رَبُّكُمُ الَّذ۪ي يُزْج۪ي لَكُمُ الْفُلْكَ فِي الْبَحْرِ لِتَبْتَغُوا مِنْ فَضْلِه۪ۜ اِنَّهُ كَانَ بِكُمْ رَح۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 66. Ayet
Daralt
X
-
“Lütfuna nâil olasınız diye denizde gemileri sizin için yüzdüren Rabb'inizdir. Doğrusu O size çok merhametlidir.”
Lütfuna nâil olasınız diye denizde gemileri sizin için yüzdüren Rabb’inizdir. “Yüzci” (يُزْجِي) gemiyi, denizde akıtır, sevkeder ve seyrettirir. Hasan-ı Basri şöyle demiştir: Allah denizde gemileri bizim emrimize verdi, karada da hayvanlan emrimize verdi ki, onlara binerek denizlerde, çöllerde ve karada mesafe katedelim, bu sayede uzak ülkelerde bizim için yaratılan ihtiyaçlarımıza ve uzak mekânlara ulaşalım. Nitekim bunu şu ilâhı beyanda söylemiştir: “Karada ve denizde yol alıp ilerlemenizi sağlayan O’dur’”. Yani Allah onları bizim emrimize verdi. Biz şöyle deriz: Bunun gibi, sözü edilen nimetleri bizim emrimize Allah verdi. Ancak bu işlerin Allah’a nispet edilmesi, “denizde ve karadaki seyrimizi ve dolaşmamızı o yarattı” ve “bizim fiillerimiz Allah tarafından yaratılmıştır” dememize göredir. Sonra ondaki kudreti, hakimiyeti ve bilgisini hatırlatıyor. Şöyle ki Allah ağacı yarattı ve ağır bir cisim olmasına rağmen, ona su üzerinde duracak bir özellik vermiştir. Ağırlığı olan cisimlerin tabiatlarından biri suda süzülüp dibe inmektir. Ahşabın su üzerinde durmasını sağlayan özelliğin ne olduğunu anlamıyoruz, halbuki ağırlığı ağaçtan daha az olan nesneler suya batmakta ve dibe inmektedir. Yahut ağaç tabiatı gereği Allah’ın lütfü sebebiyle, suyun üzerinde duracak ve dibe batmayacak şekilde yaratılmıştır. İçindeki bizim anlayamadığımız bir özellik sebebiyle yahutta kendi lütfü ile suyun üzerinde duracak bir nesneyi inşa etmeye gücü yeten Allah, insanların aklı bunu idrak etmese ve anlayışı bundan âciz kalsa da bu insanları yaratmaya ve yok olup gittikten sonra onu yeniden yaratmaya elbette kadirdir. Tabiatı suda süzülmek ve dibe batmak olan bir ahşabı su üzerinde duracak ve hareketsiz olarak kalacak şekilde yarattığı gibi, elbette sözünü ettiklerimizi yapmaya kadir olur. Gemilerin geçmesi için denizlerdeki dalgaları sakinleştirmeye kadir olan ve akarsuda seyreder gibi gemilerin orada seyretmeleri için rüzgârları yaratan ve bu şekilde bunları yapmaya kadir olan, yok olduktan sonra canlıları belirttiğimiz şekilde diriltmeye kadir olur. Bunda, belirttiğimiz gibi, Allah’ın, şükretmemizi bize öğüt vermesi, kendisine saygı duymamız, herhangi bir şey üzerinde gücünü ve hâkimiyetini inkâr etmememiz için kendi nimetlerini hatırlatması vardır. Bununla beraber, akıllar anlama noktasında eksik olduğu için insanlardan bazıları bunu inkâr etmektedir.
Bu beyanda ayrıca çeşitli anlamlara işaretler bulunmaktadır; Birincisi, denizleri ve karalan katetmeye kendileriyle ulaşılan gemileri ve gemilerle taşıma yapmak gibi yollan öğretmeye işaret vardır. İkincisi, denizleri ve karaları bizim emrimize vermektir. Öyle ki bunlar eğer bizim emrimize verilmemiş olsaydı onları kullanmak bizim için mümkün olmazdı. Üçüncüsü Hz. Muhammed’in peygamberliğini göstermesidir. Çünkü eğer gökten bir haber gelmeseydi, uzak beldelerde ve uzak mekânlarda ihtiyaçlarımızı karşılayacak unsurların bulunduğunu bilemezdik. Bu mekânlara götüren o deniz yolunu ancak resûlün Allah Teâlâ’dan getirdiği haberle bilebilirdik.
O size çok merhametlidir. Bazıları şöyle demiştir: Sizin için gemileri, uzak beldelerde sizin için yarattığı nzıklarmıza ulaşmanız için hayvanları yaratması, Allah’ın rahmetindendir. Bazıları da şöyle demiştir: Tövbe edip hatalarınızdan dönünce, Allah size çok merhamet edendir. Yahut âyet inananlar hakkındadır, Allah ise inananlara merhamet etmeye devam etmektedir. Eğer bu ifade rızıklar hakkında ise o zaman bütün insanlar içindir.
Eğer Seneviler şu soruyu sorarlarsa: Siz Rabb’inizi rahmet ve şefkatle niteliyorsunuz. Oysa ki o sizi öldürüyor, katlediyor, üzerinize şiddet ve sıkıntılar, külfetler yüklüyor, bunlar rahmet sıfatının bir sonucu değildir.
Buna şöyle cevap verilir; Birden fazla yerde bu sorunun cevabını size belirttik. Şöyle ki: Kişi kendisine karşı çok merhametlidir, nefsine karşı rahmet ve şefkati vardır, bununla beraber kendisine sıkıntılar ve büyük külfetler yükler, çünkü sonunda bunlardan bir fayda umar; hacamat yaptırmak, kan aldırmak, tadı hoş olmayan ilâçlar içmek bunun örnekleridir. Şayet bunların sonunda sağlanacak faydayı düşünmezse bunlara tahammül göstermez. Ana-baba da böyledir, herkesin bildiği şekilde çocuklarına karşı merhamet ve şefkatleri vardır. Fakat buna rağmen, çocuklarına sözünü ettiğimiz sıkıntılı işleri, büyük külfetleri yüklerler, çünkü sonuçta onlar lehine bir fayda umarlar. Buna rağmen ana-babanın yükledikleri bu külfet ve sıkıntılar kendilerinin merhamet ve şeikatle nitelemelerine engel olmaz. Bunun gibi, yüce Allah’m bize yüklediği külfetler ve verdiği sıkıntılar onun rahmetle nitelenmesine engel olmaz ve bunlar onu hikmet dairesinin dışına çıkarmaz, bilakis O -kendisinin buyurduğu gibi- “Merhamet edenlerin en merhametlisidir”.
Yorumu Yorumla
-
Rabbükümü (رَّبُّكُمُ)
Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. İsim cümlesinin mübtedası (öznesi) konumundadır ve sonuna muhatap çoğul zamiri (küm/sizin) eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi ilk halinden alıp, onu derece derece büyüterek ve gözeterek nihai kemal noktasına ulaştırmak, ona malik olmak" olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, evrendeki o devasa doğa olayından (denizde gemilerin yüzdürülmesinden) bahsederken Yaratıcı'nın "Allah" ismiyle değil de muhataba izafe edilerek "Sizin Rabbiniz" (Rabbüküm) şeklinde zikredilmesinin teolojik şefkatini tahlil eder. O devasa okyanusu insanın emrine amade kılan güç, uzak ve ulaşılamaz bir tanrı değil; bizzat insanı terbiye eden, onun rızkını önemseyen ve onu bir bebek gibi merhametle kollayan mutlak bir "Terbiyeci/Sahip"tir (Rabb).
Ellezî (الَّذِي)
Arapçada tekil ve müzekker (eril) isimleri nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. "O ki, o şey ki" manalarına gelir ve ardından gelen "sıla" cümlesiyle Rabbin o eşsiz icraatını beyan eder.
Yüzcî (يُزْجِي)
Kelimenin kökü "z-c-y" olup sözlükte "sürmek, sevketmek, itmek, yavaşça ve kolaylıkla ilerletmek" manalarına gelir. İf'al babında (izcâ') muzari (geniş/şimdiki zaman) tekil fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi kaba bir kuvvetle değil, yumuşak, sürekli ve kolaylaştırıcı bir şekilde hedefine doğru sürmek" olduğunu belirtir. Rüzgârın bulutları gökyüzünde hafifçe sürmesine veya çobanın sürüsünü yönlendirmesine bu fiil kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî, "izcâ" eyleminin doğanın zorluklarına, rüzgâra ve devasa su kütlesine rağmen, ilahi bir görünmez elin o ağır gemileri suyun üzerinde "pürüzsüzce, adeta kaydırarak sevk etmesi" olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ontolojik ve felsefi arka planını tahlil eder. Geminin suda yüzmesi, suyun kaldırma kuvveti veya rüzgârın itiş gücü gibi kaba doğa yasalarına (nedenselliğe) havale edilmez. Kur'an'ın dilinde tabiatın kendi başına fail (özne) olma statüsü yoktur. Tabiat kanunları denilen şey, bizzat Yaratıcı'nın anlık, aktif ve kesintisiz "sürme/yürütme" (yüzcî) fiilinin ta kendisidir. Fail sudaki fiziksel yasa değil, bizzat Allah'tır.
Lekümü (لَكُمُ)
Arapçada "için, -e, ait" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile muhatap çoğul zamirinin (küm/sizin) birleşiminden oluşur. Arapça fonetik kuralları gereği geçişte "mim" harfi ötre (lekümü) olmuştur.
Celaleddin el-Suyuti, "leküm" (sizin için) edatının fiilden (yüzcî) hemen sonra ve nesneden (el-fülk) önce zikredilmesinin (takdim) Arap belagatindeki sarsıcı işlevini inceler. Gemiler sadece denizde kendi rotalarında süzülen cansız kütleler değildir; o devasa okyanuslar, rüzgârlar ve geminin hareketi bütünüyle ve spesifik olarak insanoğlunun emrine, menfaatine ve hizmetine "tahsis edilmiş" (leküm) devasa bir ilahi lütuftur. Doğa, insanın emrine boyun eğdirilmiştir.
El-Fülke (الْفُلْكَ)
Kelimenin kökü olan "f-l-k" lafzı, sözlükte "dairesel olmak, dönmek, sarmalamak, gökyüzü yörüngesi ve gemi" anlamlarına gelmektedir. Hem tekil hem çoğul (gemiler) için kullanılan, belirlilik takısı (el) almış, nasb (üstün) formunda nesne (mef'ul) olan bir isimdir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin yuvarlak, kavisli ve etrafı sarmalayan bir forma sahip olması" olduğunu bildirir. Dalgaların üzerinde kavis çizerek dönen veya omurgası kavisli olan su araçlarına bu ismin verilmesi şeklinden kaynaklanır. Gökyüzündeki gezegenlerin yörüngesine de bu yüzden "felek" denir.
Arthur Jeffery, kelimenin köken bilimini derinlemesine inceleyerek, bu ismin saf ve izole bir Bedevi Arapça sözcük olmaktan ziyade; köklerinin Akkadca (eleppu) ve antik Ortadoğu dillerine uzandığını, Grekçe (epholkion) ve Etiyopça (falak) gibi diller üzerinden Geç Antik Çağ'ın o devasa "evrensel denizcilik/ticaret terminolojisine" ait bir kelime olarak Kur'an'ın teolojik lügatine girdiğini etimolojik verilerle analiz eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "fülk" (gemiler) kelimesinin sadece kaba bir ahşap ulaşım aracı olmadığını; o kelimenin, Allah'ın rahmetini, tabiat üzerindeki mutlak hakimiyetini ve insana duyduğu şefkati kanıtlayan "devasa ontolojik bir ayet, felsefi bir işaret/mucize" olarak bütünüyle yeniden kodlandığını ifade eder.
Fîl-bahri (فِي الْبَحْرِ)
Kelimenin kökü "b-h-r" olup "suyun çokluğu, yarmak, genişlik, deniz ve okyanus" manalarına gelir. Başında "içinde, üzerinde" manası katan "fî" zarfı ve belirlilik takısı (el) bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yerin bütünüyle yarılması ve o devasa genişliğin hesapsız miktarda suyla dolması" olduğunu belirtir. Karaya göre uçsuz bucaksız olduğu için bu genişliğe "bahr" denmiştir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin insanın varoluşsal psikolojisiyle olan diyalektiğini tahlil eder. İnsanın karada hissettiği o sahte güvenlik duygusu ve kibri, etrafını ufka kadar sarmış o devasa, kaotik ve kontrol edilemez su kütlesinin (bahr) ortasında bütünüyle parçalanır. Deniz (bahr), insanın sınırlarının bittiği, kibrinin kırıldığı ve ontolojik acziyetini en çıplak haliyle hissettiği kriz mekânıdır. Gemiyi o krizin içinde yüzdüren şey, tahta değil ilahi kudrettir.
Li tebteğû (لِتَبْتَغُوا)
Arapçada amaç/gaye bildiren "için, -sınız diye" manasındaki "lam-ı ta'lil" (li) edatı ile, "b-ğ-y" kökünden türeyen, ifti'al babında (ibtiğa) muzari çoğul fiilin birleşimidir. Nûn harfi, edattan dolayı nasb/cezm hali gereği düşmüştür.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi elde etmek için büyük bir iştiyakla yönelmek ve bu uğurda yoğun bir çaba sarf etmek" manasının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibtiğa" fiilinin, rızık arayışında pasif, tembel bir bekleyiş yahut duadan ibaret olmadığını; aksine fırtınayı göze almak, denize açılmak, ticaret yapmak ve aktif bir eylemsellikle ilahi lütfu bizzat sahada "şiddetle talep etmek ve aramak" olduğunu aktarır. Tevekkül, bu aktif eylemin (ibtiğa) içinde gizlidir.
Min (مِن)
Arapçada "den, dan, -in bir kısmı" manalarına gelen harf-i cerdir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "min" (den/dan) edatının burada "teb'îz" (kısmilik/bir parça) ifade ettiğini kaydeder. İnsanoğlunun o devasa gemilerle okyanusları aşarak kazandığı o koca ticari servet ve elde ettiği balık/inci gibi deniz nimetleri; Allah'ın evrendeki sonsuz hazinesinin ve lütfunun yanında sadece çok küçük, ufacık "bir kırıntı, bir kısmî zerre" (min fadlihi) hükmündedir.
Fadlihî (فَضْلِهِ)
Kelimenin kökü "f-d-l" olup "artmak, ziyade olmak, lütufta bulunmak, fazlalık ve ihsan" manalarına gelir. "Fadl" isminin sonuna Allah'a dönen aidiyet zamiri (hî/O'nun) eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin temel ve zorunlu gereksiniminin ötesine geçerek, nicelik veya nitelik bakımından bir fazlalığa, cömertçe verilmiş bir artı değere (ziyade) ulaşması" olduğunu bildirir. Adaletin ve zorunluluğun ötesindeki ikrama bu yüzden "fazl" denir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, insanın denizaşırı elde ettiği ticari kazancın "rızk", "ücret" veya "kesb" (kazanç) kelimeleriyle değil de doğrudan "fazl" (lütuf/ekstra ihsan) kelimesiyle formüle edilmesinin teolojik derinliğini inceler. İnsan, devasa gemiler inşa etse de, okyanusları fethettiğini sansa da; o suyun ortasından elde ettiği her dirhem kazanç, kendi emeğinin mutlak bir bedeli veya hakkı değildir. O, bütünüyle Allah'ın o suyu kaldırma kuvvetiyle destekleyerek insana karşılıksız ve cömertçe sunduğu bir "fazladan lütuftur" (fadl). Kibir, bu kelimeyle geminin güvertesinde ezilir.
İnnehû (إِنَّهُ)
Arapçada isim cümlesini pekiştiren "şüphesiz, muhakkak ki" manasındaki "inne" edatı ile "O" (hü) muttasıl (bitişik) zamirinin kaynaşmasıdır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin hukuki ve teolojik sonucuna geçerken kullanılan bu "inne" edatının, "ta'lil" (gerekçe bildirme) işlevi gördüğünü; Allah'ın denizi insanın emrine amade kılmasının arkasındaki o yegâne ve mutlak gerekçeyi zihinlere sarsılmaz bir pekiştirmeyle (te'kid) nakşettiğini tahlil eder. O neden gemileri yüzdürür? Çünkü (İnnehu)...
Kâne (كَانَ)
Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin Allah'ın sıfatlarıyla birlikte kullanıldığında sıradan bir geçmiş zaman kipi olmadığını; "Allah'ın o şefkat ve merhamet sıfatının ezelden beri var olduğunu ve ebediyete kadar da böyle mutlak, kesintisiz ve değişmez (sübut) bir ilahi yasa olarak kalacağını" belirten devasa bir süreklilik kuralı olduğunu kaydeder.
Biküm (بِكُمْ)
Arapçada "ile, hakkında, size karşı" manası katan "bâ" (bi) cer harfi ile, "siz, sizi" manasındaki muhatap çoğul zamirinin (küm) birleşiminden oluşur. Merhametin doğrudan ve spesifik olarak insanın şahsına/varlığına yöneldiğini sabitler.
Rahîmâ (رَحِيمًا)
Kelimenin kökü olan "r-h-m" lafzı, sözlükte "acımak, şefkat göstermek, korumak, iyilik etmek ve merhamet" anlamlarına gelmektedir. "Fa'îl" vezninde, çokluk ve süreklilik bildiren sıfat (mübalağalı ism-i fail / sıfat-ı müşebbehe) formundadır. Cümlede "kâne" fiilinin haberi (yüklemi) konumunda olup nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir kimseye karşı duyulan ve onu mutlak bir şekilde korumaya, ona iyilik yapmaya iten fıtri incelik, acıma ve şefkat duygusu" (rikkat) olduğunu belirtir. Anne rahmine bu ismin verilmesi de, karanlık suların (amniyon sıvısı) ortasındaki o aciz yavruyu sarmalayıp yaşatan mutlak koruyucu yapısından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, "Rahîm" sıfatının, Yaratıcı'ya nispet edildiğinde pasif, duygusal bir üzüntü veya kaba bir acıma olmadığını; bizzat fiiliyata dökülmüş, kulun eksiğini kapatan, onu denizin o korkunç dalgaları arasında boğulmaktan kurtaran ve ona rızık ulaştıran "aktif, kudretli ve icrai bir şefkat eylemi" olduğunu aktarır.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası (son kelimesi) olan "rahîmâ" sıfatının, cümlenin başındaki o ürkütücü, devasa "deniz" (bahr) ve "gemi" (fülk) imgeleriyle oluşturduğu o muazzam estetik ve psikolojik dengeyi tahlil eder. O devasa okyanusun ortasında, fırtınanın, ölümün ve yok oluşun bir milim eşiğinde duran aciz insanı hayatta tutan ve onu rızka ulaştıran şey; o geminin kalın tahtaları yahut mühendisliği değildir. Ayetin sonuna sarsılmaz bir mühür gibi vurulmuş olan bu sonsuz, kuşatıcı ve aktif ilahi "merhamettir" (rahîmâ). Fasıla, denizin o kaotik terörünü mutlak bir teolojik güvenlikle yatıştırarak, insanın kalbini Yaratıcı'nın o sıcak şefkat limanına demirleyip analizi kapatır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla