وَلَوْلَٓا اَنْ ثَبَّتْنَاكَ لَقَدْ كِدْتَ تَرْكَنُ اِلَيْهِمْ شَيْـٔاً قَل۪يلاًۗ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 74. Ayet
Daralt
X
-
"Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın!"
Hatta seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! Bu âyetin lafzı, müfessirlerin bu beyan hakkında bütün söylediklerini reddeder. Seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! Bu beyan, yüce Allah’ın Hz. Peygamber’i (s.a.) sağlam tuttuğunu, sebat ettirdiğini, dolayısıyla onlara meyletmediğini haber vermiştir. Çünkü Allah Teâlâ, nerdeyse onlara meyledecek olduğu sırada kendisini sağlam bir şekilde tuttuğunu haber verdi ve az bir şey diye buyurdu. Buna az bir şey adını verdi, çünkü onların dedikleri olsaydı büyük bir şey olacaktı, belki bu küfre kadar varacaktı, bu da onların sözünü ettikleri durumun olmadığına işaret etmektedir.
Neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! “Kâde” (كَادَ) kelimesi yakın olmak anlamına gelen mukarebe fiillerindendir, yani: Onlara meyletmesi yakın oldu demektir. “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek!” meâlindeki âyet de bu anlamdadır. Yani gökler parçalanmaya yaklaştı demektir. Bu âyette Hz. Peygamber’in (s.a.), onlara meylettiği hakkında bir ifade yoktur. Onların sözleri, belirttiğimiz sebeplerle geçersizdir. Çünkü Allah az bir şey meâlindeki ifade ile belirtti. Onların söyledikleri ise büyük bir şey olup küfre kadar varmasından korkulur. İkincisi; Allah “kidte” (كِدْتَ) yani “nerde ise sen” diye buyurdu. Bu kelime karşılıklı yaklaşma kelimesidir. Üçüncüsü: Bu ifade şart cümlesinden sonra getirilmiştir: Seni yerinde sağlam tutmasaydık neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın! Dolayısıyla Allah Hz. Peygamber’i (s.a.) sebat ettirdiği için onlara meyletmedi. Bu İbrahim’in (a.s.), putları kırdığı zaman sorguya çekilince: “... İbrahim, ‘Hayır, dedi, ‘Bu işi onların şu büyükleri yapmıştır. Eğer konuşabiliyorlarsa onlara sorun!”’ meâlindeki sözü ile Yûsuf’un (a.s.) kıssasındaki; “Kadın onu kesinlikle arzulamıştı; eğer Rabb’inin işaret ve ikazını görmeseydi o da kadını arzulardı” meâlindeki söze benzer. Son âyetlerde Hz. Peygamber (s.a.) için, “meyletti”, Hz. Yûsuf için de “O kadını arzu etti” meâlinde bir ifade yoktur, çünkü ifade şart cümlesine dayalı olarak çıkmıştır.
Neredeyse -biraz da olsa- onlara kayacaktın. Bu beyan hakkında Hasan-ı Basrî şunları söylemiştir: Yani arzu ettin, demektir. Fakat Hz. Peygamber (s.a.), İblis’in hatırına getirdiği bir istek olarak onu arzu etti. Yûsuf kıssası hakkında da yüce Allah böyle buyurmuştur: Kadın iradeli bir şekilde onu arzuladı, Yûsuf (a.s.) ise hatırından geçme tarzında arzu etti. Başka biri bu ifade hakkında şunu söyledi: Müslüman olmak için müşrikler, Hz. Peygamber’den (s.a.) kendilerine özel bir meclis yapmasını istediler de Hz. Peygamber (s.a.) onların müslüman olmalarını şiddetle istediği ve onlara karşı şefkatU olduğu için bunu yapmak istemiştir. Böyle bir şeyi yapmak caizdir; ancak küçük de olsa, Allah’tan izin olmaksızın böyle bir şey yapmak, peygamberler için caiz değildir. Görmez misin ki, Yûnus (a.s.) kavmine kızarak Allah’tan izin almadan onların yanından çıkıp gittiği zaman Rabb’i ona büyük bir sitemde bulunarak şöyle buyurdu: “Eğer Yûnus teşbih getirenlerden olmasaydı, kesinlikle kıyâmete kadar balığın karnında duracaktı”. Bunun benzerini eğer peygamberlerden başkası yapsaydı, bunun için övülür, hamdedilirdi. Bu durum, Allah’ın izni olmaksızın peygamberlerin -basit de olsa- bir şey yapmalarının caiz olmadığına işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve levlâ (وَلَوْلَا)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "eğer olmasaydı" manalarına gelen "levlâ" şart edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, "levlâ" edatının Arap belagatinde "harf-i imtinâ li-vücûd" (bir şeyin var olmasından/gerçekleşmesinden dolayı, diğer bir şeyin bütünüyle yokluğunu, imkânsızlığını bildiren şart harfi) olduğunu tahlil eder. Yani, "Eğer Bizim korumamız olmasaydı (ki var), o meyleme fiili gerçekleşecekti (ki gerçekleşmedi)" kurgusunu sarsılmaz bir mantıksal ve dilbilgisel kesinlikle sahaya sürer.
En (أَنْ)
Arapçada muzari fiilin veya mazi fiilin başına gelerek onu nasb eden (yahut mahallen nasb eden) ve cümleye masdar/isim fiil manası (mek, mak) katan, eylemi bir "durum" haline getiren edattır.
Sebbetnâke (ثَبَّتْنَاكَ)
Kelimenin kökü "s-b-t" olup sözlükte "yerinden oynamamak, kök salmak, sarsılmamak, sağlam durmak ve sebat etmek" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında (tesbît) mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz sağlam kıldık/nâ) kullanılmış, sonuna peygambere dönen "seni" (ke) nesne/muhatap zamiri eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "hareketin ve sarsıntının tam zıddı olarak; bir şeyin bulunduğu yere ağırlığıyla çakılması, kök salması ve hiçbir dış kuvvetle yerinden kımıldatılamaması" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "tesbît" eyleminin sadece fiziksel bir destek olmadığını; Yaratıcı'nın kulunun kalbine, aklına ve iradesine müdahale ederek onu şüphelerden, vesveselerden ve korkulardan arındırıp, inancını sarsılmaz bir "ontolojik sütun" gibi ayağa kaldırması olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin failinin (öznesinin) bizzat "Biz" (nâ) azamet zamiriyle gelmesinin teolojik ve psikolojik derinliğini değerlendirir. Müşriklerin teklifleri ve baskıları öylesine devasa, yorucu ve tüketici bir boyuta ulaşmıştır ki; insanın kendi çıplak iradesiyle, fıtri dayanma gücüyle o fırtınanın önünde durabilmesi imkânsızlaşmıştır. Ayet "Eğer sen kendi iradenle dayansaydın" demez; peygamberin o muazzam direncinin ardındaki asıl faili açıklar: "Eğer Biz (Allah) senin ayaklarını ve kalbini o hakikat zeminine çivilemeseydik (sebbetnâke)." İnsanın direnişi, bizzat ilahi desteğin eseridir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "tesbit" kavramının peygamberlik psikolojisindeki yerini analiz eder. Vahiy ağır bir yüktür ve peygamber bu yükü taşırken bir toplumla tek başına çatışır. O yalnızlık anlarında peygamberi çöküşten kurtaran tek şey, dışarıdan gelen bu mutlak metafiziksel "takviye/tahkim" (tesbit) kalkanıdır.
Lekad (لَقَدْ)
Arapçada yemin ve pekiştirme bildiren "lam-ı ibtidaiyye" (le) ile mazi fiilin önünde eylemin şiddetini ve gerçekleşme sınırını/kesinliğini (tahkik) bildiren "kad" edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, şart cümlesinin cevabını (sonucunu) başlatan "le" ve "kad" edatlarının Arap belagatindeki sarsıcı "te'kid" (katmerli pekiştirme) gücünü inceler. "Andolsun ki kesinlikle..." diyerek, ilahi korumanın yokluğu durumunda o insani kırılmanın (meyletmenin) ne kadar keskin ve mutlak bir şekilde yaşanacağının altını dilbilgisel bir şiddetle çizer.
Kidte (كِدْتَ)
Kelimenin kökü "k-v-d" olup "yaklaşmak, az kalsın olmak, tam eşiğine gelmek, sınırında durmak" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) nakıs fiil formunda ve muhatap zamiriyle (Sen neredeyse... yapacaktın/te) kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir eylemin gerçekleşmesi için bütün sebeplerin bir araya gelmesi, fiilin tam uç noktasına ulaşılması; ancak o eylemin nihayetinde asla tahakkuk etmemesi, eyleme dökülmemesi" (mukarebe/yaklaşma) olduğunu bildirir.
Dücane Cündioğlu, "kâde" (az kalsın) fiilinin peygamber tasavvurundaki o felsefi dürüstlüğünü ve insaniliğini tahlil eder. Kur'an, peygamberi hiçbir zaafı, yorgunluğu veya duygusu olmayan mitolojik bir süper kahraman (yarı-tanrı) gibi resmetmez. O da bir insandır; koca bir toplumun tecridi ve cazip teklifleri karşısında onun da fıtratı o sarsıntının, o kırılmanın eşiğine (kidte) kadar gelir. Ayet, peygamberin insan doğasının bu kırılgan sınırını bütünüyle şeffaf ve dürüst bir eylem (mukarebe) fiiliyle ifşa ederek metne mühürler.
Terkenü (تَرْكَنُ)
Kelimenin kökü "r-k-n" olup sözlükte "bir şeye yaslanmak, dayanmak, güvenmek, meyletmek ve sığınmak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) muhatap tekil fiil (Sen meylediyordun/yaslanıyordun) formundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin en sağlam, en güçlü ve en sarsılmaz tarafına/köşesine (rükn) gidip, kendi ağırlığını bütünüyle oraya vermek, ona yaslanarak destek almak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "rükûn" eyleminin sıradan ve fiziksel bir yaslanma olmadığını; kalbin, iradenin ve aklın karşı tarafa hafifçe boyun eğmesi, ona sükûnetle güven duyması ve kendi bağımsız/dik duruşundan vazgeçip ötekinin nizamına "meyletmesi/iltica etmesi" olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, müşriklerin uzlaşma teklifine karşı kullanılan bu "rükûn" (meyletme) fiilinin sosyolojik ve psikolojik zehrini değerlendirir. Müşrikler, peygamberden dinini bütünüyle terk etmesini (irtidad) istememişlerdir; sadece ufak bir taviz, karşılıklı bir onaylama (müdâhene/yağcılık) istemişlerdir. "Rükûn", işte o fırtınanın ortasında, insanın yalnızlıktan yorulup düşmanın sunduğu o sahte uzlaşma zeminine, o sıcak ama zehirli köşeye "sırtını dayama, psikolojik olarak yaslanıp dinlenme" isteğidir. Tevhid, bâtıla yaslanmayı/rükûnu ontolojik bir çöküş sayar.
İleyhim (إِلَيْهِمْ)
Arapçada yönelme, bitiş ve sınır bildiren "ilâ" (-e, -a, doğru) harf-i ceri ile "onların" (him) üçüncü çoğul şahıs zamirinin birleşiminden oluşur. Meyletmenin ve yaslanmanın yönünü bizzat o müşrik topluluğa doğru kilitler.
Şey'en (شَيْئًا)
Kelimenin kökü "ş-y-e" olup "dilemek, var olmak, kastedilen varlık, nesne ve miktar" manalarına gelir. Nekre (belirsiz) formda ve nasb (üstün) halindedir. Cümlede mef'ul-i mutlak (zarf/nicelik bildirici) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yokluğun zıddı olarak, varlık sahasına çıkmış, işaret edilebilen, kastedilebilen her türlü somut veya soyut mefhum/miktar" olduğunu bildirir.
Kalîlâ (قَلِيلًا)
Kelimenin kökü olan "k-l-l" lafzı, sözlükte "az olmak, miktar bakımından yetersiz olmak, ufacık ve cılız" anlamlarına gelmektedir. Sıfat formunda "şey'en" lafzını niteler ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak nasb (üstün) halinde zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "çokluğun (kesret) tam zıddı olarak niceliksel veya hacimsel bir azlık, zayıflık ve neredeyse yok denecek kadar daralma" olduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan "kalîlâ" kelimesinin psikolojik ve edebi ağırlığını muazzam bir tahlille inceler. Ayet, peygamberin devasa bir şirke yahut büyük bir inkâra sürüklendiğini söylemez. Cümle sonundaki bu sarsıcı kurgu (şey'en kalîlâ / çok az bir şey, kıl payı), tevhidin o kusursuz ve tavizsiz doğasını resmeder. Hakikat ile bâtıl arasındaki savaşta, bâtıla doğru yapılacak "ufacık, zerre kadar, çok az" (kalîlâ) bir esneme bile, hakikatin o devasa camdan kalesini bütünüyle tuzla buz etmeye yeterlidir. Şirk o kadar zehirlidir ki, onunla masaya oturup verilecek "küçücük" bir taviz bile peygamberliği ortadan kaldırır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fasılanın (kalîlâ) bu ontolojik sınırlandırmasını kelam ilmi bağlamında değerlendirir. Yaratıcı, bu kelimeyle (azıcık bir miktar) tevhidi dondurur. Hakikatle bâtıl arasında hiçbir gri alan, hiçbir diplomatik uzlaşma noktası yoktur. Peygamberin o "küçücük/azıcık" (kalîlâ) meylini bile ezen, engelleyen ve onu sapasağlam (tesbit) tutan ilahi kudret; insanın hakikatten zerre kadar sapmasına izin vermeyen mutlak otoritesini bu son kelimenin (kalîlâ) barındırdığı o dehşet verici "hassas ölçüyle" mühürleyerek ayeti kapatır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla