يَوْمَ نَدْعُوا كُلَّ اُنَاسٍ بِاِمَامِهِمْۚ فَمَنْ اُو۫تِيَ كِتَابَهُ بِيَم۪ينِه۪ فَاُو۬لٰٓئِكَ يَقْرَؤُ۫نَ كِتَابَهُمْ وَلَا يُظْلَمُونَ فَت۪يلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 71. Ayet
Daralt
X
-
"Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağımız o günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse işte onlar amel defterlerini okuyacaklar ve en küçük bir haksızlığa uğramayacaklar.”
Her insan topluluğunu önderleriyle birlikte çağıracağız. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: Bu cümle “O gün Allah sizi çağıracak ve siz, (dünyada) çok az kaldığmızzaman içinde Onahamdederekçağrışmauyacaksmız” meâlindeki beyanla ilgilidir. Hangi gün? diye soracaklar, Allah Teâlâ da şöyle cevap verecek; Her insan topluluğunu önderleri ile çağıracağız. Önderleri ile anlamına gelen “bi imâmihim” (بِإِمَامِهِمْ) kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları önderleri ile çağıracağız, meâlindeki beyana şu anlamı vermiştir: Yani kabul ettikleri ve savundukları din ile demektir, herkes bağlı bulunduğu ve savunduğu din ile çağrılacaktır. Bazıları “bi imâmihim” kelimesine, başları ve kendilerini saptıran imamları ile, yani tâbi olanlar önderleri ile ve onları saptıran başları ile çağrılacaktır, hatta bazıları bazılarını kötüleyecek, bazıları bazılarına lânet edecek ve bazıları bazılarından uzaklaşmaya çalışacaktır, diye anlam vermiştir. Tıpkı şu beyanlarda buyurulduğu gibi: “İşte o zaman, izlenenler, kendilerini izleyenlerden hızla uzaklaşmışlardır”; “İbrahim onlara şöyle demişti: ‘Sizler, sırf dünya hayatında aranızdaki sevgi (ve çıkar) ilişkisini sürdürmek için Allah’ı bırakıp kendinize birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyâmet gününde birbirinizi tanımayacak, birbirinize lânetler yağdıracaksınız’”; “Horlananlar büyüklük taslayanlara şöyle derler: ‘Siz olmasaydınız, hiç kuşkusuz biz iman ederdik’”. Liderlere tabî olanlar, uydukları kimselerle beraber çağrılacaklardır. Bazdan şöyle demiştir: Her bir insan topluluğu kendilerini çağıran davetçileri ile çağrılacaktır; eğer davetçi peygamberse onunla, şeytansa şeytanla çağrılacaktır. Bu yorum daha önce sözünü ettiğimiz anlama yakındır. Bazıları “bi imâmihim” kelimesi hakkında şunu söylemişlerdir: Bu, meleklerin amellerini yazdıkları kitaplarla anlamına gelir. Bazıları da şöyle demiştir: Kendilerine indirilen kitapla. Aleyhlerinde kuvvetli delillerin bulunduğunu, uyduklarına delilsiz ve kanıtsız olarak tâbi olmaları sebebiyle kendilerine azabın gerekliliğini bilsinler diye herkes sözü edilen önderlerle çağrılacaktır.
Yukarıdaki görüşlerin özeti şu üç noktaya varıyor: Birincisi, kıyâmet gününde her insan topluluğunun önderi çağırılır, insanların bu önderi ya hayırda olur, ya şerde olur; sonra ona yaptığının karşıhğı verilir, ardından tâbilerini kendileri için hazırlanan sevap ve azaba çağırmakla mükellef kılınır. İkincisi, hayır ve şerde öncülük eden her önder ve reis, yaptıkları davete uyanlarla beraber çağrılır; meselâ her peygamber kendisine uyan kavmi ile beraber çağrılır, şerre çağıran her önder ve şeytan da onların peşi sıra çağrılır. Üçüncüsü: “Bi imâmihim” demek, yaptıkları işlerin yazıldığı kitapları ile demektir. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız” ve benzeri âyetler.
O günde kimlerin amel defterleri sağmdan verilirse. Hepsi kitaplarını okuyacaklar, ancak mümin kul kitabına bakınca orada yazılı olanlardan dolayı ferahlayıp sevinecek, Allah’ın hüccetlerine uyduğu için okumak kendisine kolaylaştırılacak ve basitleşecek. Kâfire gelince kitaba bakınca üzülecek, kederlenecek ve kitabını okumak kendisi için zorlaşacak. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Kitabı sağ tarafından verilen kimse der ki “Alın kitabımı okuyun. Doğrusu ben, hesabımla karşılaşacağımı zaten biliyordum””; “Kitabı sol tarafından verilene gelince o, “Keşke” der, “Bana kitabım verilmeseydi””. Çünkü uyduğu kimselere delilsiz uymuştur. Yahut şu olur; Mümin kul kitabına baktığı zaman kötülüklerinin bağışlanmış olduğunu görür. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “îşte cennetlikler arasında olan bu kimselerin, yaptıklarının güzelini kabul ederiz, kötülüklerini de görmezlikten geliriz”. Bunu görünce mümin olan ferahlar, kâfir ise aleyhine olarak kötülüklerinin bâki olduğunu. yaptığı iyiliklerin de geçersiz olduğunu görerek bundan dolayı üzülüp kederlenir. Yüce Allah işte bunun için söylediğini söyledi. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yevme (يَوْمَ)
Kelimenin kökü "y-v-m" olup sözlükte "gün, vakit, belirli bir zaman dilimi ve an" anlamlarına gelmektedir. Zaman zarfı formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "güneşin doğuşundan batışına kadar geçen aydınlık zaman dilimi" olduğunu, ancak zamanla her türlü mutlak ve belirleyici "dönem/evre" için kullanıldığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an'daki "yevm" kavramının, özellikle eskatolojik (ahiret) sahnelerde sıradan 24 saatlik bir zaman birimini değil; diriliş, toplanma veya hesap gibi evrensel, kozmik ve sınırları insan aklını aşan ontolojik bir "hakikat anını" ifade ettiğini aktarır.
Ned'û (نَدْعُو)
Kelimenin kökü olan "d-a-v" lafzı, sözlükte "çağırmak, seslenmek, nida etmek, davet etmek ve toplanmaya sevk etmek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz çağırırız/nâ) kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi söz, nida yahut emredici bir güç yoluyla kendisine doğru meylettirmek, kendi tarafına çekmek" olduğunu bildirir.
Toshihiko Izutsu, "da'vet/nida" eyleminin Kur'an'ın hesap günü tasvirlerindeki o sarsıcı yerini analiz eder. Bu sıradan bir çağrı değildir; evrenin o dondurucu sessizliğini yırtan, ölüleri mezarlarından kendi iradeleri dışında zorla ayağa kaldıran (kıyam), bütünüyle karşı konulamaz o devasa "kozmik, ontolojik ve ilahi sevkiyat komutudur".
Külle (كُلَّ)
Kelimenin kökü "k-l-l" olup "bütünüyle sarmak, kapsamak, ihata etmek, hepsi ve tamamı" manalarına gelir. Muzaf (tamlayan) konumundadır ve nasb (üstün) halindedir.
Celaleddin el-Suyuti, "küll" edatının Arap belagatinde "ihata ve şümul" (hiçbir istisna bırakmaksızın bütünüyle kapsama) işlevi gördüğünü tahlil eder. İlahi nida ve çağrı geldiğinde, tarihte yaşamış hiçbir ferdin, ırkın veya sınıfın bu "istisnasız toplanma/hesap" mekanizmasının dışında kalamayacağını mutlak bir dilbilgisel sınırla mühürler.
Ünâsin (أُنَاسٍ)
Kelimenin kökü hakkında "ü-n-s" (ünsiyet, bağ kurmak, toplumsallaşmak) veya "n-s-y" (unutmak) şeklinde görüşler vardır. "İnsanlar, halk, kitleler" manasındaki çoğul isim olup mecrur (esre) konumundadır.
İbn Fâris, kelimenin "ü-n-s" kökünden geldiğini, yalnızlığın (vahşetin) zıddı olarak fıtraten birbiriyle bir araya gelmeye, gruplaşmaya ve kitleler oluşturmaya meyilli oldukları için insanlara bu ismin verildiğini aktarır.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki (İbranice "enosh", Aramice "enasha") "insanoğlu, ölümlü varlık, zayıf topluluk" kökleriyle olan o derin filolojik kopyalamasına dikkat çekerek, Kur'an'ın bu kelimeyi evrensel mahşer kitlelerini nitelemek için kullandığını analiz eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "ünâs" kelimesinin burada tekil (fert) olarak değil, yığınlar, kalabalıklar (kitleler) şeklinde zikredilmesinin sosyolojik ve eskatolojik boyutunu değerlendirir. Hesap gününde herkes bireysel olarak sorgulanacak olsa da (ferdâ), ilk toplanma ve çağrılma anı, insanların dünyada ait oldukları o devasa sosyolojik gruplar/kitleler (ünâs) halinde gerçekleşecektir.
Bi-imâmihim (بِإِمَامِهِمْ)
Kelimenin kökü "e-m-m" olup sözlükte "ön, öne geçmek, kastedilen yön, rehber ve kendisine uyulan her şey" manalarına gelir. Başında "ile" manası katan "bâ" (bi) harf-i ceri, sonunda onlara dönen "onların" (him) zamiri bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birinin yöneldiği, peşinden gittiği ve kendisine tabi olup örnek aldığı o mutlak öndeki makam veya varlık" (imâm) olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "imâm" mefhumunun Kur'an'daki epistemolojik derinliğini tahlil eder. İmam sadece camideki şahıs değildir; Kur'an'da o, bizzat uyulan ilahi kitabı (Kur'an, Tevrat), yol gösteren bir peygamberi yahut inkârcıların peşinden sürüklendiği bâtıl bir lideri, ideolojiyi veya bir hayat tarzını (imamü'd-dalâlet) niteleyen evrensel bir "kılavuz/rehber" kelimesidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "imam" lafzının tefsir geleneğinde üç farklı şekilde yorumlandığını kaydeder: Birincisi "amellerin kaydedildiği kitap/defter", ikincisi "peygamberler", üçüncüsü ise "dünyadayken körü körüne peşinden gidilen bâtıl veya hak önderler".
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi ve ontolojik kimlik yüzleşmesini muazzam bir tahlille değerlendirir. İnsan dünyada yaşarken neyi merkeze almış, kime yahut hangi ideolojiye tabi olmuşsa; ahiretteki o devasa mahşer alanında ismiyle değil, bizzat o "tabi olduğu kimlikle/imamla" (bi-imâmihim) çağrılacaktır. Firavun'un peşinden gidenler Firavun'un imamlığıyla, vahyin peşinden gidenler vahyin (kitabın) imamlığıyla o ilahi mahkemeye sevk edilecektir.
Femen (فَمَنْ)
Arapçada eylemin ardından gelen sonucu (takibiye/nedensellik) bildiren "fe" (artık, bunun üzerine) edatı ile, akıllı varlıklar için kullanılan "kim, her kim" manasındaki (men) ism-i mevsul (ilgi zamiri) ve şart edatının birleşimidir. İkiye ayrılacak olan o ontolojik mahşer tablosunun ilk grubunu (aydınlık tarafını) sahneye sürer.
Ûtiye (أُوتِيَ)
Kelimenin kökü "e-t-y" olup sözlükte "gelmek, ulaşmak, verilmek ve lütfedilmek" manalarına gelir. İf'al babında (i'tâ) mazi (geçmiş zaman) meçhul (edilgen) fiildir. "Ona verilirse/bahşedilirse" demektir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimsenin yahut nesnenin kolaylıkla ve kendiliğinden bir başkasına yönelip gelmesi, bahşedilmesi" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin malum (etken) değil, meçhul (edilgen) bir sıyga ile "ûtiye" (kendisine verildiğinde) şeklinde kurulmasının teolojik ağırlığını inceler. İnsan mahşer gününde, dünya hayatındaki o aktif, fail ve kibre meyyal konumunu bütünüyle yitirir. Orada insan bir eylem faili değil; ilahi kudretin, meleklerin ve mutlak adaletin karşısında, sadece kendisine kitabın (kaderinin) sunulduğu, bekleyen, titreyen "edilgen, pasif ve mutlak bir teslimiyet nesnesi" konumundadır. Eylemi yapan Allah'tır, muhatap sadece "verilendir".
Kitâbehu (كِتَابَهُ)
Kelimenin kökü "k-t-b" olup "yazmak, dikmek, bir araya getirmek ve toplamak" manalarına gelir. "Kitab" isminin sonuna ona dönen "onun" (hu) zamiri eklenmiştir. Cümlede naib-i fail (sözde özne/nesne) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dağınık halde bulunan boncukları yahut sözcükleri bir ipe/satıra dizerek onları kalıcı bir bütün, bir sicil haline getirmek" olduğunu bildirir. İnsanın amellerinin kaydedildiği o devasa hafızaya bu yüzden "kitap" denir.
Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça kökeninin ötesinde, Aramice ve Süryanice "Ktaba" (resmi sicil, yasal sözleşme, mahkeme belgesi) kavramıyla olan o mutlak hukuksal bağına dikkat çekerek; buradaki "Kitab"ın sıradan bir okuma metni değil, insanın bütün varoluşsal serüveninin mühürlendiği o "kozmik ve eskatolojik dava dosyası" olduğunu analiz eder.
Biyemînihi (بِيَمِينِهِ)
Kelimenin kökü "y-m-n" olup "sağ taraf, bereket, uğur, yemin etmek ve güç" manalarına gelir. Başında "ile, -den" manası katan "bâ" (bi) harf-i ceri, sonunda "onun" (hi) zamiri bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "solun (şimal) zıddı olan sağ taraf; aynı zamanda insanın sahip olduğu kuvvet, kudret ve fıtri uğur/bereket (yümn)" olduğunu belirtir. Ant içmeye "yemin" denmesi de bu eylemin sağ elle tokalaşarak (güçle) pekiştirilmesindendir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "sağ el" (yemîn) kavramının Kur'an'ın sembolik ve görsel (vizüel) estetiğindeki muazzam yerini tahlil eder. Arap edebiyatında ve kognitif (bilişsel) yapısında sağ taraf; aydınlığın, onurun, şerefin, kurtuluşun ve temizliğin mutlak yönüdür. Mahşer sahnesinde ilahi sicilin (kitabın) insanın sağından/sağ elinden (yemînihi) verilmesi, kaba bir fiziksel teslimat değil; o insanın ontolojik olarak "kurtulmuşluğunu, aklanmışlığını ve ilahi onura (yümn) mazhar oluşunu" belgeleyen o devasa sembolik taçlandırma/şereflendirme merasimidir. O eylem, bizzat kurtuluşun dilidir.
Fe-ulâike (فَأُولَٰئِكَ)
Arapçada sonuç bildiren "fe" (işte, o zaman) edatı ile "işte onlar, şunlar" manalarına gelen ve yücelik yahut uzaklık bildiren çoğul işaret isminin (ulâike) birleşimidir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin devamında "yakraûne" (onlar okurlar) denilebilecekken, araya "fe-ulâike" (işte var ya tam da onlar) işaret isminin girmesinin Arap belagatindeki "tahsis ve ta'zim" (özgüleme ve yüceltme) sanatı olduğunu tahlil eder. Kurtuluş, o sağ elden kitap alan zümrenin omuzlarına bu işaret ismiyle öylesine dondurulur ve yüceltilir ki, şeref sadece o "seçilmişlere" (ulâike) tahsis edilir.
Yakraûne (يَقْرَءُونَ)
Kelimenin kökü olan "k-r-e" lafzı, sözlükte "okumak, toplamak, dağınık olanı bir araya getirmek, beyan etmek ve anlamak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyleri birbirine ekleyerek, dağınık duran harfleri veya lafızları anlamlı bir bütünlükte toplamak (cem etmek) ve dille ifade etmek" olduğunu aktarır.
Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicedeki "Keryana" (litürjik okuma, dini mecliste kutsal metni seslendirme) fiiliyle olan kökensel bağını analiz eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, mahşerdeki bu "okuma" (yakraûne) eyleminin psikolojik ve ontolojik ağırlığını inceler. O sağ elinden kitap alanlar, o an sıradan bir metni mekanik bir şekilde okumazlar. Yaptıkları bütün iyiliklerin, dünyada çektikleri çilelerin ve imanlarının ilahi bir sicilde harf harf korunduğunu "mutluluk, şeref, gurur ve büyük bir ontolojik yüzleşme" (kıraat) halinde anlarlar. O okuma, bir ömrün onurla ifşa edilmesidir; defterin satırları aydınlığa (yemîn) doğru okunur.
Kitâbehüm (كِتَابَهُمْ)
Kökü "k-t-b" olan "Kitab" isminin (onların kitaplarını) nesne (mef'ul) olarak, nasb (üstün) formunda tekrarlanmış halidir. Eylemin muhatabını (amelleri) sabitler.
Ve lâ (وَلَا)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile olumsuzluk (nefy) bildiren "lâ" (hayır, değil, etmezler, yapılmaz) edatının birleşiminden oluşur.
Yuzlemûne (يُظْلَمُونَ)
Kelimenin kökü "z-l-m" olup "sınırı aşmak, haksızlık etmek, karanlık, adaletten sapmak ve bir şeyi asıl yerinden etmek" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki/gelecek zaman) meçhul (edilgen) çoğul fiildir. Başındaki olumsuzluk "lâ" edatıyla (haksızlığa uğratılmazlar) manasını alır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi kendi doğal, meşru, dengeli ve ahlaki yerinden çıkarıp, olmaması gereken bambaşka (eksik veya taşkın) bir yere koymak" olduğunu bildirir. Işığın/hakikatin bittiği yer olan karanlığa (zulmet) bu ismin verilmesi bundandır.
Râgıb el-İsfahânî, "zulm" fiilinin, mutlak adaletin (kıst) tam zıddı olarak, insanın hak ettiği o meşru bedelin/mükafatın zerre kadar eksiltilmesini (noksan bırakılmasını) ifade ettiğini aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin meçhul (edilgen) bir sıyga ile "yuzlemûne" (haksızlığa uğratılmazlar) şeklinde kurulmasındaki o devasa teolojik güven (sekine) kurgusunu değerlendirir. Mahşer gününde, ister o sağ taraftan verilen yüce kitle (yemin ehli) olsun, isterse günahkârlar olsun; ilahi yargı terazisi öylesine kusursuz bir adalet (sıfır zulüm) üzerine inşa edilmiştir ki, hiç kimse kendi iradesi dışında bir haksızlığa (z-l-m), bir eksiltilmeye yahut fazladan bir cezaya kurban gitmez. İnsan ektiğiyle bütünüyle yüzleşir, karanlık/zulüm yoktur.
Fetîlâ (فَتِيلًا)
Kelimenin kökü olan "f-t-l" lafzı, sözlükte "bükmek, birbirine dolamak, ip örmek, fitil ve incelik" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (bükülmüş şey) vezninde isimdir. Cümlede mef'ul-i mutlak (vurgu/zarf) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "iki parmak arasında hafifçe sürtülerek yuvarlanan, bükülen çok ince bir nesne" olduğunu belirtir. Kur'an lügatinde bu kelime, "hurma çekirdeğinin o ince yarığında bulunan, ağırlığı ve hacmi neredeyse yok denecek kadar az olan o ince, mikroskobik iplikçiği" niteleyen spesifik bir isimdir.
Toshihiko Izutsu, ayetin fasılası olan bu kelimenin (fetîlâ) kognitif/anlambilimsel evrenini muazzam bir tahlille inceler. O devrin Arap zihniyetinde "en ufak, en değersiz, hiç hükmündeki" niceliği ifade etmek için, bizzat gözlerinin önünde her gün yedikleri hurmanın çekirdeğinin içindeki o toz kadar iplikçik (fetîl) metafor olarak kullanılırdı. Kur'an, ilahi adaletin o dehşet verici ve sarsılmaz hassasiyetini felsefi kavramlarla değil, bizzat muhatabın anladığı bu somut ve mikroskobik nesneyle dondurur. "Size hurma çekirdeğindeki o gözle zor görülen iplikçik (fetîl) kadar bile (zerre miskal) bir haksızlık, bir eksiltme yapılmayacaktır." İlahi terazinin o mutlak ve kusursuz ölçümü (sıfır hata), bu son kelimenin (fetîlâ) barındırdığı o devasa "küçüklük" metaforuyla zirveye taşınarak mühürlenir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla