اِذاً لَاَذَقْنَاكَ ضِعْفَ الْحَيٰوةِ وَضِعْفَ الْمَمَاتِ ثُمَّ لَا تَجِدُ لَكَ عَلَيْنَا نَص۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 75. Ayet
Daralt
X
-
“Ama o zaman sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamazdın!”
Ama o zaman sana hayatınm ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık. Yani dünya hayatındaki azabı kat kat yapar, öldükten sonraki hayatı da kat kat yapardık. Ebû Avsece şöyle demiştir: “Dı'fe’l-hayâti” (ضِعْفَ الْحَيَاةِ) yani hayat gibi demektir. Başka bir müfessir şöyle demiştir: “Dı'fe’l-hayâti” (ضِعْفَ الْحَيَاةِ), dünya azabıdır, “dı'fe’l-memâti” (ضِعْفَ الْمَمَاتِ) de âhiret azabıdır. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı da bulamazdın! Denildi ki; engel bulamazsın, denildi ki; sana yardım edecek yardımcı bulamazsın, şefaat edecek şefaatçi bulamazsın. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İzen (إِذًا)
Arapçada "o takdirde, öyle olsaydı, o zaman" manalarına gelen, şartın sonucunda ortaya çıkacak mutlak ve kaçınılmaz durumu (cezayı/bedeli) bildiren edattır.
Celaleddin el-Suyuti, "izen" edatının Arap belagatinde cümlenin başında geldiğinde "cezâ ve cevâb" (mutlak netice) bildirdiğini tahlil eder. Bir önceki ayetteki "az kalsın onlara meyledecektin" (kidte terkenü) fiiline doğrudan bağlanarak; "Eğer sen Bizim korumamızdan (tesbitimizden) sıyrılıp onlara zerre kadar meyledecek/taviz verecek olsaydın, işte o saniye tereddütsüz şu sonuç doğardı..." diyerek şartın karşılığındaki o korkunç ilahi faturayı linguistik olarak dondurur.
Le ezaknâke (لَّأَذَقْنَاكَ)
Kelimenin kökü "z-v-k" olup "tatmak, deneyimlemek, hissetmek ve lezzet/acı almak" manalarına gelir. İf'al babında (izâka/tattırmak) mazi (geçmiş zaman) fiilidir. Başında yemin/pekiştirme bildiren "lam-ı ibtidaiyye" (le), ortasında azamet zamiri "Biz" (nâ) ve sonunda muhatap/nesne zamiri "sana" (ke) bulunur. "Andolsun ki sana tattırırdık" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir yiyeceğin veya içeceğin lezzetini yahut acısını dil yoluyla hissetmek, bedensel olarak tecrübe etmek" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "izâka" (tattırma) eyleminin sadece fizyolojik bir tat alma olmadığını; azabın veya nimetin insanın varlığına, ruhuna ve sinir uçlarına kadar derinden nüfuz etmesi, muhatabın o acıyı veya hazzı bütünüyle bizzat "deneyimlemesi ve yutkunması" (mübaşeret) olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, tehdidin "Biz seni yakardık/helak ederdik" şeklinde değil de, "Biz sana tattırırdık" (ezaknâke) şeklinde o tat duyusuyla (z-v-k) verilmesinin teolojik şiddetini değerlendirir. Azap uzaktan gösterilip geçilen bir şey değildir; bizzat o acının genizden aşağıya inerek (tadarak) hücre hücre, yavaş yavaş ve en derin duyusal tecrübeyle yaşatılmasıdır. Tehdit, bu fiille sarsılmaz bir bedensel/ruhsal ıstıraba dönüştürülür.
Dı'fe (ضِعْفَ)
Kelimenin kökü "d-a-f" olup "iki kat, katlamak, kendi cinsi kadar eklemek, zayıflık ve çifte" manalarına gelir. İsim tamlamasının tamlayanı (muzaf) konumunda olup, "ezaknâke" fiilinin mef'ulüdür (nesnesi).
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin miktarının yahut hacminin kendi aslı (cinsi) kadar artırılması, ikiye yahut daha fazlasına katlanması" olduğunu belirtir. Aynı kökün "zayıflık" manasına gelmesinin de bedenin bükülmesi/katlanması (za'f) fıtratıyla ilgili olduğunu aktarır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, azabın "katlanarak" (dı'f) artırılmasının arkasındaki kelami prensibi kaydeder. Bir kişinin dini ve ontolojik rütbesi ne kadar yüceyse (peygamberlik gibi), onun yapacağı hatanın ve vereceği tavizin toplumsal/teolojik yıkımı da o derece büyük olacaktır. Dolayısıyla ilahi adalet terazisi, lütfun büyüklüğüne karşılık, suçun cezasını da o nispette "katlamalı" (dı'f) olarak keser.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, sorumluluk ile ceza arasındaki bu mutlak ve tavizsiz orantıyı (katlanmayı) tahlil eder. Allah, kendi seçtiği ve en sevdiği kulu (peygamberi) dahi olsa, hakikatten zerre kadar saptığında ona imtiyaz geçmez; aksine sıradan bir insana vereceği azabın "iki katını/kat kat fazlasını" (dı'fe) bizzat kendi elleriyle vereceğini ilan ederek, hakikatin o torpil kabul etmez sarsılmaz ahlakını mühürler.
El-Hayâti (الْحَيَاةِ)
Kelimenin kökü "h-y-y" olup "canlı olmak, yaşamak, diri olmak" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış, isim tamlamasının tamlananı (muzafün ileyh) konumundadır. "Hayatın (dünyanın) kat kat azabı" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "ölümün (mevt) ve cansızlığın tam zıddı olarak; bedendeki hareket, büyüme, idrak ve varlıkta kalma fıtratı" olduğunu bildirir.
Ve dı'fe (وَضِعْفَ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile aynı "d-a-f" (katlama/iki kat) isminin tekrarıdır.
Celaleddin el-Suyuti, aynı kökün peş peşe (dı'fel hayâti ve dı'fe...) zikredilmesinin Arap belagatindeki korkutuculuğunu (tehvîl) inceler. Dünyadaki o katmerli azap bitse bile; bu edat ve tekrarla, faturanın ahirette de aynen "katlanarak" devam edeceği zihinlere sarsılmaz bir tehdit olarak dondurulur.
El-Memâti (الْمَمَاتِ)
Kelimenin kökü "m-v-t" olup sözlükte "ölüm, hayatın bitişi, ruhun çıkması, cansızlık ve sükunet" anlamlarına gelmektedir. Masdar-ı mimi (ölüm zamanı/mekânı/hali) formunda olup, tamlanan konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "hayatın ve canlılığın (hareketin) bütünüyle bedenden çekilmesi, varlığın sükunete erip soğuması" olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, "hayat" ve "ölüm/memat" zıtlığının (tıbak sanatı) felsefi ve zaman algısındaki kuşatıcılığını değerlendirir. Eğer peygamber hakikatten zerre kadar taviz verseydi, ilahi azap sadece sınırlı bir dünya zamanına hapsolmazdı. O azap, insanın ontolojik şimdisini (hayatı) ve bütünüyle ebediyetini (memat sonrası/ahireti) kapsayacaktı. Hayat ve ölüm kelimelerinin yan yana getirilmesi; tavizin faturasının insanın tüm varoluşsal zamanlarını yutacak kadar "mutlak ve kaçışsız" olduğunu linguistik olarak belgeler. Kısacası, iki cihanda da kurtuluş sıfırlanır.
Sümme (ثُمَّ)
Arapçada eylemler arasında zaman aralığı (terâhi), mertebe farkı yahut mantıksal bir sıralama bildiren "sonra, daha sonra, üstelik" manalarındaki atıf edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, "sümme" edatının burada sadece kronolojik bir sıralama (önce azap, sonra çaresizlik) yapmadığını; aksine o katmerli azabın ardından insanın içine düşeceği asıl büyük ontolojik yalnızlığı bildiren bir "rütbe (şiddet) atlaması" işlevi gördüğünü tahlil eder.
Lâ tecidü (لَا تَجِدُ)
Arapçada olumsuzluk bildiren "lâ" (yok, değil, -mezsin) edatı ile "v-c-d" (bulmak, elde etmek, var etmek, idrak etmek) kökünden türeyen muzari muhatap tekil fiilin (tecidü) birleşimidir. "Bulamazsın" demektir.
İbn Fâris, "v-c-d" kökünün temel manasının "kayıp olan, aranan veya şiddetle ihtiyaç duyulan bir şeyi arayışın sonunda bizzat elde etmek, ona fiziksel yahut idraki olarak kavuşmak" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "vücûd/vicdân" kavramının ayet bağlamında insanın kriz anında çırpınarak bir sığınak araması, ancak "lâ" edatıyla bu arayışın bütünüyle kör bir boşlukla, mutlak bir varoluşsal hiçlikle (bulamamakla) sonuçlanması olduğunu aktarır.
Leke (لَكَ)
Arapçada "için, -e, ait" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile muhatap zamiri olan "sen" (ke) edatının birleşimidir. "Kendi lehine, kendin için" manasındadır.
Aleynâ (عَلَيْنَا)
Arapçada "üzerine, aleyhine, -e karşı" manalarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "biz, bize" (nâ) azamet zamirinin birleşiminden oluşur. "Bize karşı / İlahi makamın iradesine karşı" manasına gelir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "aleynâ" (Bize karşı) ibaresinin o korkunç teolojik restleşmedeki yerini inceler. Eğer insan (yahut peygamber) taviz verip Yaratıcı'nın öfkesini üzerine çekerse; o azabı savuşturmak, "O'na (aleynâ) karşı durup" ilahi hükmü iptal edebilecek evrende hiçbir aşkın güç, hiçbir alternatif otorite veya mahkeme yoktur. İnsan, Yaratıcı'nın öfkesi karşısında bütünüyle yapayalnız ve savunmasızdır.
Nasîrâ (نَصِيرًا)
Kelimenin kökü olan "n-s-r" lafzı, sözlükte "yardım etmek, arka çıkmak, düşmana karşı korumak, zafer kazandırmak ve yağmur" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde, eylemi bizzat ve güçlü bir şekilde yapan mübalağa sıfatı (yardımcı, mutlak destekçi) formunda nesne (mef'ul) olarak nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birine destek olup onu güçlendirmek, onu ezenlere, zulmedenlere veya felakete karşı amansızca ona arka çıkıp kurtarmak" olduğunu belirtir. Kuruyan toprağı dirilten yağmura da bu yüzden "nasr" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "nasîr" kavramının sıradan bir iyilik yahut merhamet (acımak) olmadığını; kişinin karşısındaki o dehşet verici güce/düşmana karşı fiilî ve operasyonel olarak müdahale edip muhatabı o krizden çekip çıkaran mutlak bir askeri/kudretsel "kurtarıcı" olduğunu ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (nasîrâ) estetik ve teolojik mühürleme gücünü muazzam bir tahlille değerlendirir. Eğer peygamber, kendisini dışlayan müşriklere ufacık da olsa "meyletseydi" (terkenü), o müşrikler onu baş tacı edecek ve koruyacaklardı. Ancak ayet, bu kurguyu fasılanın son kelimesiyle parçalar. Peygamber onlara uyup Allah'ın öfkesini üzerine çektiğinde, o uzlaştığı, güvendiği ve taviz verdiği müşrikler kalabalığı dahi; onu o katmerli ilahi azaptan (dünya ve ahiretten) kurtaracak zerre kadar bir "yardımcı" (nasîrâ) olamazlardı. Metin, hakikatten verilen tavizin sonunu mutlak bir kimsesizlikle bitirir. Hiç kimse (ne putlar, ne kalabalıklar), Yaratıcı'nın iradesine ve öfkesine karşı durabilecek bir koruma kalkanı (nasîr) inşa edemez. Ayet, Yaratıcı'nın bu mutlak yalnızlaştırma kudretiyle kapanır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla