قَالَ اَرَاَيْتَكَ هٰذَا الَّذ۪ي كَرَّمْتَ عَلَيَّۘ لَئِنْ اَخَّرْتَنِ اِلٰى يَوْمِ الْقِيٰمَةِ لَاَحْتَنِكَنَّ ذُرِّيَّتَهُٓ اِلَّا قَل۪يلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 62. Ayet
Daralt
X
-
“Ve ekledi: ‘Şu benden üstün kıldığına bak! Yemin ederim ki eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım!’”
Şu benden üstün kıldığına bak. İblis (Allah’ın lâneti üzerine olsun) Âdem’in faziletini ve Allah’ın ona ikram ettiğini ikrar etti. Her ne kadar şeytan kendisinin ateşten, Âdem’in ise çamurdan yaratıldığını söyleyerek yaratılış bakımından Âdem’den üstün olduğunu iddia etmiş olsa da Âdem’e verilen bu üstünlük ya Allah’a itaat etme yahut Allah’ın verdiği peygamberlik yönünden olmuştur. Çünkü şu benden üstün kıldığına bak demiştir. Şeytan, ya Allah’a itaat ettiği yahut Allah Âdem’i kullarına elçi olarak gönderdiği için, Âdem’in kendisinden üstün olduğunu ve ikrama nail kılındığını ikrar etmiştir.
Yemin ederim ki eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım! Şeytanın, Rabb’ine hitap ederek eğer beni şu zamana kadar yaşatırsan diye hitap etmesi ihtimal dâhilinde değildir. Çünkü kıyâmete kadar tehir edilip saptırmaya devam etmeyi, Allah’ın bir nimet ve lütfü olarak istediği için, istemiştir. “Eğer bana o nimetleri verirsen sana isyan edeceğim der; nimet karşılığında Allah’a ancak itaat ve şükür kelimeleri ifade edilir, nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Onların içinde öyleleri var ki, “Allah bize lütuf ve kereminden bahşederse biz de elbette hayır yolunda harcar ve iyi kimselerden oluruz” diye Allah’a söz vermişlerdi”. Ancak nimet karşılığında Allah itaatla karşılık verebilir, fakat isyanla mukabelede bulunmak diye bir şey bilinmemektedir.
Eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan meâlindeki beyan iki mânaya gelir: Birincisi tekit olmak üzere belirtilebilir. Şeytan şöyle der: Sen eğer beni kıyâmete kadar tehir ederek yaşatırsan ben de Âdem’in zürriyetini peşime takacağım; yahut onun tarafından bir temenni olmak üzere söylenmiş olabilir. Burada iki durum söz konusudur: Tehir edilmek ve Âdem’in neslini peşinden sürüklemek ve bunların her ikisini de istemek.
Eğer beni kıyamete kadar yaşatırsan. Bu beyanda Mûtezile’nin görüşüyle çelişen bir işaret vardır; Çünkü İblis Rabb’inden tehir edilme ve kıyâmete kadar bırakılmayı istemiştir, oysa ki o Allah’ın, kendine yaptığı vâdi gerçekleştireceğini ve kıyâmete kadar bırakacağını biliyordu, melekler ise bunu bilmiyorlardı, belki şöyle demişlerdi: Bir kul gelip de onu öldürecek ve vâd ettiğini yerine getirilmesinin ve belirlenen vakte kadar bırakılmasını engelleyecek, işte o Rabb’ini, onlardan daha iyi tanıyor. Böylece İblis, “Rabbim! Benim sapmama imkân verdiğin için.. demiştir. Onlar ise şöyle diyorlardı: Allah İblis’i saptırmadı, O şeytanı onlardan daha iyi bilir.
Neslini peşime takacağım. Bu beyan hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onları kuşatacağım, ihata edeceğim. Bazıları da buna, saptıracağım anlamını vermiştir. Nitekim bu husus, başka bir âyette şöyle ifade edilmiştir: “Onları mutlaka saptıracağım, onları boş kuruntulara kaptıracağım”. Bazıları da “le ahtenikenne” (لَأَحْتَنِكَنَّ) kelimesine “mertebesinden aşağı indireceğim” anlamı vermiştir. Denildi ki, istila edeceğim demektir. îbn Kuteybe “le ahtenikenne” (لأَحْتَنِكَنَّ) kelimesine kökünü kazıyacağım demektir. “Le ahtenikenne” kelimesinin “haneke’d-dâbbete” (حَنَكَ الدَّابَّةَ) sözünden alındığı da söyleniyor. Hayvanı dizginledi, yönetmek için hayvanın alt çenesine ip bağlayınca “haneke dâbbetehû hanken” (حَنَكَ دَابَّتَهُ حَنْكًا) denilir. İbn Kuteybe bu ifade hakkında şunu söylemiştir: İstediğim gibi onları güderim demektir.
Yemin ederim ki eğer beni kıyâmete kadar yaşatırsan, az bir kısmı dışında, onun neslini peşime takacağım. Başka bir âyette belirtildiği gibi, sanki şeytan Rabb’inden (ecelinin) tehir edilmesini istemiştir. Sanki melûn şeytan, Kıyâmet gününde senin üzerine lânet olsun“ meâlindeki beyanı işitince şöyle dedi: “Rabbim! Kıyâmet gününe kadar bana mühlet ver”. Şeytan, kendisine iman etse de rahmetin kendisine dokunmayacağını bildi, çünkü Allah Teâlâ kıyâmet gününe kadar ona lânet ettiğini zikretmiştir. Lain, Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılandır. İşte o zaman Rabb’inden, kıyâmet gününe kadar mühlet istemiştir. O melûn şeytan, yaratıkların Allah'a itaat etmesinin, Allah’ın mülkünde bir şeyi artırmayacağını, isyanının da mülkünden bir şeyi eksiltmeyeceğini biliyordu, bunun için “Âdem’in neslini peşime takacağım, onları azdıracağım ve yoldan çıkaracağım” demiştir.
Yorumu Yorumla
-
Kâle (قَالَ)
Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, ifade etmek ve iddiada bulunmak" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) tekil fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dille telaffuz edilen, zihindeki bir kastı dışa vuran seslerin bütünü" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin salt fiziksel bir konuşma eylemi olmadığını, kalpteki samimi niyetin yahut katı bir inkarın/kibrin kelimeler yoluyla aktif bir şekilde muhataba (bu ayette doğrudan Allah'a) yöneltilmesi olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İblis'in secde emrine itiraz ettikten sonra susmayıp "dedi ki" (kâle) fiiliyle diyalogu ısrarla sürdürmesinin teolojik cüretini tahlil eder. İblis, ilahi huzurdan kovulacağını anladığı o sarsıcı anda bile boyun eğip af dilemek yerine, kibrini felsefi bir argümana dönüştürerek Yaratıcı ile "eşitler arası bir tartışma" (kâle) yürütmeye cüret eden mutlak bir isyan arketipidir.
Eraeyteke (أَرَأَيْتَكَ)
Kelimenin kökü "r-e-y" olup "görmek, bakmak, idrak etmek, düşünmek ve haber vermek" manalarına gelir. Soru hemzesi (e), mazi fiil (raeyte) ve hitap/pekiştirme zamirinin (ke) kaynaşmasından oluşan, Arap belagatinde kalıplaşmış bir deyimdir. "Bana haber ver, şu gördüğün/şuna ne dersin?" manası taşır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "gözle yahut akılla bir şeyi müşahede etmek, onun varlığına ve mahiyetine nüfuz etmek" olduğunu bildirir.
Celaleddin el-Suyuti, "Eraeyteke" lafzının Arap dilbilgisindeki o tuhaf ve sarsıcı yapısını inceler. Kelimenin sonundaki "kef" (ke) harfi bir nesne (mef'ul) değil, bütünüyle hitabı güçlendiren ve muhatabın (Allah'ın) dikkatini kaba bir şekilde çekmeye yarayan bir "harf-i hitap"tır. İblis, "Bana haber ver/Söylesene" gibi son derece cüretkâr, argosuz ama tahrik edici bir edatla ilahi makamı sorguya çeker.
Dücane Cündioğlu, İblis'in bu kelimeyi kullanmasındaki o korkunç epistemolojik şımarıklığı değerlendirir. Yaratıcı'ya "Görüyor musun şu yarattığını?" demek, kendi çarpık aklını (kibrini) Allah'ın mutlak ilmine denk tutma, hatta Allah'a kendi yarattığı varlığın "kusurunu/değersizliğini" göstermeye (r-e-y) kalkışma hadsizliğidir. Küstahlık, bu kelimenin fonetiğine sinmiştir.
Hâzellezî (هَٰذَا الَّذِي)
Arapçada yakını gösteren işaret ismi "hâzâ" (bu, şu) ile belirlilik ve ilgi zamiri olan "ellezî" (o ki) edatının birleşimidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), İblis'in doğrudan "Adem" veya "halife" ismini kullanmayıp, onu "hâzellezî" (şu, benden üstün kıldığın şu nesne/varlık) şeklinde salt bir işaret ismine indirgemesindeki edebi ve psikolojik nefreti tahlil eder. İblis, Adem'in şahsiyetini, ona üflenen ilahi ruhu ve ismini lügatinden bütünüyle siler; onu değersiz, isimsiz ve sadece parmakla gösterilen "cansız/aşağılık bir eşyaya" (hâzâ) dönüştürerek kendi kibrini linguistik olarak tatmin eder.
Kerramte (كَرَّمْتَ)
Kelimenin kökü "k-r-m" olup "değerli olmak, şerefli kılmak, üstün tutmak, cömertlik ve kusursuzluk" manalarına gelir. Tef'il babında (tekrim) mazi (geçmiş zaman) ikinci tekil şahıs fiilidir (Sen şereflendirdin/üstün kıldın).
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin kendi cinsleri arasında eksiklikten ve kusurdan bütünüyle arınmış, saygın, nadide ve en yüksek şeref (şerafet) mertebesine ulaşmış hali" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "tekrim" eyleminin sıradan bir lütuf olmadığını; muhatabı (Adem'i) akıl, irade, ilim (isimleri bilme) ve yeryüzü halifeliği gibi devasa, eşsiz ve ontolojik bir şerefle donatmak olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, İblis'in bu fiili "Sen üstün kıldın" (kerramte) şeklinde doğrudan Allah'a yöneltmesinin teolojik ironisini değerlendirir. İblis, Adem'in üstünlüğünün Allah'ın mutlak iradesinin bir sonucu olduğunu itiraf eder; ancak bu "tekrim" (şereflendirme) eylemini ilahi bir hikmet olarak değil, kendi kibrine yapılmış adaletsiz ve mantıksız bir "haksızlık/tercih hatası" olarak yargılar. Kendi ateşten yaratılışını, ilahi lütuftan daha meşru bir şeref (k-r-m) sebebi sayar.
Aleyye (عَلَيَّ)
Arapçada "üzerine, üstüne, -e karşı" manalarına gelen ve yükseklik/istila bildiren "alâ" harf-i ceri ile "ben, benim" manasındaki (ye/nî) mütekellim zamirinin birleşimidir. "Benim üzerime, bana tercih ederek" manasını taşır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "alâ" (üzerine) edatının burada doğrudan bir hiyerarşi ve rütbe itirazı olduğunu kaydeder. İblis, evrendeki dikey ontolojik hiyerarşide kendisini en üstte görmekteydi; Adem'in varoluş sahnesine çıkıp onun "üzerine/tepesine" (aleyye) yerleştirilmesi, bu kaba hiyerarşik zihniyette devasa bir hasar yaratmıştır.
Lein (لَئِنْ)
Arapçada yemin, te'kid ve pekiştirme bildiren "lam-ı ibtidaiyye" (le) ile eylemi koşula bağlayan "eğer, şayet" manasındaki (in) şart edatının kaynaşmasıdır. "Andolsun ki eğer..." manasına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, yemin harfi (le) ile şart edatının (in) yan yana gelmesinin Arap belagatinde "kasem ve şart kurgusu" yarattığını, İblis'in bu dilbilgisel yapıyla sıradan bir ihtimalden değil, yeminle perçinlenmiş, gözü dönmüş ve bütünüyle kurgulanmış "mutlak bir intikam planından" bahsettiğini tahlil eder.
Ahherteni (أَخَّرْتَنِ)
Kelimenin kökü "e-h-r" olup "geride bırakmak, ertelemek, geciktirmek ve süre vermek" manalarına gelir. Tef'il babında (te'hir) mazi (geçmiş zaman) ikinci tekil şahıs fiilidir. Sonundaki "nûn" ve düşmüş olan "yâ", "beni/bana" manasındaki mef'ul (nesne) zamiridir. "Beni ertelersen/bana mühlet verirsen" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir eylemi, nesneyi veya zamanı, olması gereken o ilk ve öncelikli noktasından (evvel) alıp, geriye, sonraya ve uzağa ötelemek" olduğunu bildirir.
Toshihiko Izutsu, İblis'in "te'hir" (mühlet/zaman) talebindeki varoluşsal inadı analiz eder. O, tövbe edip af dilemek için bir zaman istemez; aksine, ilahi emre karşı yürüteceği o devasa isyan ve intikam projesi için "zamanı" (e-h-r) bir silah, bir savaş alanı olarak talep eder. İblis, insanlık tarihini kendi intikamının kronolojik bir sahnesine dönüştürmek için Yaratıcı'dan zamanı (mühleti) ödünç ister.
İlâ (إِلَىٰ)
Arapçada yönelme, bitiş ve bir zamanın/mekânın son sınırını (gaye) bildiren "-e, -a, -e kadar" anlamlarına gelen harf-i cerdir (ilgeç).
Yevmil (يَوْمِ)
Kelimenin kökü "y-v-m" olup sözlükte "gün, vakit, belirli bir zaman dilimi ve an" anlamlarına gelmektedir. İsim tamlamasının tamlayanı konumundadır.
Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)
Kelimenin kökü "k-v-m" olup "kalkmak, dikilmek, ayakta durmak ve doğrulmak" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış masdar/isim formunda tamlanandır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "oturmanın, çökmenin ve eğilmenin zıddı olarak, dikey bir eksende sağlamca doğrulması ve ayakta durması" olduğunu bildirir.
Arthur Jeffery, "Kıyamet" kelimesinin Sami dillerindeki ölüm sonrası dirilişi anlatan (Süryanicedeki "Kyamta") teolojik kökeniyle bağını kurarak, İblis'in mühlet talebinin sıradan bir ömür değil, "evrenin o nihai dikey kalkış anına (kıyamete)" kadar sürecek devasa, sınırları zorlayan eskatolojik bir yaşama arzusu olduğunu analiz eder. İblis, insanın varlık sahnesinde kalacağı son saniyeye kadar peşini bırakmayacaktır.
Le ahtenikenne (لَأَحْتَنِكَنَّ)
Kelimenin kökü olan "h-n-k" lafzı, sözlükte "çene altı, boğaz, yular takmak, hayvanı gemlemek, istila etmek ve kökünü kazımak" anlamlarına gelmektedir. İfti'al babında, başında te'kid (pekiştirme) "lam"ı ve sonunda yine te'kid "nûn"u (nûn-u müşeddede) bulunan muzari birinci tekil şahıs fiildir. "Andolsun ki onlara yular takıp sürükleyeceğim / köklerini kazıyacağım" demektir.
İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinde "hayvanın alt çenesine (hanek) sıkıca bir ip veya yular geçirerek (tahnik), onun kendi iradesiyle hareket etmesini engellemek ve onu istenilen yöne zorla, körü körüne sürüklemek" manasının yattığını belirtir. Çekirge sürüsünün tarlayı bütünüyle istila edip yemesi (ihtinâk) de bu kökten türemiştir, çünkü ekinin kökünü kazımışlardır.
Râgıb el-İsfahânî, "ihteneke" eyleminin ayette "onları bütünüyle kendi tahakkümüm altına alacağım, akıllarını ve iradelerini ellerinden alıp söküp atacağım" manasında, şiddetli bir psikolojik ve ontolojik istila eylemi olduğunu aktarır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin barındırdığı o devasa, karanlık ve aşağılayıcı metaforu muazzam bir edebi tahlille inceler. İblis, "Onları yoldan çıkaracağım" demez; bütünüyle hayvan yetiştiriciliğinden alınan, vahşi ve kaba bir fiili (ahtenikenne) seçer. Bu kelimeyle Allah'a adeta şunu haykırır: "Sen bu Adem'i şereflendirdin (kerramte) ve ona akıl verdin öyle mi? Bana mühlet ver, yemin olsun ki o çok şerefli saydığın neslin çenesine tıpkı bir merkebe/hayvana yular takar (hanek) gibi vesveselerimi takacağım, akıllarını başlarından alıp onları kendi egolarının esiri, iradesiz, düşünmeyen biyolojik birer hayvana çevirip peşim sıra cehenneme sürükleyeceğim!" Kur'an, şeytanın insana duyduğu o iğrenç nefreti ve aşağılamayı, "hayvana yular takma" (ahtenikenne) fiiliyle resmederek insanın uyanması gereken en sarsıcı tehlike çanını çalar.
Zürriyyetehû (ذُرِّيَّتَهُ)
Kelimenin kökü "z-r-r" olup "yaymak, saçmak, rüzgârda savurmak, zerre, döl ve nesil" manalarına gelir. Nesne (mef'ul) formunda olup, sonunda Adem'e dönen "onun" (hu) zamiri bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "tohumu yahut ince toprağı rüzgârın önüne katıp etrafa saçmak ve yaymak" olduğunu belirtir. İnsanın çocuklarına ve soyuna (zürriyet) bu ismin verilmesi, onların da yeryüzüne tohumlar gibi saçılıp (z-r-r) çoğalmasındandır.
Râgıb el-İsfahânî, İblis'in sadece Adem'i değil, onun soyundan yeryüzüne saçılacak olan bütün o devasa insanlık ağacını (zürriyetini) topyekûn bir düşman olarak hedefe oturttuğunu ifade eder. Hedef birey değil, bütünüyle "insan türü/soyu"dur.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir. İblis'in o devasa "yular takıp sürükleme" (ihtinâk) yeminindeki yegâne fireyi ve acziyeti belirler.
Kalîlâ (قَلِيلًا)
Kelimenin kökü olan "k-l-l" lafzı, sözlükte "az olmak, miktar bakımından yetersiz olmak ve küçük" anlamlarına gelmektedir. Sıfat formunda (istisna edilen azınlık) nasb (üstün) halindedir ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "çokluğun (kesret) zıddı olarak niceliksel veya sayısal bir azlık, zayıflık" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin fasılası olan bu kelimenin (kalîlâ) İblis'in rasyonel/sosyolojik öngörüsünü ve mutlak acziyetini nasıl deşifre ettiğini değerlendirir. İblis son derece kibirlidir ama aptal değildir; insanın fıtratındaki o ilahi mayayı, iradeyi ve Allah'ın korumasına giren ihlaslı (muhlis) kulları bilir. Bu yüzden "hepsine yular takacağım" diyemez. İstisna (illâ) edatıyla "pek azı (kalîlâ) hariç" demek zorunda kalarak; kendi kurduğu o devasa kötülük projesinin bile mutlak/tanrısal bir güç olmadığını, ihlaslı/samimi insan iradesi karşısında fire vereceğini (başarısız olacağını) ayetin sonunda kendi ağzıyla ontolojik olarak itiraf eder. Zira o azınlık (kalîlâ), şeytanın yularını koparıp fıtratına sahip çıkan devasa bir özgürlük anıtıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla