynı acıları çekmiş, aynı sürgünleri yaşamış o devasa "kendisinden önceki" (kableke) peygamberler zincirine/kervanına ekler. Sen yalnız değilsin; sen senden önceki o büyük tarihsel ve teolojik geleneğin (sünnetin) omuzlarındasın. Zaman, bu kelimeyle peygambere bir zırh olarak giydirilir.

        Min (مِن)

        Arapçada "den, dan, içinden" manalarına gelen harf-i cerdir.

        Celaleddin el-Suyuti, buradaki "min" edatının Arap belagatinde "beyaniyye" (açıklayıcı) işlevi gördüğünü belirtir. Edat, "Bizim gönderdiğimiz o kimseler" (men kad erselnâ) ifadesindeki kapalı/genel kitleyi açarak; onların spesifik olarak kimler olduğunu (elçiler) o mutlak ve net dilbilgisel açıklamasıyla metne kazır.

        Rusulinâ (رُّسُلِنَا)

        Kelimenin kökü "r-s-l" olup "salıverilenler, gönderilen elçiler" manasındaki "resûl" isminin çoğulu (rusul) formundadır. Sonuna "Bizim" (nâ) azamet/aidiyet zamiri eklenerek esre (mecrur) konumunda zikredilmiştir.

        Arthur Jeffery, "resul" (elçi) kavramının saf Arapça sözlük anlamının ötesine geçerek, Aramice ve Süryanicedeki "Şeliha" (havari, yetkili dinsel elçi) kökleriyle olan o derin teolojik ve etimolojik kopyalamasına dikkat çeker. Kur'an, bu kelimeyi sadece mesaj taşıyan pasif bir mektupçu (postacı) anlamında kullanmaz; Resul, bizzat Allah'ın otonom yetkisiyle donatılmış, gönderildiği kavim üzerinde ilahi hükmü (helak veya kurtuluşu) temsil eden o devasa "kozmik, yargılayıcı ve ontolojik şahsiyettir."

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sonundaki "Bizim" (nâ) aidiyet zamirinin taşıdığı koruyucu gücü inceler. Allah, o elçileri tarihin kaosuna rastgele fırlatmamıştır; onlar "Bizim elçilerimizdir" (rusulinâ). Onlara dokunmak, onları sürmek veya öldürmek; doğrudan onları gönderen o mutlak otoriteye (Allah'a) savaş açmaktır ve o ilahi aidiyetin (nâ) faturası helak ile kesilir.

        Ve lâ (وَلَا)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile olumsuzluk (nefy) bildiren "lâ" (hayır, değil, etmezsin, yapamazsın) edatının birleşiminden oluşur.

        Tecidü (تَجِدُ)

        Kelimenin kökü "v-c-d" olup "bulmak, idrak etmek, var etmek, ulaşmak ve elde etmek" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) muhatap tekil fiil (Sen bulursun/lâ ile bulamazsın) formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kayıp olan, aranan veya araştırılan bir şeyi arayışın sonunda bizzat elde etmek, ona fiziksel yahut idraki olarak mutlak surette ulaşmak" (vicdan/vücud) olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin "göremezsin" veya "yoktur" şeklinde değil de doğrudan "sen bulamazsın" (lâ tecidü) şeklinde, muhatabın (peygamberin/insanın) arayışına yönelik aktif bir fiille gelmesinin felsefi restleşmesini değerlendirir. İnsan, ne kadar derinlemesine araştırırsa araştırsın, tarihin bütün sayfalarını ne kadar dikkatle kazarsa kazsın (v-c-d); ilahi adaletin o mutlak işleyişinden tek bir sapma dahi "bulamayacak", araştırması bütünüyle o şaşmaz hakikatin duvarına çarpacaktır. Zira yasada (sünnette) istisna yoktur.

        Lisünnetinâ (لِسُنَّتِنَا)

        Arapçada "için, ait, dair" manası katan "lam" (li) harf-i ceri ile "s-n-n" (yasa, kural, yol) kökünden türeyen "sünnet" isminin birleşimidir. Sonuna "Bizim" (nâ) azamet zamiri eklenmiştir. "Bizim yasamız için / Bizim o değişmez kanunumuzda" demektir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin başında nekre ve izafetle (tamlamayla) gelen sünnet kelimesinin, cümlenin sonunda doğrudan "Bizim" (nâ) azamet zamiriyle Allah'a izafe edilerek (Sünnetinâ) tekrarlanmasının Arap belagatindeki "reddü'l-acüz ale's-sadr" (cümle sonunu başa döndürme ve mutlak aidiyet kurma) sanatı olduğunu tahlil eder. Yasa; peygamberin kendi gücü, bedduası veya toplumun sosyolojisi değildir. O yasa (sünnet), istisnasız ve bütünüyle bizzat "Allah'a" aittir.

        Tahvîlâ (تَحْوِيلًا)

        Kelimenin kökü olan "h-v-l" lafzı, sözlükte "halden hale geçmek, değişmek, dönmek, yön değiştirmek, değiştirmek ve engel olmak" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında (tahvîl) masdar/isim formunda olup, "tecidü" fiilinin mef'ulü (nesnesi) olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin mevcut durumundan, formundan veya konumundan (halinden) kopup bambaşka bir tarafa, duruma veya yöne dönmesi, şekil/mahalle değiştirmesi" olduğunu bildirir. Şaşı gözlüye (ahvel) de göz bebeği yön değiştirdiği için bu isim verilmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tahvîl" eyleminin; ilahi bir kuralın/yasanın şartlara, güçlülere veya zamanın akışına göre esnemesi, yön (kıble/hâl) değiştirmesi veya torpil geçerek iptal olması manasına geldiğini; ayetin ise "lâ" (asla) edatıyla bunu bütünüyle reddettiğini aktarır. Sünnetullah (ilahi yasa) yön değiştirmez, bükülmez.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (tahvîlâ) barındırdığı edebi ve ontolojik şoku muazzam bir tahlille inceler. İnsanlık tarihinde zalimler, firavunlar ve Kureyş gibi muktedir kitleler; ellerindeki siyasi veya ekonomik güçle, daima kuralları/yasaları kendi lehlerine "bükebileceklerini, değiştirebileceklerini" (tahvil) ummuşlardır. Onlar yasayı eğip bükmeye alışmış bir kibirle yaşarlar. Ancak Allah, kendi kurduğu o ilahi adalet ve helak mekanizmasının; kimsenin rüşvetiyle, baskısıyla, kalabalığıyla veya zaman aşımıyla "zerre kadar yön/hâl değiştirmeyeceğini" (tahvîlâ) bu son kelimenin o dondurucu ve mekanik ağırlığıyla mühürler. Fasıla, evrensel adaletin o soğuk, sarsılmaz, kişiye göre şekil almayan o mutlak işleyişini (sıfır tahvil) dondurarak muhatabın (zalimin) o yön değiştirme (kurtulma) umudunu ebediyen ezer.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X