اَمْ اَمِنْتُمْ اَنْ يُع۪يدَكُمْ ف۪يهِ تَارَةً اُخْرٰى فَيُرْسِلَ عَلَيْكُمْ قَاصِفاً مِنَ الرّ۪يحِ فَيُغْرِقَكُمْ بِمَا كَفَرْتُمْۙ ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ عَلَيْنَا بِه۪ تَب۪يعاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 69. Ayet
Daralt
X
-
“Yahut sizi bir defa daha denize döndürüp üzerinize hir kasırga göndererek -inkâr etmeniz sebebiyle- sizi boğmayacağından emin misiniz? O zaman bize karşı size arka çıkacak birini de bulamazsınız”
Yahut sizi bir defa daha denize döndürmesinden emin misiniz? Yani sizi bir defa daha denize binmeye muhtaç kılmasmdan emin misiniz? Yahut inkâr etmeniz sebebiyle sizi boğmayacağmdan emin misiniz? Yahut bu ifade şunu hatırlatır: Sözü edilen gemiyi inşa, onu denizde yürütme, dalgalarım teskin etme ve denizin korkularını defetmeye gücü yeten, sizi karada yok etmeye yahut ikinci defa sizi denize döndürüp orada boğmaya elbette gücü yeter.
Yahut sizi bir defa daha boğmayacağından emin misiniz? Bu beyanda belirtilen husus şu âyetlerde dile getirilmiştir; “Lütfuna nâil olasınız diye denizde gemileri sizin için yüzdüren Rabb’inizdir”; “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O’dur”. Bu İlâhî beyanlar kulların fiillerinde Allah’ın yaratmasına dair delil vardır. Çünkü onlar karada yürürler de denizde gemilerini yürütürler. Bununla beraber, denizde gemileri yürütmeyi de karada yürümeyi de kendinse nispet etti ki, Allah’m bu işlerde yaratma fonksiyonunun bulunduğu bilinsin.
Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsmız. Allah “tebian” (تَبِيعًا) buyurdu. Yani kanlarınız sebebiyle bizi takip eden ve o kan bedelinizi bizden talep edenler demektir. Ebû Avsece şöyle demiştir: “Tebî” (تبيع) kefil demektir. Bir yerde muhakeme olanlara da deniliyor. Başkaları onun “tebia'dan (تبعة) geldiğini söylemiştir. Yani kendinize tabî olacak birini bulamazsınız. İbn Kuteybe şunu söylemiştir: “Hâsıb” (حَاصِبًا) rüzgârdır, hâsıb adını almasının sebebi, çakıl taşlarını atmasıdır, bunlar da küçük çakıl taşlarıdır. “Kâsıf” (قَاصِفًا) ise ağaçları kıran şiddetli kasırgadır.
Yorumu Yorumla
-
Em (أَمْ)
Arapçada "yoksa, yahut, bilakis" manalarına gelen, muhatabın zihnindeki kurgusal kabulleri sarsmak ve yepyeni bir felsefi ihtimali sahaya sürmek için kullanılan atıf (bağlaç) ve istifham (soru) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, bu edatın Arap belagatinde "em-i munkatı'a" (bağımsız kopuk bağlaç) olarak işlev gördüğünü ve "bel" (bilakis/hayır öyle değil) manası taşıdığını tahlil eder. Bir önceki ayette insanın karada (toprakta) yere geçirilme tehlikesinden bahsedilmişti; ayet bu edatla "Siz karada güvende olduğunuzu mu sandınız? Bilakis (em), tekrar o denize dönmeyeceğinizin garantisi nedir?" diyerek muhatabın sahte güvenliğine yepyeni bir psikolojik darbe indirir.
Emintüm (أَمِنتُمْ)
Kelimenin kökü "e-m-n" olup "güvenmek, emniyette olmak, korku ve endişeden bütünüyle arınmak" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) muhatap çoğul fiildir (Siz güvende hissettiniz).
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kalbin mutmain olması, panik ve dehşetin zıddı olarak sarsılmaz bir ruhsal sükûnet, tehlikeden emin olma hali" olduğunu bildirir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı felsefi çelişkiyi ve nankörlüğü değerlendirir. İnsanoğlu denizin fırtınasından kurtulup karaya ayak bastığında, Allah'ın mutlak iradesini unutarak yeryüzünü (maddeyi) kendisine sarsılmaz bir sığınak zanneder ve "emniyete" (emintüm) kavuştuğu kibrine kapılır. Ancak Kur'an, insanın kendi ticari yahut coğrafi zorunlulukları gereği o dehşet duyduğu denize tekrar dönmek zorunda kalacağını hatırlatarak, bu dünyada mutlak bir "emniyet" (güvenlik) halinin sadece bir yanılsama olduğunu felsefi olarak yüzüne vurur.
En yu'îdeküm (أَن يُعِيدَكُمْ)
Arapçada muzari fiilin başına gelerek onu nasb eden (üstün okutan) ve cümleye masdar manası katan "en" edatı ile "a-v-d" (dönmek, eski haline getirmek, tekrarlamak) kökünden türeyen if'al babında (iade) muzari fiilin birleşimidir. Sonuna "sizi" (küm) nesne zamiri eklenmiştir. "Sizi iade etmesinden / geri döndürmesinden" manasına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir varlığın, nesnenin veya eylemin, başladığı o ilk noktaya, kökenine yahut önceki mekânına/formuna geri çevrilmesi" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "iade" eyleminin sıradan bir gidiş olmadığını, kişinin koptuğunu yahut kurtulduğunu sandığı o eski duruma (krize) bizzat Yaratıcı'nın aktif yönlendirmesiyle tekrar sokulması olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın zaman ve mekân felsefesinde "iade" (geri döndürme) fiilinin yerini analiz eder. İnsan karaya çıkıp denizi arkasında bıraktığını sanır (lineer/çizgisel ilerleme yanılgısı). Ancak Allah, insanın rızık arayışını (ticareti) öyle bir kurgulamıştır ki; insan kendi açgözlülüğü, hevesi yahut zorunluluğu sebebiyle o ölümden döndüğü denize "tekrar geri dönmek" (iade) zorundadır. Mekân insanı kusursuz bir döngüye hapseder. Fail Allah'tır; ancak insan kendi ayaklarıyla o krize tekrar çekilir.
Fîhi (فِيهِ)
Arapçada "içinde, zarfında, -e" manası katan "fî" mekân edatı ile, "o, ona" manasındaki (hi) eril zamirinin birleşimidir. Zamir, doğrudan bir önceki ayetlerde zikredilen o devasa, kaotik ve boğucu mekâna, yani "denize" (el-bahr) işaret eder.
Târeten (تَارَةً)
Kelimenin kökü "t-v-r" veya bazı dilbilimcilere göre "t-y-r" olup "bir defa, kere, zaman dilimi, bir sınır ve tekrar" manalarına gelir. Zaman veya durum zarfı (mef'ul-i mutlak) konumunda olup nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin sınırına ulaşması, belli bir vakit veya eylem diliminin bir turu (kere) tamamlayıp tekrar etmesi" olduğunu bildirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "târeten" kelimesinin Kur'an'da genellikle hayatın ve zamanın o bitmek bilmeyen diyalektik döngüsünü, tekerrürünü ifade etmek için kullanıldığını kaydeder. Olaylar bir kez olup bitmez; insan aynı sınava, aynı denizlere, aynı krizlere defalarca (târeten) sokularak gerçek fıtratı bütünüyle deşifre edilir.
Uhrâ (أُخْرَىٰ)
Kelimenin kökü "e-h-r" olup "sonraki, geride kalan, öteki, diğer" manalarına gelir. Dişil (müennes) sıfat formundadır ve "târeten" (kere/defa) kelimesini niteler. "Bir diğer defa, bir kere daha" demektir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "evvelin (ilk olanın) tam zıddı olarak, bir sıranın, zamanın veya eylemin arkasından gelen, ötelenen veya tekrarlanan şey" olduğunu aktarır. Nankörlüğün bedeli, felaketin bu "öteki/ikinci" (uhrâ) versiyonuyla kesilecektir.
Feyürsile (فَيُرْسِلَ)
Arapçada eylemin ardından hemen geldiğini/sonuç bağını bildiren "fe" (bunun üzerine, derhal) edatı ile "r-s-l" (salıvermek, yollamak, göndermek) kökünden türeyen if'al babında (irsal) "en" edatının etkisinden dolayı nasb olmuş muzari fiilin birleşimidir. "Bunun üzerine (Allah) gönderir" manası taşır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi hapisten yahut tutukluktan çıkarıp serbest bırakmak, onu yumuşak veya şiddetli bir şekilde belli bir hedefe doğru yola çıkarmak" olduğunu bildirir. Doğanın serbest bırakılması (irsal), ilahi bir eylemdir.
Aleyküm (عَلَيْكُمْ)
Arapçada "üzerine, üstüne, tepenize" manalarına gelen ve dikey yönü/istilayı bildiren "alâ" harf-i ceri ile "sizin, sizi" (küm) muhatap çoğul zamirinin birleşimidir. Gönderilen o felaketin yatay bir esintiden ziyade, insanın doğrudan varlığını hedef alan dikey bir "üzerine çöküş" olduğunu sabitler.
Kâsıfen (قَاصِفًا)
Kelimenin kökü olan "k-s-f" lafzı, sözlükte "kırmak, ikiye bölmek, şiddetle parçalamak ve dehşet verici yüksek bir ses/gürültü çıkarmak" anlamlarına gelmektedir. İsm-i fail (etken ortaç/kırıp geçiren, parçalayan) formunda olup nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir ağacı, kemiği yahut gemi direği gibi sert bir nesneyi kaba bir kuvvetle, ortasından şiddetle ve çatırtı sesi çıkararak ikiye kırmak/bölmek" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "kâsıf" sıfatının sıradan bir rüzgâr olmadığını; estiği zaman karşısına çıkan her türlü yapıyı, binaları, ağaçları ve özellikle gemilerin o devasa tahta gövdelerini "çatırdatarak ortadan ikiye bölen, kıran ve yok eden" o mutlak yıkıcı kasırgayı nitelediğini aktarır. O rüzgârın fail olma özelliği, kırma eyleminden gelir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik (sesbilimsel) ve edebi şiddetini muazzam bir tahlille inceler. Arapçada "kâsıf" kelimesi telaffuz edilirken bile o sert damak ve sızıcı harflerin (kaf, sad, fe) birleşimiyle zihinde gemi tahtalarının kırıldığı o korkunç "çatırtı ve patlama" sesini vizüel bir şoka dönüştürür. Rüzgâr sadece esmez; o devasa kütleleri bizzat "kırarak parçalar" (kâsıf). İnsanın inşa ettiği o muazzam denizcilik mühendisliği (gemisi), bu kelimenin taşıdığı o ilahi şiddet karşısında incecik bir çöpe dönüşür.
Mine'r-rîhi (مِّنَ الرِّيحِ)
Arapçada "den, dan, -den oluşan" manası katan "min" harf-i ceri (beyaniyye/açıklayıcı) ile, "r-v-h" (nefes almak, esmek, koku, rüzgâr ve ruh) kökünden gelen belirlilik takılı "er-rîh" (rüzgâr) isminin birleşimidir. Kırıp geçiren şeyin (kâsıf) mahiyetini açıklar.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "havanın gözle görülmeyen ancak etkisi mutlak olarak hissedilen hareketi, esintisi ve nefesi" olduğunu belirtir. Ruh da bedenin içindeki o görünmez esinti ve hareket kaynağı olduğu için bu isimle anılır.
Dücane Cündioğlu, "rüzgâr" (rîh) kelimesinin teolojik diyalektiğini değerlendirir. Gemileri denizlerde yüzdüren (yüzcî) ve insana rızık kapılarını açan o yumuşak, itici tatlı rüzgâr (rahmet); insanın nankörlüğü, kibri ve yüz çevirmesi sebebiyle (a'radtüm) anında ontolojik karakter değiştirerek gemileri çatırdatan, kıran ve parçalayan (kâsıfen min rîh) bir "mutlak azaba" dönüşür. Doğadaki aynı fiziksel fenomen (hava akımı), ilahi adaletin elinde hem hayat veren hem de helak eden bir silaha dönüşebilir.
Fe-yuğrikaküm (فَيُغْرِقَكُم)
Kelimenin kökü "ğ-r-k" olup sözlükte "batmak, dibe inmek, suya gömülmek, bütünüyle sarmalanmak ve boğulmak" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (iğrâk/batırmak) muzari fiildir. Başında sonuç/takibiye bildiren "fe" edatı ve sonunda "sizi" (küm) nesne zamiri bulunur.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "suyun yahut bir sıvının, içine düşen nesneyi bütünüyle sarması, üzerini örtmesi ve onu en dibe çekerek yok etmesi" olduğunu bildirir. Kadehin ağzına kadar dolmasına da bütünüyle kaplandığı için bu kökten isim verilir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "iğrâk" (boğma/dibe batırma) eyleminin sadece kaba bir fiziksel ölüm olmadığını, insanın o kibriyle (tuğyan) orantılı bir "ontolojik cezalandırma" metodu olduğunu inceler. İnsan denizin üzerinde durarak (gemide) suyun efendisi olduğunu, tabiata hâkim olduğunu sanmıştır. Allah, o sarsılmaz sandığı zemini (gemiyi) kırarak (kâsıf); insanı kendi böbürlendiği o suyun en karanlık, nefessiz ve aşağılık dibine (ğ-r-k) gömer. Yücelik kibri, dibe batma (boğulma) azabıyla sıfırlanır.
Bimâ (بِمَا)
Arapçada "sebebiyle, karşılığında, ile" manası katan "bâ" (bi) sebep harf-i ceri ile "şey, -dığınız şey" manasındaki (mâ) ilgi zamirinin/masdar edatının birleşimidir. Azabın (boğulmanın) rastgele bir doğa olayı olmadığını, bizzat arkasındaki sosyolojik/ahlaki "sebebi" (illeti) açıklar.
Kefertüm (كَفَرْتُمْ)
Kelimenin kökü olan "k-f-r" lafzı, sözlükte "örtmek, gizlemek, nimetin üzerini kapatmak, nankörlük ve inkar etmek" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) muhatap çoğul fiildir (Siz nankörlük ettiniz/örttünüz).
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin üzerine toprak, kılıf yahut perde çekerek onu gözden bütünüyle saklamak, üzerini örtmek" olduğunu aktarır. Tohumu toprağa gömdüğü için çiftçiye "küffar" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "küfr" eyleminin ayet bağlamında Allah'ın varlığını reddetmekten (ateizmden) ziyade; insanın daha önce kriz anında kurtarıldığı o devasa ilahi yardımı (nimeti), karaya ayak basar basmaz kibriyle ve pragmatizmiyle "örtmesi, yok sayması, görmezden gelmesi ve bütünüyle nankörlük etmesi" (küfran-ı nimet) olduğunu ifade eder. Parçalanan geminin asıl müsebbibi fırtına değil, insanın kendi fıtratında yarattığı bu "kibir ve örtme" (kefertüm) eylemidir.
Sümme (ثُمَّ)
Arapçada eylemler arasında zaman aralığı (terâhi), mertebe farkı yahut mantıksal bir sıralama bildiren "sonra, daha sonra, üstelik" manalarındaki atıf edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, "sümme" edatının burada sadece kronolojik bir sıralama (önce boğulma, sonra çaresizlik) yapmadığını; aksine boğulmanın o dehşet verici fiziksel acısının ardından, asıl büyük ruhsal ve ontolojik yalnızlığın başlayacağını bildiren bir "rütbe (şiddet) atlaması" işlevi gördüğünü tahlil eder.
Lâ tecidû (لَا تَجِدُوا)
Arapçada olumsuzluk bildiren "lâ" (yok, değil, -mezsiniz) edatı ile "v-c-d" (bulmak, elde etmek, idrak etmek, var etmek) kökünden türeyen muzari çoğul fiilin (tecidûne) birleşimidir. Fiilin sonundaki nûn harfi, cümlenin başındaki (en) edatının bağlayıcı etkisinden dolayı nasb/cezm hali gereği düşmüştür. "Bulamazsınız / asla ulaşamazsınız" demektir.
İbn Fâris, "v-c-d" kökünün temel manasının "kayıp olan, aranan veya şiddetle ihtiyaç duyulan bir şeyi arayışın sonunda bizzat elde etmek, ona fiziksel yahut idraki olarak kavuşmak" olduğunu bildirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin "lâ" edatıyla olumsuzlanmasının insanın o dipsiz okyanus karanlığındaki mutlak çaresizliğini resmettiğini kaydeder. İlk fırtınada Allah'ı bulan ve kurtulan insan (iyyâhu); nankörlüğü yüzünden tekrar denize atıldığında, bu kez ne sahte putlarını ne de yüz çevirdiği Allah'ı bulabilecek (lâ tecidû), bütünüyle dipsiz, kör bir hiçliğe ve boşluğa gömülecektir.
Leküm (لَكُمْ)
Arapçada "için, -e, ait, kendinize" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile muhatap çoğul zamiri olan "siz" (küm) edatının birleşimidir.
Aleynâ (عَلَيْنَا)
Arapçada "üzerine, üstüne, -e karşı, aleyhine" manalarına gelen "alâ" harf-i ceri ile "biz, bize" (nâ) azamet zamirinin birleşiminden oluşur. "Bize karşı, ilahi makamın aleyhinde" manasına gelir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "aleynâ" (Bize karşı) ibaresinin teolojik restleşmedeki yerini inceler. İnsan, kendi nankörlüğü (küfr) sebebiyle boğulup helak edildiğinde; evrende, o mutlak otoriteye (Allah'a) karşı durup "Sen bunu neden boğdun, neden helak ettin?" diyecek, O'nun aleyhine (aleynâ) bir argüman üretebilecek hiçbir mahkeme, hiçbir aşkın güç yahut otorite yoktur. O'nun hükmü mutlaktır ve sorgulanamaz.
Bihi (بِهِ)
Arapçada "ile, onun hakkında, o eylem sebebiyle" manalarına gelen "bâ" (bi) harf-i ceri ile "o" (hi) zamirinin birleşimidir. Zamir, insanın o boğulma/helak edilme eylemine ve o olayın bütününe (boğma fiiline) işaret eder.
Tebî'â (تَبِيعًا)
Kelimenin kökü olan "t-b-a" lafzı, sözlükte "birinin peşinden gitmek, takip etmek, iz sürmek, kan davası gütmek ve intikam almak" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde, eylemi bizzat ve sürekli yapan etken sıfat (yardımcı, iz süren, öc alan) formunda nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birinin adımlarını bütünüyle takip etmek, onun arkasından gitmek" olduğunu belirtir. Eski Arap kültüründe, öldürülen kişinin hakkını savunmak, failin peşine düşüp onun kanını (kısasını) aramak için yola çıkan kişiye, o faili amansızca takip ettiği için "tebî/tâbi" denmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "tebî" kelimesinin ayette "hesaba çeken, hesap soran, öc alan ve arka çıkan yardımcı" (mutâlib/nâsır) manasında kullanıldığını aktarır. Siz boğulduğunuzda arkanızdan hakkınızı arayacak, "peşinize düşüp" sizi o dipten kurtaracak hiçbir güç yoktur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin fasılası olan "tebî'â" kelimesinin Arap belagatinde "münasebet-i lafziyye ve maneviyye" (anlam ve lafız uyumu) sanatının şaheseri olduğunu tahlil eder. Kur'an, insanın o kaba materyalist dünyasını sıfırlayarak bitirir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı felsefi çaresizliği değerlendirir. İnsanoğlu dünyada, arkasında güçlü bir devlet, bir kabile yahut onu savunan güçlü avukatlar/destekçiler varken kendini güvende hisseder; başına bir iş gelse birilerinin onun intikamını alacağını, izini süreceğini (t-b-a) bilir. Ancak o dondurucu denizin dibinde, Allah'ın mutlak ve kâsıf (parçalayıcı) azabı geldiğinde; insanın bütün o sosyolojik ve hukuki destekleri sıfırlanır. Ne melekler, ne putlar, ne donanmalar, o boğulan bedenin hakkını Allah'a karşı (aleynâ) savunamaz, hiç kimse insanın peşinden (tebî'â) o dipsiz karanlığa inemez. İnsan, kendi nankörlüğünün inşa ettiği o karanlık mezarda (boğulmada), bu son kelimeyle (tebî'â) mutlak, ıssız ve devasa bir ontolojik yapayalnızlığa terk edilerek ayet kapatılır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla