اَفَاَمِنْتُمْ اَنْ يَخْسِفَ بِكُمْ جَانِبَ الْبَرِّ اَوْ يُرْسِلَ عَلَيْكُمْ حَاصِباً ثُمَّ لَا تَجِدُوا لَكُمْ وَك۪يلاًۙ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 68. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: isra 68, isra suresi, güvensizlik, fırtına, helak, kara, korku, isra suresi 68. ayet, arz
-
“Peki, O’nun sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden yahut başınıza taş yağdırmayacağından emin misiniz? Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız”
Peki, O’nun sizi karada yerin dibine geçirmeyeceğinden emin misiniz? Nitekim bir kavmi karaya gömdü yahut başmıza taş yağdıracağından emin misiniz? Nitekim başka bir kavme taş yağdırmıştı. Onlar çakıl taşları idiler, onları bunlarla helâk etmiştir. Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız. Size yardım edecek bir yardımcı yahut yaslanacağınız bir dayanak bulamazsınız.
Yorumu Yorumla
-
E-fe-emintüm (أَفَأَمِنتُمْ)
Arapçada kınama ve hayret bildiren soru hemzesi (e), cümlenin öncesiyle mantıksal sonucunu/takibini kuran "fe" (öyleyse/peki) edatı ve kökü "e-m-n" olan "güvenmek, emniyette olmak, korkudan arınmak" manalarındaki mazi (geçmiş zaman) muhatap çoğul fiilinin (emintüm / siz güvende hissettiniz) birleşimidir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kalbin mutmain olması, korku, panik ve dehşetin zıddı olarak sarsılmaz bir ruhsal sükûnet ve güvenlik hali" olduğunu bildirir. Emniyet ve iman bu kökten gelir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki soru hemzesi ile atıf harfinin (e-fe) yan yana gelmesinin Arap belagatinde "istifham-ı inkâri ve tevbîhî" (şiddetli kınama, mantıksızlığı yüzüne vurma ve şaşkınlık bildiren soru) işlevi gördüğünü tahlil eder. Yaratıcı, muhataba adeta "Peki ne oldu da, karaya çıkar çıkmaz ölüm korkunuzu unutup böylesine küstahça bir güvenliğe/emniyete kavuştuğunuzu sandınız?" diyerek onların o nankörce ruh halini linguistik bir sarsıntıyla sorgular.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin barındırdığı felsefi ve psikolojik trajediyi değerlendirir. İnsan, denizin ortasındaki (fîl-bahri) kriz anında tevhid çığlıkları atarken; karaya adım atar atmaz bütünüyle pragmatist, çıkarcı ve kaba maddeci fıtratına geri döner. Karayı (toprağı) sarsılmaz bir tanrı/sığınak gibi algılayarak sahte bir "emniyet/güvenlik" (emintüm) kurgusuna sığınır. Kur'an, bu kınayıcı soruyla insanın o "karaya güvenme" kibrini temelinden parçalar.
En yahsife (أَن يَخْسِفَ)
Arapçada muzari fiilin başına gelerek onu nasb eden (üstün okutan) ve cümleye masdar manası katan "en" edatı ile "h-s-f" kökünden türeyen "batırmak, çökertmek, yerin dibine geçirmek" manalarındaki muzari tekil fiilin (yahsif / O batırır) birleşimidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin altındaki zeminin oyularak, çökerek görünmez olması, gömülmesi ve yutulması" olduğunu belirtir. Ayın tutulmasına/kararmasına (husûf) da ışığının kaybolup gömülmesi sebebiyle bu isim verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "hasf" eyleminin sadece sıradan bir çukur açılması olmadığını; yerin altının üstüne gelerek, üzerindeki varlıkları, binaları ve şımarık kitleleri mutlak ve dehşet verici bir kaba kuvvetle "yutması, gömerek helak etmesi" olduğunu aktarır. Karun'un helaki de Kur'an'da bu fiille (hasf) anlatılır.
Dücane Cündioğlu, "hasf" (yere geçirme) fiilinin bu ayetteki ontolojik ironisini tahlil eder. İnsanoğlu denizin dalgalı, kaygan ve yutucu zemininden kaçıp; "sabit, sarsılmaz, ayak basılabilir ve yutmaz" sandığı toprağa/karaya sığınmıştır. Ancak ayet, "Toprağın sizi yutmayacağından (hasf) nasıl emin oldunuz?" diyerek insanın o sahte güvenliğini (toprak fetişizmini) yıkar. Denizi dalgalandıran kudret, o çok güvenilen sabit karayı da bir saniyede "yutan, göçerten, batıran" (yahsife) devasa bir mezara dönüştürebilir. Mutlak sabitlik ancak Allah'tadır.
Biküm (بِكُمْ)
Arapçada "ile, -i, sizi" manaları katan "bâ" (bi) harf-i ceri ile "siz, sizi" manasındaki muhatap çoğul zamirinin (küm) birleşiminden oluşur. Yere geçirme (hasf) eyleminin doğrudan muhatapların şahsına yönelik olduğunu belirtir.
Cânibel-berri (جَانِبَ الْبَرِّ)
Kelimenin ilk kısmı "c-n-b" (yan, taraf, kıyı, kenar) kökünden gelen ismin nesne (mef'ul) formunda üstün (nasb) olması; ikinci kısmı ise "b-r-r" (kara, yeryüzü, açık toprak) kökünden gelen belirli ismin (el-berr) tamlayan (mecrur) konumunda esrelenmesinden oluşan isim tamlamasıdır. "Karanın kıyısı / kara tarafı" manasındadır.
İbn Fâris, "c-n-b" kökünün "bir şeyin merkezi olmayan, yan tarafı, köşesi" manasına geldiğini; "b-r-r" kökünün ise "denizin ve suyun zıddı olarak sabit, ayak basılan açık arazi ve toprak parçası" manasını taşıdığını bildirir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu isim tamlamasının (cânibel-berri) edebi ve görsel (vizüel) şiddetini muazzam bir tahlille inceler. Ayet, toprağın ta içini veya güvenli bir şehri değil, spesifik olarak "karanın kıyısını" (cânib) zikreder. Bu, denizdeki fırtınadan kurtulan insanın, ayaklarının ıslak kumlara, karanın o "ilk ucuna/kenarına" değdiği o kritik sıfır noktasını dondurur. İnsan tam "Kurtuldum, karaya ayak bastım" diyerek derin bir nefes aldığı o ilk saniyede, bizzat sığındığı o "karanın kıyısında" (cânibel-berri) yerin dibine geçirilme (hasf) tehdidiyle yüzleşir. Kaçışın bittiği yer, ilahi helakin başlayabileceği yeni bir mekândır.
Ev yürsile (أَوْ يُرْسِلَ)
Arapçada "veya, yahut" manalarına gelen atıf ve çeşitlendirme edatı (ev) ile "r-s-l" (salıvermek, yollamak, göndermek) kökünden türeyen, if'al babında (irsal) "en" edatından nasb olmuş muzari fiilin birleşimidir. "Yahut salıverir / gönderir" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi hapisten/tutukluktan çıkarıp serbest bırakmak, onu yumuşak veya şiddetli bir şekilde belli bir hedefe doğru yola çıkarmak" olduğunu bildirir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, edatın (ev) ve "irsal" (gönderme) fiilinin yan yana gelmesindeki teolojik caydırıcılığı tahlil eder. Allah'ın orduları ve azap seçenekleri tek yönlü değildir. "Ev" (veya) edatı, ilahi adaletin esnekliğini ve insanın kaçış imkânsızlığını simgeler. Eğer azap insanın ayaklarının altından (hasf) gelmezse; o güvendiği tepelerin, gökyüzünün veya boşluğun içinden bizzat onun üzerine doğru "salıverilen/gönderilen" (yürsile) bambaşka bir felaketle tecelli edebilir. Allah'ın iradesi, doğanın her yönünü bir silaha dönüştürebilir.
Aleyküm (عَلَيْكُمْ)
Arapçada "üzerine, üstüne, tepenize" manalarına gelen ve dikey yönü/yüksekliği bildiren "alâ" harf-i ceri ile "sizin, sizi" (küm) çoğul zamirinin birleşimidir. İrsal (gönderme) eyleminin doğrudan muhatapların tepesine doğru inen bir felaket olduğunu niteler.
Hâsıben (حَاصِبًا)
Kelimenin kökü olan "h-s-b" lafzı, sözlükte "küçük çakıl taşları atmak, taş yağdırmak, şiddetli rüzgâr ve taş savuran kasırga" anlamlarına gelmektedir. İsm-i fail (etken ortaç) formunda nekre (belirsiz) nesnedir ve nasb (üstün) halindedir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "küçük taşları ve kumları (hasbâ) fırlatmak, rüzgârın bunları katarak şiddetle esmesi" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "hâsıb" kelimesinin, sıradan bir rüzgârı değil; içine taş, kum ve sert cisimlerin karıştığı, insanın tenini parçalayan, gözünü kör eden ve kaçması imkânsız olan o dehşet verici "taş/kum kasırgasını" yahut "gökten yağan taş yağmurunu" nitelediğini ifade eder. Lût kavminin helakinde de bu tür bir azap kullanılmıştır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette kurgulanan doğaüstü ironiyi (felsefi zıtlığı) değerlendirir. İnsan, denizin ortasında iken kendisini boğacak olan yumuşak, sıvı formdaki "su fırtınasından" (durr/bahr) kaçarak karaya can atmıştır. Kur'an, bu "hâsıben" (taş savuran fırtına) kelimesiyle muhatabına şunu fısıldar: Siz sıvı fırtınadan kaçtınız ancak Allah karanın üzerinde bizzat o sertleşmiş taşlardan ve kumlardan oluşan "katı fırtınayı" (hâsıb) üzerinize salabilir. Denizin dalgası boğar, karanın dalgası (taş kasırgası) ise parçalar. İlahi azaptan kaçılacak hiçbir kaba madde (su veya toprak) yoktur.
Sümme (ثُمَّ)
Arapçada eylemler arasında zaman aralığı, mertebe farkı yahut mantıksal bir sıra/süreç bildiren "sonra, daha sonra, üstelik" manalarındaki atıf edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, "sümme" (sonra) edatının Arap belagatinde sadece zaman (terâhi) bildirmekle kalmayıp "rütbe ve şiddet" bakımından da ikinci cümlenin birinciden daha ağır, daha kahredici bir duruma (çaresizliğe) geçtiğini vurguladığını tahlil eder. Azap inmiştir, ancak asıl trajedi "ondan sonraki" o büyük yapayalnızlıktır.
Lâ tecidû (لَا تَجِدُوا)
Arapçada olumsuzluk bildiren "lâ" (yok, değil, -mezsiniz) edatı ile "v-c-d" (bulmak, idrak etmek, var etmek, ulaşmak) kökünden türeyen muzari çoğul fiilin (tecidûne) birleşimidir. Fiilin sonundaki nûn harfi, cümlenin başındaki (en) edatının etkisinin sürmesinden dolayı düşmüştür. "Bulamazsınız" demektir.
İbn Fâris, "v-c-d" kökünün temel manasının "kayıp olan, aranan veya ihtiyaç duyulan bir şeyi arayışın sonunda bizzat elde etmek, ona fiziksel yahut idraki olarak ulaşmak" olduğunu bildirir. Vücud (varlık) da bu köktendir, zira o bilfiil "bulunan/ortada olan" şeydir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin "lâ" edatıyla olumsuzlanmasının (bulamazsınız) varoluşsal çaresizliği mühürlediğini kaydeder. İnsan o taş kasırgasının veya yerin dibine çöküşün ortasında, tıpkı denizde olduğu gibi çırpınarak sağa sola saldırıp bir kurtarıcı arayacak; ancak bu "arama" (v-c-d) eylemi mutlak bir hiçlikle, kör bir boşlukla sonuçlanacaktır.
Leküm (لَكُمْ)
Arapçada "için, -e, ait, kendinize" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile muhatap çoğul zamiri olan "siz" (küm) edatının birleşimidir.
Vekîlâ (وَكِيلًا)
Kelimenin kökü olan "v-k-l" lafzı, sözlükte "bir işi başkasına havale etmek, ona güvenmek, dayanmak, koruyucu, kefil ve arkasında duran otorite" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde, eylemin sürekliliğini bildiren bir sıfattır. Nekre (belirsiz) mef'ul (nesne) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "insanın kendi yapamadığı veya aciz kaldığı bir kriz anında, kendisini koruması ve işlerini üstlenmesi için bütünüyle yaslandığı, güvendiği muktedir bir makam" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "vekil" kavramının sıradan bir yardımcı olmadığını; emri altındakilerin her türlü tehlikesini savuşturan, onlara kefil olan ve mutlak bir sığınak işlevi gören otorite olduğunu ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin fasılası olan bu kelimenin başında belirlilik takısı (el) olmadan "nekre" (belirsiz) formda gelmesinin Arap belagatindeki "nefy/olumsuzluk siyakında umum" (hiçbir istisna bırakmayan genellik) kuralını işlettiğini tahlil eder. Yani ayet, "falanca vekili bulamazsınız" demez; "İster put, ister melek, ister teknoloji, isterse de sahip olduğunuz statü olsun; zerre kadar sizi koruyacak HERHANGİ BİR vekil (vekîlâ) bulamazsınız" diyerek bütün sahte sığınakları bu nekre formla ezip sıfırlar.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin son kelimesindeki (vekîlâ) teolojik restleşmeyi değerlendirir. İnsan, denizin ortasında (önceki ayette) gerçek "Vekil" olan Allah'a sığınmış ve kurtulmuştu. Ancak karaya çıkınca nankörlük edip O'ndan yüz çevirdi (a'radtüm). İşte Kur'an, insanın bu nankörlüğüne; "Eğer Allah sizi karanın üzerinde taş yağmuruyla helak etmek isterse, O terk ettiğiniz 'Vekil'in yerine koyabileceğiniz başka hiçbir 'vekil' (kurtarıcı) bulamayacaksınız" şeklindeki mutlak ve ontolojik kapanış darbesiyle cevap verir. İnsanın çaresizliği ve Allah'ın mutlak otoritesi, cümlenin sonundaki bu kelimeyle bir kez daha dondurulur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla