Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 76. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 76. Ayet

    وَاِنْ كَادُوا لَيَسْتَفِزُّونَكَ مِنَ الْاَرْضِ لِيُخْرِجُوكَ مِنْهَا وَاِذاً لَا يَلْبَثُونَ خِلَافَكَ اِلَّا قَل۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-in kâdû leyestefizzûneke mine-l-ardi liyuḣricûke minhâ(s) ve-iżen lâ yelbeśûne ḣilâfeke illâ kalîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse sana dünyayı dar etmişlerdi. Ama senden sonra kendileri de fazla kalamayacaklar!”

      Yine onlar, seni yurdundan çıkarmak için neredeyse sana dünyayı dar etmişlerdi. Hasan-ı Basrî neredeyse sana dünyayı dar etmişlerdi meâlindeki beyan hakkında şunu söylemiştir: Yani nerde ise seni öldürecekler ve öldürmek suretiyle seni oradan çıkaracaklardı. Müşrikler, Hz. Peygamberi (s.a.) öldürmeyi düşünmüşlerdi, fakat “AUah seni insanlardan korur” vadinden ötürü onu bundan korudu. Ama senden sonra kendileri de fazla kalamayacaklar. Geçmiş ümmetlerdeki Allah’ın kanunu bu şekilde idi; onlar peygamberlerini öldürdükleri zaman, ondan sonra hayatta çok az kalırlar, helâk edilirlerdi. Bazıları da şöyle demiştir: O çıkarma Hz. Peygamber’i (s.a.) çıkarması anlamınadır. Ancak Allah Teâlâ, bu ümmeti, kökünü kazıyacak şekilde helâk etmek istemediği için, öne geçen rahmeti ve lütfü ile onu Medine’ye hicret ettirmek şeklinde Mekke’den çıkardı. Eğer Mekke müşrikleri onu kendileri çıkaracak olsalardı, daha önceki ümmetlerde Allah’ın kanunu olduğu üzere, aralarından çıkan elçilerini ülkesinden çıkarınca, onları helâk etmek Allah’ın kanunu olduğundan, onlar da helâk edileceklerdi. Bazıları da bunun, müşrikler tarafından gerçekten çıkarmak tarzında olduğunu söylemiştir. Onlar Resûlullah’ı (s.a.) aralarından çıkardılar ve bunu yaptıktan sonra çok az kaldılar. Nihayet yüce Allah onları Bedir’de ve diğer savaşlarda öldürmek suretiyle helâk etti. Bu durum şu İlâhî beyanda dile getirilmiştir: “Seni dışarı çıkaran şehrinden daha güçlü nice şehri helâk ettik; onlara yardım edecek kimse de yoktu”. Bu âyette, müşriklerin, Hz. Peygamber’i (s.a.) köyünden çıkardıklarma ve bu sebeple helâk edildiklerine işaret vardır. Allah Teâlânm, peygamberine dair kanunu da böyledir. Kavimleri kendilerine bunu yapınca, onlara da aynı kanun uygulanmıştır.

      Onlar, neredeyse sana dünyayı dar etmişlerdi. Bu beyan hakkında şöyle demişlerdir: Yani sen Medine’de konaklayınca, seni nerde ise Medine topraklarından da çıkaracaklardı. Yahudiler onun için: Bu toprak nebi ve resûllerin beldesi değildir, belki nebi ve resûllerin beldesi Şam beldesidir. Eğer sen nebi ve resûl isen oraya çık, dediler. Bunun üzerine Resûlullah aleyhissalâtü vesselâm Şam’a yönelerek yola çıktı, arkadaşlarının da kendisine katılması için şu kadar mil mesafenin başında arkadaşlarının nöbet tutması için asker topladı, bunun üzerine Cebrâil (a.s.) ona bu âyeti indirdi. Fakat daha önce de belirttiğimiz gibi, bu ve benzeri olayların vuku bulması muhtemel değildir. Çünkü Bu konuda Allah’tan bir izin olmaksızın, Resûlullah’ın (s.a.), Medine bölgesinden Şam bölgesine yahudilerin sözleri ile çıkması mümkün değildir, böyle olayın vukuu muhtemel değildir, Hz. Peygamberden böyle bir davranışın çıkması vehmedilemez. Doğru görüş bizim belirttiğimizdir. En doğrusunu Allah bilir.

      O putperestier, sana vahyettilderimizden başka şeyleri yalan yere bize yamayasm meâlindeki beyanın şu şekilde yorumlamak uygun görünmektedir. Yani, hile, aldatma ve tuzaklarla seni bulunduğun yerden uzaklaştıracaklardı, fasihçe kendisine vahyedilenden neredeyse seni ayartıp açık bir beyan ve sözlerle ondan saptırmayı şiddetle arzu ediyor değillerdi, fakat tuzak kurmak ve aldatmak suretiyle bunu yapıyorlardı. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve in (وَإِن)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile, burada "muhaffefe min es-sekîle" (şeddesi hafifletilmiş te'kid edatı) olarak kullanılan ve eylemin kesinliğini bildiren "doğrusu, gerçekten, muhakkak ki" manalarındaki "in" edatının birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki bu "in" edatının sıradan bir şart (eğer) harfi olmadığını; Arap belagatinde cümlenin taşıdığı o sarsıcı politik ve sosyolojik komplonun (sürgün planının) gerçekliğini zihinlere kazıyan sarsılmaz bir pekiştirme (te'kid/tahkik) kurgusu olduğunu tahlil eder. Müşriklerin planı bir varsayım değil, yaşanmış fiili bir terördür.

        Kâdû (كَادُوا)

        Kelimenin kökü "k-v-d" olup "yaklaşmak, az kalsın olmak, eşiğine gelmek, sınırında durmak" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir (Neredeyse/az kalsın yapacaklardı).

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir eylemin gerçekleşmesi için bütün şartların olgunlaşması, hazırlıkların bitmesi ve fiilin tam sınırına gelinmesi; ancak o eylemin nihayetinde bütünüyle eyleme dökülememesi" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "kâdû" fiilinin sosyolojik ve psikolojik gerilimini değerlendirir. Müşriklerin peygambere uyguladığı o tecrit, korkutma ve bezdirme politikası öylesine devasa boyutlara ulaşmış, mekanizma öylesine kusursuz işletilmiştir ki; peygamberin kendi öz yurdundan (Mekke'den) çıkıp gitmesinin tam "kıyısına/eşiğine" (kâdû) gelinmiştir. Ayet, düşmanın o tehlikeli siyasi gücünü bütünüyle ifşa eden bu eylem (mukarebe) fiiliyle gerçekliği dondurur.

        Le yestefizzûneke (لَيَسْتَفِزُّونَكَ)

        Kelimenin kökü "f-z-z" olup sözlükte "yerinden oynatmak, kışkırtmak, hafifletmek, ürkütmek ve huzursuz edip sarsmak" anlamlarına gelmektedir. İstif'al babında (istifzâz) muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir. Başında pekiştirme/yemin harfi olan "lam-ı ibtidaiyye" (le) ve sonunda peygambere dönen "seni" (ke) nesne zamiri bulunur. "Andolsun ki seni kışkırtıp/ürkütüp yerinden edeceklerdi" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi hafif bularak veya küçümseyerek yerinden oynatmak, onu asıl sabitliğinden (vakarından) ve ağırlığından koparıp ürkütmek, yerini dar etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "istifzâz" eyleminin, bir kimseyi hile, baskı, vesvese veya kışkırtma yoluyla doğru yolundan ve ağırbaşlılığından (sükûnetinden) uzaklaştırarak onu telaşa, korkuya sevk etmek ve bulunduğu mekândan "sökmek/koparmak" olduğunu aktarır.

        Dücane Cündioğlu, fiilin barındırdığı politik sürgün stratejisini muazzam bir tahlille inceler. Müşrikler peygamberi ilk başta doğrudan öldürmeye kalkışmamışlardır. Onlar, peygamberi psikolojik bir terörle, alayla, ambargoyla ve tehditlerle "huzursuz ederek, ürküterek ve sinir uçlarıyla oynayarak" (istifzaz); onun o ağırbaşlı sabrını çatlatıp kendi rızasıyla yahut dayanamayarak Mekke'yi terk etmesini planlamışlardır. "İstifzaz", kılıçla değil, psikolojik şiddetle yurdundan bezdirme ve söküp atma eylemidir.

        Minel-ardı (مِنَ الْأَرْضِ)

        Arapçada "den, dan" manası katan "min" harf-i ceri ile "e-r-d" (yer, yeryüzü, vatan, aşağısı) kökünden türeyen belirlilik takılı "el-arz" isminin birleşimidir. "Yeryüzünden / o topraktan" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "göğün (sema) tam zıddı olarak; aşağıda olan, ayak basılan, üzerinde kök salınan ve yaşanan o sabit zemin" olduğunu bildirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "el-arz" kelimesinin genel yeryüzünü değil, başındaki belirlilik takısı (el / ahd-i zihnî) sebebiyle bizzat peygamberin doğup büyüdüğü, ontolojik olarak kök saldığı o spesifik ana vatanı, yani "Mekke'yi" nitelediğini tefsir usulü kuralıyla kaydeder.

        Liyuhricûke (لِيُخْرِجُوكَ)

        Arapçada amaç/gaye bildiren "için, -sınlar diye" manasındaki "lam-ı ta'lil" (li) edatı ile, "h-r-c" (çıkmak, dışarı varmak) kökünden türeyen, if'al babında (ihrâc) muzari çoğul fiilin birleşimidir. "Lam" edatından dolayı fiilin sonundaki nûn düşmüş, peşine peygambere dönen "seni" (ke) muhatap zamiri eklenmiştir. "Seni çıkarmak/sürmek için" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "duhulün (girmek) tam zıddı olarak; bir şeyin kapalı, gizli veya ait olduğu iç mekândan koparak bütünüyle dışarıya atılması, ayrılması" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ihraç" eyleminin taşıdığı sosyolojik ve teolojik şiddeti değerlendirir. Yurdundan çıkarılmak (sürgün), Arap toplumunda ölümden daha ağır bir ontolojik kopuştur. Kişinin kabile güvencesinden (civar), anılarından ve kimliğinden "dışarıya atılması" (ihraç), peygamberi çaresiz ve savunmasız bir mülteciye dönüştürme projesidir. Müşriklerin nihai gayesi, peygamberin sesini Mekke'nin dışına atarak o sesi (vahyi) çölde boğmaktır.

        Minhâ (مِنْهَا)

        Arapçada "den, dan" manası katan "min" harf-i ceri ile "o" (hâ) dişil tekil zamirinin birleşimidir. Zamir, doğrudan bir önceki kelime olan "yeryüzüne/Mekke'ye" (el-arz) döner. "Oradan" demektir ve çıkarma (ihraç) eyleminin başladığı o mekânsal kopuş noktasını sabitler.

        Ve izen (وَإِذًا)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "o takdirde, öyle olsaydı, o zaman" manalarına gelen, şartın sonucunda ortaya çıkacak kesin ve kaçınılmaz bedeli/durumu bildiren "izen" edatının birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, "izen" edatının Arap belagatinde cümlenin ortasında geldiğinde "cezâ ve cevâb" (mutlak netice) bildirdiğini tahlil eder. Eğer peygamberi o diyardan söküp atmayı başarsaydılar; Yaratıcı'nın o sarsılmaz ve ezelî "helak yasası"nın anında devreye gireceğini bu edatın taşıdığı o dondurucu ve keskin dilbilgisel otoriteyle metne kazır.

        Lâ yelbesûne (لَّا يَلْبَثُونَ)

        Arapçada olumsuzluk bildiren "lâ" (yok, değil, -mezler) edatı ile "l-b-s" (beklemek, kalmak, eğleşmek, duraklamak ve zaman geçirmek) kökünden türeyen muzari çoğul fiilin (yelbesûne) birleşimidir. "Kalamazlardı / yaşayamazlardı" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kişinin yahut varlığın bir mekânda tutunması, oraya yerleşip zamanın akışına katılarak hayatını/varlığını sürdürmesi" olduğunu bildirir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve tarih felsefesinde "lübs" (kalma/yaşama) mefhumunun ontolojik sınırını analiz eder. Müşrikler, peygamberi sürdüklerinde Mekke'de ebediyen ve huzurla "yaşayacaklarını/kalacaklarını" (yelbesûne) sanmışlardır. Oysa ilahi yasa (sünnetullah) nettir: Bir toplum kendi içindeki peygamberi (ilahi elçiyi) yurdundan söküp attığı an, o toplumun o coğrafyada "kalma, tarih sahnesinde tutunma ve yaşama" ruhsatı (lübs), "lâ" (hayır/olmaz) edatıyla Allah tarafından anında iptal edilir. Peygamberin çıkışı, aslında o kalabalıkların tarihten siliniş vaktinin başlangıcıdır.

        Hılâfeke (خِلَافَكَ)

        Kelimenin kökü "h-l-f" olup "arka, geri, birinin peşinden gelmek, ardından, yerine geçmek ve zıtlaşmak/muhalefet etmek" manalarına gelir. İsim formunda olup (zarf), sonuna peygambere dönen "senin" (ke) muhatap zamiri eklenmiştir. "Senin ardından / senden sonra" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin önünün (kudüm/kıbel) tam zıddı olarak; geride kalan, arkadan gelen yahut gidenin yerini dolduran/muhalefet eden" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hılâf" kelimesinin Kur'an'daki o muazzam iki katmanlı anlambilimsel yapısını tahlil eder. Ayetteki "hılâfeke" lafzı; hem kronolojik olarak "sen gittikten, senin arkandan/sonra" manasına gelir, hem de sosyolojik ve teolojik olarak "sana düşmanlıkları/muhalefetleri yüzünden" manasını taşır. Müşrikler, peygambere ettikleri o "muhalefetin" bedeli olarak, onun "ardından" o yurtta kalamayacaklardır. Zıtlık (muhalefet) ve zaman (arka), aynı kelimenin içinde kusursuzca eritilmiştir.

        İllâ (إِلَّا)

        Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, sadece" manalarına gelir. Cümlenin başındaki olumsuzluk (lâ) edatı ile birleşerek Arap belagatinde "hasr/kasr" (sınırlandırma ve tahsis) sanatını kurar. Müşriklerin o coğrafyada kalış sürelerini mutlak ve yegâne bir kavrama hapseder.

        Kalîlâ (قَلِيلًا)

        Kelimenin kökü olan "k-l-l" lafzı, sözlükte "az olmak, miktar veya zaman bakımından yetersiz olmak, kısacık" anlamlarına gelmektedir. Zaman zarfı (sıfatı) olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "çokluğun (kesret) tam zıddı olarak niceliksel veya zamansal bir daralma, ufacık kalma ve azalma" olduğunu bildirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (kalîlâ) barındırdığı edebi ve ontolojik tehdidi muazzam bir tahlille inceler. Peygamberi Mekke'den sürmeyi planlayan o şımarık ve muktedir müşrik iktidarına karşı; ayet uzun uzun askeri tehditler savurmaz. Onların o devasa iktidar hevesini, peygambersiz geçirecekleri o zavallı, can çekişen ve yok olmaya mahkûm olan sürelerini; cümlenin sonuna astığı bu tek, küçücük ve daraltıcı kelimeye (kalîlâ / çok az, kısacık) hapseder. (Nitekim Bedir savaşındaki helakleri de bu ayetten kısa bir süre sonra gerçekleşmiştir). Fasıla, zalimin zamanını ve tarihsel ömrünü bu kelimeyle bıçak gibi keserek, Allah'ın o dondurucu helak yasasını bütünüyle mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X