وَاِذَا مَسَّكُمُ الضُّرُّ فِي الْبَحْرِ ضَلَّ مَنْ تَدْعُونَ اِلَّٓا اِيَّاهُۚ فَلَمَّا نَجّٰيكُمْ اِلَى الْبَرِّ اَعْرَضْتُمْۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ كَفُوراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 67. Ayet
Daralt
X
-
“Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah’tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında ise yüz çevirirsiniz. İnsanoğlu çok nankördür!”
Denizde bir tehlikeyle yüzyüze geldiğinizde Allah’tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. Yani onların putlara ibadetten umdukları şey bâtıl olmuş, sadece Allah’a ibadet kalmıştır. Çünkü Allah’a ibadetten umulan akıbet bâtıl olmaz.
Çünkü onlar putlara ve resimli heykellere tapıyorlar ve şöyle diyorlardı: “Onlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir”; “Biz onlara, sadece bizi direkt olarak Allah’a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz”. Putlara taptıkları için Allah Teâlâ onların cahilliğinden ve âhirette o putlardan umduklarını vermekten onların âciz olduklarını, çünkü putların, dünyada kendilerine dokunan belâ ve musibetlerden hiçbirini defetme imkânına sahip olmadıklarını haber vermiştir, âhirette onlardan bunu nasıl beklerler? Allah’tan başka bütün yardıma çağırdıklarınız kaybolup gider. Yani Allah’tan başka taptıkları ilâhlar yok olur, sadece ibadete hak kazanan ilâh kalır, çünkü size O yardım etmiştir, sizi yok olmaktan O kurtarmıştır. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında. Onların âdetleri böyle idi, kendilerinin helâk olmasından korktukları zaman, Allah’a ihlâsla dua ederlerdi. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda buyurulduğu gibi: “Onlar bir gemiye bindikleri zaman (fırtına korkusuyla), kendisine içten bir inanç ve bağlılıkla Allah’a yakarırlar”; “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O’dur. Gemide bulunduğunuzda, güzel bir rüzgârla gemiler onları kaydırıp götürdüğü ve bu yüzden sevinç içinde oldukları sırada onları bir fırtına yakalayarak üzerlerine her taraftan dev dalgalar gelmeye başlar, kuşatıldıklarını zannederler, (işte bu durumda) ‘Eğer bizi bu felâketten kurtarırsan vallahi sana şükredenlerden olacağız’ diye -din ve ibadeti yalnız Ona özgü kılarak- Allah’a dua ederler”. O sizi kurtarıp karaya çıkardığında ise yüz çevirirsiniz. Bu beyanın, verdiğiniz ahdi tutmaktan ve vâdinizi yerine getirmekten yüz çevirirsiniz mânasına gelmesi muhtemeldir. Çünkü onlar: “Eğer bizi bundan kurtarırsanız elbette şükredenlerden olacağız derler.” Onlar bu vâdlerinden yüz çevirdiler ve onu yerine getirmediler.
İnsanoğlu çok nankördür! Rabb’inin nimetlerine karşı çok nankördür. Allah onların cahilliklerini iki yönden hatırlatıyor: Birincisi genişlik durumunda kendilerine nimet veremeyeceğini, şiddet durumunda kendilerinden belâyı defedemeyeceklerini bildiği kimselere ibadet etmeleridir. İkincisi: Duyular âleminde başka birine nimet veren ve ona ihsanda bulunan kimseye şükredilir ve övülür. Herhangi birine insanlardan bir belâ ve şiddet gelirse, ona beddua ve lânet eder. Kâfirlerin Allah ile muameleleri halkın birbiri ile muamelelerinin hilafmadır. Şiddet ve ve belâ durumunda ona halisane dua ederler, genişlik zamanında ise nankörlük ederler. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve izâ (وَإِذَا)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "zaman, -dığı vakit, -dığında" manalarına gelen zaman ve şart zarfı "izâ" edatının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, "izâ" edatının Arap belagatindeki kullanım bağlamını inceler. İhtimal bildiren "in" (eğer) edatı yerine, gerçekleşmesi kesin ve mutlak olan durumlar için kullanılan "izâ" (dığında) zarfının tercih edilmesi; denizde o şiddetli fırtınaya ve ölüm korkusuna yakalanmanın sıradan bir ihtimal değil, insanın kaçınılmaz ontolojik bir gerçekliği (krizi) olduğunu zihinlere kazıyan sarsılmaz bir dilbilgisel "tahkik" (kesinlik) kurgusudur.
Messekümü (مَسَّكُمُ)
Kelimenin kökü "m-s-s" olup sözlükte "dokunmak, el sürmek, hafifçe temas etmek, isabet etmek" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) fiilin sonuna "size, sizi" (küm) muhatap çoğul zamiri eklenmiştir. Arapça geçiş kuralı gereği mim harfi ötre (mü) olmuştur.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "iki nesnenin birbirine şiddetle çarparak değil, dıştan ve yüzeysel bir şekilde hafifçe temas etmesi" olduğunu belirtir. Deliliğe (cinnet) de aklın dışarıdan hafifçe yoklanması sebebiyle "mess/mecnun" denmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "mess" eyleminin insanın bedenini veya ruhunu bütünüyle kuşatıp yok eden bir helak olmadığını; sadece acıyı, belayı yahut lütfu insana dıştan "hissettiren/dokunduran" bir uyarı ve tadım eylemi olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, "mess" (dokunma) fiilinin denizin o kaotik bağlamındaki psikolojik ironisini tahlil eder. O koca okyanusun ortasındaki dehşet verici, devasa fırtına; insanın algısında kıyamet gibi görünse de, Allah'ın mutlak kudreti (Vekil olması) karşısında o fırtına aslında insana sadece "ufacık bir ilahi dokunuş, hafif bir sarsıntı ve pedagojik bir uyarıdır" (messeküm).
Ed-Durru (الضُّرُّ)
Kelimenin kökü "d-r-r" olup "zarar, sıkıntı, bedensel veya ruhsal kriz, kıtlık, tehlike ve acı" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış, "messekümü" fiilinin faili (öznesi) olan isimdir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "fayda ve iyiliğin (nef') tam zıddı olarak; insanın bedenine, malına veya güvenliğine isabet eden, varoluşsal bütünlüğünü bozan her türlü eksi durum" olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, "durr" (sıkıntı/tehlike) kelimesinin insanın varoluşsal kibriyle olan çatışmasını değerlendirir. İnsanoğlu tabiata hükmettiğini sanır, ancak "durr" gelip de o devasa gemiyi sarsmaya (dokunmaya) başladığında; insanın o kurgusal kibri, aklı ve iktidarı sıfırlanır. Durr, insanın acziyetini en çıplak haliyle açığa çıkaran, fıtrattaki o yapay kabukları kıran ontolojik bir daralma/kriz anıdır.
Fîl-bahri (فِي الْبَحْرِ)
Kelimenin kökü "b-h-r" olup "suyun çokluğu, genişlik, yarılmak, deniz ve okyanus" manalarına gelir. Başında "içinde, ortasında" manası katan "fî" zarfı ve belirlilik takısı (el) bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yerin bütünüyle yarılması ve o devasa genişliğin sularla dolması" olduğunu aktarır. Karaya göre uçsuz bucaksız olduğu için bu isme "bahr" denmiştir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "deniz" (bahr) kelimesinin Kur'an'ın kriz ve sığınma diyalektiğindeki estetik ve psikolojik yerini inceler. Deniz, insanın kök salamadığı, hükmedemediği, ayaklarının altındaki zeminin sürekli kaydığı o "mutlak belirsizlik ve kaos" mekânıdır. Fırtına (durr) karada da olur, ancak denizin (fîl-bahri) ortasındaki fırtına; insanın kaçacak, saklanacak yahut tutunacak hiçbir fiziksel sahte putunun/sığınağının kalmadığı o devasa hiçlik tecrübesidir.
Dalle (ضَلَّ)
Kelimenin kökü "d-l-l" olup sözlükte "yoldan sapmak, kaybolmak, yitip gitmek, silinmek, unutulmak" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "doğru ve meşru olan yönü kaybederek boşlukta savrulmak, gözden ve zihinden bütünüyle silinip kaybolmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dalal" fiilinin sadece yolda yürürken kaybolmak olmadığını; ayet bağlamında insanın zihnindeki düşüncelerin, inandığı sahte kutsalların ve tutunduğu argümanların bir kriz anında hafızadan bütünüyle "silinmesi, buharlaşması ve yok olması" (dalle) durumu olduğunu ifade eder.
Toshihiko Izutsu, politeist (müşrik) aklın ölüm korkusu karşısındaki çöküşünü bu kelimeyle analiz eder. Denizde fırtına koptuğunda ve ölüm insanın yüzüne çarptığında; o putperestin yıllarca beyninde kurguladığı o sahte, hiyerarşik alt-tanrılar, putlar ve şefaatçiler sistemi bütünüyle silinir, "kaybolur ve uçar gider" (dalle). Dalalet/kaybolma fiili, putların insana yardım edemeyip zihin ekranından ontolojik olarak silinişini (yok oluşunu) resmeden muazzam bir felsefi kelimedir. Kriz, şirki iptal etmiştir.
Men (مَن)
Arapçada akıllı, şuurlu varlıklar (insanlar, melekler, cinler) için kullanılan "kim, her kim, o kimseler ki" manasındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. "Dalle" fiilinin faili (öznesi) konumundadır.
Celaleddin el-Suyuti, müşriklerin taptığı cansız putlar (taş, ağaç) için Arapçada "mâ" (cansızlar için / o şey) edatı kullanılması gerekirken, Kur'an'ın burada akıllı varlıkları niteleyen "men" (o kimse) edatını kullanmasının (Dalle men / kayboldu o taptıklarınız) belagattaki "tehekküm" (alay ve ironi) işlevini tahlil eder. Yaratıcı, müşriklerin kendi elleriyle yontup sonra onlara "akıl, şuur ve tanrısallık" atfettikleri o cansız nesnelere onların inancına göre (men diyerek) hitap eder ve o sahte akıllı tanrıların kriz anında nasıl acizce "ortadan kaybolduklarını" linguistik bir fırçayla çizer.
Ted'ûne (تَدْعُونَ)
Kelimenin kökü olan "d-a-v" lafzı, sözlükte "çağırmak, seslenmek, davet etmek, yardım istemek, dua ve ibadet etmek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiil formundadır ve "men" zamirinin sıla (açıklama) cümlesidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi acziyet yahut şiddetli ihtiyaç anında nida yoluyla kendisine meylettirmek, kendi tarafına çekmek ve ondan medet ummak" olduğunu bildirir. İbadete ve yakarışa dua denmesi bundandır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, insanın sahte kutsallara yönelttiği o "çağrı/ibadet" (ted'ûne) eyleminin psikolojik yıkımını değerlendirir. Müşrikler karadayken rahatlık içinde o putları çağırıp dua ediyorlardı; ancak denizin ortasındaki kriz anında çağırmak istediklerinde (ted'ûne), o çağrının yöneleceği bütün nesneler (men/putlar) idraklerinden ve dünyalarından silinmiştir (dalle). İnsanın sahte duası boşlukta asılı kalmıştır.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir.
İyyâhu (إِيَّاهُ)
Arapçada "sadece o, yalnızca ona, onu" manalarına gelen, ayrık (munfasıl) nesne/mef'ul zamiridir. Başındaki "iyyâ" tahsis (özgüleme) bildirir, sonundaki "hu" ise Allah'a dönen "O" zamiridir.
Celaleddin el-Suyuti, putların bütünüyle kaybolmasını (dalle) takip eden bu istisna (illâ) ve özgüleme zamirinin (iyyâhu) Arap belagatindeki sarsılmaz "kasr/hasr" (sınırlandırma) kurgusunu tahlil eder. Kriz anında insan aklı, etrafındaki bütün o sahte kabuklardan soyunur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, tevhidi inancın fıtri (yaratılışsal) özüne dikkat çeker. İnsanın kibri, putperestliği veya seküler kurguları sadece güvenli limanlarda (karada) geçerlidir. O devasa ölüm dalgalarıyla burun buruna gelindiğinde; ateist yahut müşrik fark etmeksizin insanın o derin fıtratı uyanır, bütün şüpheler/ortaklar (şirk) silinir ve sığınılacak/çağrılacak yegâne ontolojik makamın "Sadece ve yalnızca O" (İllâ İyyâhu) olduğu gerçeği insanın ruhundan çığlık halinde dökülür. Kriz, tevhidi zorunlu kılmıştır.
Fe lemmâ (فَلَمَّا)
Arapçada eylemin ardından hemen geldiğini/sonuç bağını bildiren "fe" (sonra, derhal, bunun üzerine) edatı ile, mazi fiilin önüne gelerek "dığı zaman, -ınca" manaları katan zaman zarfı "lemmâ" edatının birleşimidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kriz anındaki yakarıştan sonra, kurtuluşun gerçekleştiği o kritik kırılma noktasını (lemmâ) ve insanın nankörlüğe dönüşünün o sarsıcı hızını/zamanlamasını (fe) tahlil eder. Kurtuluş anı (lemmâ), insanın ilahi lütuf karşısındaki sadakat sınavının başladığı sıfır noktasıdır.
Neccâküm (نَجَّاكُمْ)
Kelimenin kökü "n-c-v" olup sözlükte "kurtulmak, yüksek yere çıkmak, gizlice konuşmak, halas olmak" manalarına gelir. Tef'il babında (tenciye) mazi (geçmiş zaman) fiilin sonuna "size, sizi" (küm) nesne zamiri eklenmiştir. "O sizi kurtardı" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "selden, düşmandan yahut felaketten sıyrılarak, tehlikenin ulaşamayacağı yüksek, sağlam ve güvenli bir tepeye (necve) sığınmak, ayrılıp çıkmak" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "tenciye/necat" eyleminin ayet bağlamında insanın kendi kas gücüyle veya gemisinin sağlamlığıyla gerçekleşmediğini; doğrudan Yaratıcı'nın aktif bir fail olarak insanı o boğucu krizden (fırtınadan) çekip sökerek ölümün kıyısından "selamet alanına/kurtuluşa ulaştırması" olduğunu aktarır.
İlel-berri (إِلَى الْبَرِّ)
Arapçada yönelme ve bitiş bildiren "ilâ" (-e, -a, doğru) harf-i ceri ile "b-r-r" (kara parçası, yeryüzü, genişlik, itaat ve iyilik) kökünden gelen "el-berr" (kara/toprak) kelimesinin birleşimidir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "denizin (bahr) o çalkantılı, hareketli yapısının tam zıddı olarak; geniş, açık, ayak basılan ve sabit olan yeryüzü/toprak parçası" olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, "deniz" (bahr) ile "kara" (berr) kelimeleri arasındaki o devasa felsefi zıtlığı (tıbak) değerlendirir. Deniz (kaos), insanın ontolojik acziyetinin ve tevhidi haykırışının mekânıdır; kara (berr) ise, toprağa ayak basıldığı an sahte güvenliğin, insanın yeniden "kendi ayakları üzerinde durduğu" yanılgısının ve o kurgusal kibrinin/otoritesinin geri döndüğü mekândır. Ayak karaya (berre) değdiği an, denizdeki o mutlak tevhid buharlaşır.
A'radtüm (أَعْرَضْتُمْ)
Kelimenin kökü "a-r-d" olup "genenişlik, yüz çevirmek, yan çizmek, engel olmak ve sırt dönmek" manalarına gelir. İf'al babında (i'raz) mazi (geçmiş zaman) fiilin sonuna "siz" (tüm) muhatap/fail zamiri eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeye karşı göğsünü değil, yan tarafını (arz) vererek dönmek, yönünü ve ilgisini kasıtlı olarak başka tarafa çevirmek, umursamamak" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "i'raz" fiilinin sıradan bir unutkanlık olmadığını; aklın, ruhun veya bedenin kendisini kurtaran (nimeti veren) hakikatten ve sığınılacak o yegâne makamdan "bilinçli, nankörce ve isteyerek bütünüyle sırtını dönmesi/uzaklaşması" olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, insanın pragmatist (faydacı/çıkarcı) ve vefasız fıtratını (i'raz eylemini) sosyolojik bir perspektifle tahlil eder. Tehlike (durr) geçtiğinde, Allah'a yöneltilen o saf, fıtri tevhid çığlığı bir vefa sözleşmesine dönüşmez. İnsan tehlikeyi savuşturur savuşturmaz (karaya ayak basınca) anında Yaratıcı'dan "yüz çevirir" (a'radtüm) ve denizde kaybolan (dalle) o eski putperest yahut seküler (maddeci) hayat tarzına, günahlarına geri döner. Tevhid, sadece kriz anında kullanılan kullan-at bir reflekse indirgenmiştir.
Ve kâne (وَكَانَ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "oldu, idi, var oldu" manalarına gelen nakıs mazi fiil (kâne) birleşimidir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "kâne" fiilinin ayetin hüküm/kapanış kısmında kullanılmasının salt bir hikaye/geçmiş zaman kipi olmadığını; "İnsanın bu nankör ve yüz çeviren tavrının geçici bir kriz yahut tesadüf olmadığını, aksine insanın zayıf fıtratına yerleşmiş, tarih boyunca ezelden ebediyete kadar değişmez (sübut) ve süreğen bir karakter zaafı olduğunu" kaydeder.
El-İnsânü (الْإِنسَانُ)
Kelimenin kökü hakkında "ü-n-s" (ünsiyet, alışmak, bağ kurmak) veya "n-s-y" (unutmak) şeklinde iki temel etimolojik görüş vardır. Belirlilik takısı (el) almış isim formunda olup "kâne" fiilinin ismidir (öznesidir) ve merfu (ötre) halindedir.
İbn Fâris, kelimenin "n-s-y" (unutmak) kökünden türediği yönündeki görüşe dikkat çekerek, bu ismin insana "fıtratındaki o ilahi sözleşmeyi ve kendisine yapılan iyilikleri (nimetleri) hızla unutmaya" son derece meyyal zayıf bir varlık olmasından dolayı verildiğini aktarır. Denizdeki kriz anını ve O'na yalvardığı saniyeleri (tevhidi) karaya ayak basar basmaz "unutması" bizzat bu ismin (insan) ontolojik gereğidir.
Kefûrâ (كَفُورًا)
Kelimenin kökü olan "k-f-r" lafzı, sözlükte "örtmek, gizlemek, nimetin üzerini kapatmak ve nankörlük etmek" anlamlarına gelmektedir. "Fa'ûl" vezninde, eylemin şiddetini ve sürekliliğini bildiren mübalağa sıygası (mübalağalı ism-i fail) formundadır. Cümlede "kâne" fiilinin haberi (yüklemi) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin üzerine toprak veya kılıf atarak onu gözden bütünüyle saklamak, üzerini örtmek" olduğunu bildirir. Çiftçiye (küffar) tohumu toprağa gömüp gizlediği için; nankörlüğe (küfrân/kefûr) ise kendisine yapılan o büyük ilahi iyiliğin (kurtarılmanın) üzerini kendi kibriyle "örttüğü/yok saydığı" için bu isim verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "Kefûr" sıfatının sıradan bir inkar (küfr) olmadığını; mübalağa vezninde (fa'ûl) gelmesi sebebiyle, muhatabın her krizde kurtarıldığı halde, her seferinde o nimeti inatla, arsızca ve alışkanlık haline getirerek "sürekli, bütünüyle ve aşırı bir şekilde örtmesi, mutlak bir nankörlük (kefûr) hastalığına yakalanması" olduğunu ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan bu mübalağalı ismin (kefûrâ), cümlenin bütünüyle kurguladığı o trajik teolojik portreyi nasıl mühürlediğini edebi bir tahlille inceler. Ayet, fırtınanın o ölümcül karanlığından başlar, insanın sahte putlarının çöküşünü izler, o saf tevhid çığlığını duyurur ve nihayetinde güvenli limana (karaya) ulaşmanın huzurunu resmeder. Ancak ayet bu huzurla bitmez. İnsanın karaya ayak basar basmaz o devasa kurtuluşu bir saniye bile düşünmeden çöpe atıp eski kibrine dönmesi; ayetin sonuna asılı duran bu "aşırı, sürekli ve arsız nankör" (kefûrâ) kelimesiyle bıçak gibi kesilir. Fasıla, insanın krizdeki acziyetiyle karadaki nankörlüğü arasındaki o korkunç felsefi uçurumu, bu "kefûr" damgasıyla dondurarak kapatır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla