وَمَنْ كَانَ ف۪ي هٰذِه۪ٓ اَعْمٰى فَهُوَ فِي الْاٰخِرَةِ اَعْمٰى وَاَضَلُّ سَب۪يلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 72. Ayet
Daralt
X
-
“Bu dünyada kör olan âhirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır.”
Bu dünyada kör olan âhirette de kördür, yolunu daha da şaşırmıştır. Bazıları şöyle demiştir: Bu varlığının işaretleri ve birliğinin delilleri çok olmakla birlikte dünya hayatında Allah’ı birlemekte ve Ona iman etmekte kör olan, âhirete ve öldükten sonra dirilmeye dair âyetlere karşı da kördür. Bazıları da Bu dünyada kör olan meâlindeki beyan hakkında haktan kör olan, onun delillerinden ahrette de kördür demiştir. Çünkü hakkın kendisine karşı kör olunca, onun delillerine karşı da kör olmuştur. Buradaki “fî” (فِي) harf-i cerri ‘“an” (عن) harf-i cerri mânasında olur. Çünkü Allah’ın birliğine işaret eden delillerle diğer âyetler, öldükten sonra dirilmeye ve âhirete işaret edenlerden daha çoktur. Çünkü hiçbir şey yoktur ki, onda Allah’ın birliğinin izi, üâhlığma işaret eden deliller olmasın. Âhiret hakkmdaki durum ise böyle değildir. Dolayısıyla Allah’ın varlığı ve birliği konusunda kör olan âhirete iman noktasında daha fazla kördür. Bazıları şöyle söylemiştir: Bu dünyada Allah’a imanda kör olan âhirette Allah’a iman etmekte daha kördür. Çünkü dünya, kendisine iman etmenin kabul olunduğu yerdir, âhirette ise iman kabul olunmaz. Bu, şu beyanda söylenen husustur: “Artık kendileriyle arzuladıkları şeyler arasına bir set çekilmiştir.”. Yani kendileri ile arzu ettikleri iman arasına bir engel girdi. Nitekim bu durum “tıpkı daha önce benzerlerine yapıldığı gibi” meâlindeki âyette belirtilmiştir. Yani Allah’ın şiddet ve azabını görünce kendileri ile benzerleri arasına set çekildi. Bu Hasan-ı Basri’nin görüşüdür. Ebû Bekir el-Esam da buna yakın sözler söylemiştir. O sözler de şunlardır: Bu dünyada cehaletinden dolayı hakka ve doğruya karşı kör olan kimse, âhirette doğruyu ve gerçeği bilme noktasında daha da kördür yahut bıma benzer sözler söylemiştir. Bazıları da şunu söylemiştir: Dünyada iken kalbi Allah’a imana ve tevhide karşı kör ise, o kişi âhirette gözü ve diğer duyuları daha da kör olur. Tıpkı şu ilâhı beyanlarda buyurulduğu gibi: “O der ki: ‘Ey Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Halbuki daha önce gören biriydim’”; “Kıyâmet gününde onları kör, dilsiz ve sağır bir halde yüzükoyun süründürerek toplarız”. Sözü edilen şekilde onların duyuları gitmiş olarak haşredileceklerdir, çünkü onlar dünyada duyu organları olduğu halde bunlardan faydalanmayı terketmişlerdir.
Bu dünyada kör olan. Bu beyanın, Allah’a iftira atmak suretiyle kör olan âhirette de kördür diye yorumlanmaya ihtimali vardır. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Sonra onların mazeretleri “Rabbimiz Allah’a andolsun ki biz ortak koşanlar olmadık” demekten başka bir şey olmadı” ve benzeri âyetlerde olduğu gibi, âhirette Allah’a iftira ediyorlar, dünyada yalan konuştukları gibi yalan konuşuyorlar. Şu beyanda olduğu gibi: “Keşke bizim şefaatçilerimiz olsa da bize şefaat etseler veya (dünyaya) geri döndürülsek de yapmış olduğumuz amelleri başka türlü yapsak!” yüce Allah onlardan şöyle haber verdi: “Hayır! Daha önce gizlemekte oldukları şeyler apaçık önlerine çıktı. Geri gönderilseler bile, yine kendilerine yasaklanan şeylere döneceklerdir. Zira onlar gerçekten yalancıdırlar”. Katâde bu dünyada kör olan meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir: Allah şöyle buyuruyor: “Dünyada, Allah’ın gösterdiği göklerin ve yerin, dağların ve yıldızların yaratılışı hakkında kör olan, görmediği âhiret hayatında da kördür ve yolunu daha da şaşırmıştır. Bu yorum daha önce sözünü ettiğimiz yoruma yakındır. İbn Abbâs (r.a.) da şöyle demiştir: Bu nimetlerin Allah katından olduğunu bilmeye karşı kör olan, âhirette hüccetini bilmeye karşı daha kördür. Şöyle de denilebilir: Allah’ın dinine karşı bu dünyada kör olan âhirette daha da kördür ve yolunu daha çok şaşırmıştır. Bunun hakkında: Delilinde sapmıştır da denilebilir. İbn Abbâs dışındaki bir müfessir de şöyle demiştir: Bu nimetlere karşı kör olan, yani kâfir olan, nimetleri gördüğü halde, onların Allah’tan olduğunu bilip de Rabb’ine şükretmeyen kimse, âhirette daha da kördür. Allah şöyle buyuruyor: Dünyada kör olan, âhirete ait hallerden olan diriliş ve ceza gibi görmediğimiz (gaib) işlere karşı kör olan orada daha çok kördür ve daha çok yolunu şaşırmıştır. Bu yorumların bazısı bazısına yakındır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
«Kimin bu dünyâda gözü kapalı ise âhirette de kapalı, hattâ oradaki şaşkınlığı daha ziyâde.»
DÜNYADA ÇALIŞ; ÂHİRETE, İNSAN OL DA GİT
Nihâyet neyse idrâk ettiğin şey ömr-i fânîden;
Onun bir aynıdır mutlak nasîbin ömr-i sânîden.
Hatâdır âhiretten beklemek dünyâda her hayrı:
Öbür dünyâ bu dünyâdan değil, hem hiç değil, ayrı.
Sen ey sersem ki «üç günlük hayâtın hükmü yok» der de,
Sanırsın umduğun âmâdedir ferdâ-yı mahşerde;
Ne ekmiştin ki mahsûl istiyorsun bir de ferdâdan?
Senin meşrû’ olan hakkın: Bugün hüsran, yarın hüsran!
Eğer maksûdu ancak âhiret olsaydı Yezdân’ın;
Ne hikmet vardı ibdâında hiç yoktan bu dünyânın?
«Ezel»den ayrılan rûhun nişîmen-gâh-ı bâkîsi
«Ebed»ken, yolda eşbâhın niçin olsun mülâkîsi?
«Elest»in arkasından gelmesin Cennet, Cehennem de,
Neden ervâha tekrar imtihân olsun bu âlemde?
Demek: Dünyâ değil pek öyle istihfâfa şâyeste:
Demek: Bir feyz-i bâkî var, bu fânî ömre vâbeste!
Diyorlar: «Kâinâtın aslı yoktur, çünkü fânîdir.»
Evet, fânîdir amma bir nazardan câvidânîdir.
Süreksizmiş hayat... Olsun! Müebbed zevki, hüsrânı;
Onun bir sermediyyettir bu haysiyyetle her ânı.
«Cihânın aslı yoktur, çünkü fânîdir» diyen sersem,
Ne der «Öyleyse hilkat pek abes bir şey çıkar» dersem?
Nedir dünyâya gelmekten garaz, gitmek midir ancak?
Velev bir anlamak hırsıyle olsun yok mu uğraşmak?
Ganîmettir hayâtın, iğtinâm et, durma erkenden,
Yarın milyonla feryâd olmasın enfâs-ı ma’dûden!
Bu âlem imtihan meydânıdır ervâh için mâdâm,
Demek: İnsan değilsin eylemezsen durmayıp ikdâm.
Neden geçsin sefâletlerle, haybetlerle, ezmânın?
Neden azmin süreksiz, yok mudur Allâh’a îmânın?
Çalış dünyâda insân ol, elindeyken henüz dünya;
Öbür dünyâda insanlık değilmiş yağma, gördün ya!
Dilinden âhiret hiç düşmüyor ey müslüman, lâkin,
Onun hakkında âtıl bir heves mahsûlü idrâkin!
Bu mecnûnâne vehminden şifâyâb olmadan, şâyed
Gidersen böyle sıfru’l-yed, kalırsın sonra sıfru’l-yed!
Hayâlât arkasından koştuğun yetmez mi hey şaşkın?
Senin hâlâ hakîkatten nedir iğmâz için hakkın?
Bu âlem şöyle bir rü’yâ imiş, yâhud muvakkatmiş...
Evet ukbâda anlarsın ne müdhiş bir hakîkatmiş!
Yorumu Yorumla
-
Ve men (وَمَن)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile, akıllı varlıklar için kullanılan "kim, her kim" manasındaki (men) şart ve ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatının birleşimidir. Bir önceki ayetteki "sağ elinden kitap alanların" (mutluların) zıddına, mahşer tablosunun karanlık ve trajik tarafını (bedbahtları) sahneye sürer.
Celaleddin el-Suyuti, "men" edatının burada hem genel bir kategori (her kim) hem de spesifik bir durumu (körlüğü) niteleyen bir şart kurgusu oluşturduğunu tahlil eder. İlahi yargı, bu edatla kişiyi kendi seçtiği o ontolojik sıfatla (körlükle) baş başa bırakır.
Kâne (كَانَ)
Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin burada sıradan bir geçmiş zaman hikayesi olmadığını; "Kişinin dünya hayatındaki o temel karakterinin, inanç biçiminin ve ruhsal halinin artık değişmez (sübut), dondurulmuş ve mühürlenmiş bir hakikat olduğunu" ifade eden felsefi süreklilik kuralını kaydeder.
Fî (فِي)
Arapçada "içinde, -de, -da" manası katan mekân ve durum zarfı edatıdır.
Hâzihî (هَٰذِهِ)
Arapçada dişil (müennes) ve yakın olanı göstermek için kullanılan "bu" manasındaki işaret ismidir. Yanında zikredilmeyen ancak kastedilen "dünya" (ed-dünyâ) kelimesini nitelemektedir.
Celaleddin el-Suyuti, "hâzihî" (bu) işaret isminin kullanılmasının Arap belagatindeki "tahkir" (küçümseme) ve "geçicilik" işlevini tahlil eder. Yaratıcı, üzerinde yaşanılan bu hayatı bizzat peşin, yakın ve değersiz olan (ed-dünyâ) bir mekân olarak işaret ederken; insanın oradaki tercihlerinin ebediyete olan yansımasını bu işaret isminin kısalığına hapseder.
A'mâ (أَعْمَىٰ)
Kelimenin kökü olan "a-m-y" lafzı, sözlükte "görmemek, kör olmak, hakikati idrak edememek ve karanlıkta kalmak" anlamlarına gelmektedir. Sıfat formunda (ism-i tafdil veya sıfat-ı müşebbehe) olup nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin üzerini kaplayan, onu görmeyi engelleyen perde veya duman; gözün görme yetisini bütünüyle kaybetmesi" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "a'mâ" (kör) kavramının Kur'an'daki epistemolojik derinliğini tahlil eder. Ayetteki körlük, fizyolojik (gözle ilgili) bir engel değil; bizzat kalbin, aklın ve şuurun "hakikati, ilahi ayetleri ve varoluşsal gayeyi" görmemesi, onlara karşı bütünüyle perdelenmesi (basiretsizliği) durumudur. Dünyada ayetleri görmeyen, ontolojik bir kördür.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "körlük" (amâ) ve "görme" (basar) karşıtlığını inceler. Dünya hayatı bir "müşahede" (tanıklık) alanıdır. Eğer insan önündeki o devasa delilleri, denizleri, gökleri ve peygamberin getirdiği nuru (vahyi) görmezden geliyorsa; o kişi kognitif (bilişsel) bir karanlığa gömülmüştür. Bu fiili durum, onun ahiretteki kimliğini belirleyen tek sıfat olacaktır.
Fe-hüve (فَهُوَ)
Arapçada eylemin sonucunu/nedenselliğini bildiren "fe" (öyleyse, artık) edatı ile üçüncü tekil şahıs zamiri olan "o" (hüve) lafzının birleşimidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "fe" (işte/öyleyse) edatının kurduğu o sarsılmaz mantıksal bağı tahlil eder. Ahiretteki durum bir ceza değil, dünyadaki durumun "aynen ve kaçınılmaz bir yansıması/sonucu"dur. Edat, dünya ile ahiret arasındaki o ontolojik köprüyü (neden-sonuç ilişkisini) linguistik olarak kurar.
Fîl-âhireti (فِي الْآخِرَةِ)
Arapçada "içinde" manasındaki (fî) edatı ile "e-h-r" (sonraki, son, öteki) kökünden gelen "el-âhiret" (öteki dünya/son yurt) kelimesinin birleşimidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "evvelin (ilk olanın) tam zıddı olarak, her şeyin nihayet bulduğu o son evre" olduğunu bildirir.
A'mâ (أَعْمَىٰ)
Aynı "a-m-y" (kör) kökünden türeyen sıfatın tekrarıdır.
Celaleddin el-Suyuti, aynı kelimenin (a'mâ) ayet içinde iki defa tekrarlanmasının (müşakele sanatı) Arap belagatindeki dehşet verici etkisini inceler. Birinci körlük (dünyadaki) mecazidir (basiretsizliktir); ancak ikinci körlük (ahiretteki), bizzat "mahşerin o dehşet verici kalabalığında yolunu bulamayan, nurdan mahrum bırakılan ve mutlak karanlığa gömülen" o gerçek, ontolojik ve fiziksel körlüktür. Kelime aynı kalsa da, taşıdığı azabın şiddeti katlanmıştır.
Ve edallü (وَأَضَلُّ)
Kelimenin kökü "d-l-l" olup sözlükte "yoldan sapmak, kaybolmak, yitip gitmek ve şaşkınlık" manalarına gelir. İsm-i tafdil (kıyas/en üstünlük) formundadır ve "daha sapık, daha çok yolunu şaşırmış, en kaybolmuş" demektir. Başında atıf harfi (ve) bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "doğru ve meşru olan yönü bütünüyle kaybederek boşlukta savrulmak, hedeften uzaklaşmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "edall" sıfatının kıyas bildirdiğini tahlil eder. Ahiretteki şaşkınlık ve yoldan çıkmışlık (sapıklık), dünyadaki sıradan sapkınlıklardan çok daha ağır, çok daha geri dönülmez ve çok daha ıstırap verici bir "mutlak kayboluş" (dalalet) halidir.
Sebîlâ (سَبِيلًا)
Kelimenin kökü olan "s-b-l" lafzı, sözlükte "yol, cadde, akıp gitmek, yöntem ve izlenen çizgi" anlamlarına gelmektedir. Temyiz (açıklayıcı isim) formunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir hedefe varmak için üzerinde kolaylıkla ve pürüzsüzce akılıp gidilen, izi belli olan açık yol/rota" olduğunu bildirir. Başaklara (sünbül) ve yağmura da bu akışkanlık ve diziliş sebebiyle bu kökten isim verilir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu kelimenin (sebîlâ) barındırdığı o devasa ironiyi ve trajediyi muazzam bir tahlille değerlendirir. Yol (sebîl), normalde insanın bir hedefe, bir ışığa veya bir kurtuluş noktasına ulaşmak için kullandığı rasyonel bir araçtır. Ancak ayetin kapanışında, o körlük (a'mâ) ve sapkınlık (edallü) sıfatlarıyla birleşen bu "yol" (sebîlâ) kelimesi; insanın ahirette önünde hiçbir aydınlığın bulunmadığı, hiçbir çıkış kapısının (sebîl) kalmadığı ve bütünüyle "yolsuzluk/yönsüzlük" içinde kaybolup gittiği o mutlak "istikametsizliği" dondurur. Dünyada ilahi "yolu" (sebîl) görmezden gelenin cezası, ahirette "yolunu en çok şaşıran" (edallü sebîlâ) bir kör olarak, fasılanın bu dikey ve sert düşüşüyle ebediyete mühürlenmektir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla