اُو۬لٰٓئِكَ الَّذ۪ينَ يَدْعُونَ يَبْتَغُونَ اِلٰى رَبِّهِمُ الْوَس۪يلَةَ اَيُّهُمْ اَقْرَبُ وَيَرْجُونَ رَحْمَتَهُ وَيَخَافُونَ عَذَابَهُۜ اِنَّ عَذَابَ رَبِّكَ كَانَ مَحْذُوراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 57. Ayet
Daralt
X
-
“Bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allah’a en yakın olanları bile Rab’lerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar; O’nun rahmetini umar, azabından korkarlar. Rabb’inin azabı gerçekten sakınılması gereken bir azaptır.”
Bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allah’a en yakın olanları bile Rab’lerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar. Yani Allah’tan başkasına tapan bu insanlar Allah’a hangisi en yakın diye Rab’lerine vesile ararlar, onun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Bu vesilelerin kimler olduğuna dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu kavramı (vesileyi) melekler ve cinler olarak yorumlayanlar vardır. Bu görüş Abdullah b. Mesûd’a aittir. Abdullah b. Mesûd şöyle diyor: Araplar’dan bir kavim cinlere tapıyorlardı, cinler müslüman olunca onlar yine cinlere tapmaya devam ettiler. İşte bu sebeple yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başka taptığınız o varlıklar, Rab’lerine vesile ararlar, siz onlara nasıl tapıyorsunuz?” Bu vesilenin melekler olduğunu söyleyenler O’nun rahmetini umar, azabından korkarlar meâlindeki beyan hakkında farklı görüşler ileri sürmüşlerdir. Hasan-ı Basrî şu yorumu yapmıştır: Allah’ın sevgisini ve rızasını umarlar ve onun azabından korkarlar. Yani heybet, celâl ve azametinden korkarlar, yoksa ateşinden ve azabından korkmazlar, çünkü Allah melekleri azap ve şiddetli cezayı gerektirecek işler yapmaktan korumuş ve şöyle buyurmuştur: “Allah’ın kendilerine buyurduğuna karşı gelmeyen ve kendilerine emredileni yerine getiren melekler vardır”; “Onlar, bıkıp usanmaksızm gece gündüz Allah’ı tenzih ederler”; “Onlardan biri, “Tanrı O değil, benim!” diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız”. Bu bir ihbardır ki, onlar eğer o sözü söylerlerse, sözü edilen cehennem azabım ona verecektir, yoksa onlardan biri bunu söylemiş diye değil. Ebû Bekir el-Esam Rahmetini umar meâlindeki cümleye, sevabını umar, azabmdan korkar meâlindeki beyana da cezalandırmasından korkar, demiştir. Çünkü Allah onlar hakkında tehdit niteliğinde şöyle buyurmuştur: “Onlardan kim bunu söylerse...”. Allah onlar hakkındaki tehdidini ortaya koymuştur. Fakat Allah’ın sevabı, tat alman, azabı da ağrı ve elem duyulan bir olgudur. Rahmetini umar ifadesi hakkında müfessirlerden şöyle diyenler olmuştur: Yani cennetini umar. Fakat bu onların cennet ehli ile sohbet etmek isteyerek: “Her kapıdan onların yanına girerek sabretmenize karşılık elde ettiğiniz esenlik daim olsun” derler meâlindeki âyete benziyor. Bize göre, bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allah’a en yakın olanları bile Rab’lerine daha yakın olabilmek için vesile ararlar meâlindeki beyanın, Allah dışında taptıkları putlara da vesile ararlar demektir. O zaman bunun yorumu şöyle olur; Yalvardıkları o varlıklara dua ederek isterler. Yani kendilerine ibadet etme ve itaat imkânı verilse ve sebepleri bir araya getirilse, belirtilen şekilde olurlar. Bu yüce Allah’ın şu beyanı gibidir: “Eğer bu Kur anı bir dağın üzerine indirseydik”. Yani Allah dağı muktedir kılsa ve beşere yüklenen ve onun sırtına yerleştirilen bu yük o dağa yüklense, belirtildiği gibi Allah’tan başkasına ibadet eden o putperestlerin sözü edilen sefihlikleri karşısında o dağı, Allah korkusundan parçalanmış olarak görürdün. Yüce Allah şunu söylüyor: Kendisine ibadet imkânı verilse, bu imkânla Rab’lerine ulaşmak için vesile arayan putlara nasıl tapıyorsunuz, yahut âyet şayet melekler hakkında ise anlamı şöyle olur: Rabb’ine itaat etmek için vesile arayan varlıklara siz nasıl tapıyorsunuz? Sanki yüce Allah Mekke halkının sefihliğini belirtiyor, çünkü onlar “Bize taş yağdır" ve benzer sözlerle azap istemişlerdi, oysa bütün gök ehli ile yer ehli onun azabından sakınırlar.
Rabb’inin azabı gerçekten sakınılması gereken bir azaptır. Yani gökte ve yerde bulunanlar o azaptan sakınırlar.
En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyan yaratıklardan hiçbirinin Allah’tan başka kimseden bir şeyler ummaması ve Allah’tan başka kimseden korkmaması için bir uyarıdır. Müfessirler bu âyetin yorumunu meleklere döndürse de onun, Allah’tan başka her mâbut mânasına gelmesi ihtimali vardır. Melekler, cinler ve ibadet ettikleri putlar. Okumakta olduğun ikinci âyetin lafzî anlamı, melekler yahut cinler hakkındadır. Bu da yüce Allah’ın şu beyanında belirttiği husustur:
Yorumu Yorumla
-
Ulâike (أُولَٰئِكَ)
Arapçada "işte onlar, şunlar" manalarına gelen, çoğul ve genellikle akıllı varlıkları nitelemek için kullanılan, kendisinden uzağı veya makamca yüce olanı gösteren işaret ismidir. Cümlenin mübtedası (öznesi) konumundadır.
Celaleddin el-Suyuti, bu işaret isminin yakındakini değil de uzaktakini (ulâike) göstermesinin Arap belagatindeki ironik ve teolojik işlevini tahlil eder. Müşrikler melekleri, cinleri veya geçmişteki salih insanları (İsa, Üzeyir vb.) kendilerine ilah/aracı edinmişlerdir. Ayet, "işte o taptıklarınız" (ulâike) diyerek bu varlıkları işaret ederken, onların Allah katındaki yüce makamlarına dikkat çekmekle kalmaz; aynı zamanda müşriklerin onlara ulaşılmaz birer tanrıymış gibi tapınmalarındaki o trajikomik mesafeyi (uzaklığı) linguistik olarak yüzlerine vurur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, işaret isminin (ulâike) kapsamına müşriklerin dua ettiği meleklerin, İsa ve Üzeyir gibi peygamberlerin girdiğini, ayetin temel maksadının bu "tapılan varlıkların" bizzat kendilerinin de birer kul olduğunu ispatlamak olduğunu kaydeder.
Ellezîne (الَّذِينَ)
Arapçada çoğul isimleri ve akıllı varlıkları (insan, melek, cin) nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. "O kimseler ki, o şeyler ki" manalarına gelir.
Yed'ûne (يَدْعُونَ)
Kelimenin kökü olan "d-a-v" lafzı, sözlükte "çağırmak, seslenmek, davet etmek, yardım istemek ve dua/ibadet etmek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi acziyet yahut ihtiyaç anında sözle veya nidalarla kendisine doğru meylettirmek, kendi tarafına çekmek ve ondan medet ummak" olduğunu bildirir. İbadete ve yakarışa dua denmesi bundandır.
Râgıb el-İsfahânî, "da'vet" ve "dua" eylemlerinin, insanın kendisini aşan ve mutlak kabul ettiği bir güç karşısındaki ontolojik sığınma, kulluk ve teslimiyet talebi olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin faili ve nesnesi arasındaki teolojik diyalektiği tahlil eder. Müşrikler (tapınanlar), bu varlıklara tanrısal bir güç atfederek "dua etmektedirler" (yed'ûne). Ancak Kur'an cümlenin yapısını öylesine muazzam bir şekilde kurar ki, cümlenin başındaki fail (özne), müşriklerin kendisi değil; bizzat o "dua ettikleri/taptıkları" varlıkların (ulâikellezîne yed'ûne / o tapındıkları varlıkların ta kendileri) kendisidir. Tapılan varlık, bir anda kulluk eden özneye dönüştürülür.
Yebteğûne (يَبْتَغُونَ)
Kelimenin kökü "b-ğ-y" olup sözlükte "istemek, aramak, talep etmek, şiddetle arzulamak ve haddi aşmak" anlamlarına gelir. İfti'al babında (ibtiğâ) muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi elde etmek için büyük bir iştiyakla yönelmek ve bu uğurda yoğun bir çaba sarf etmek" manasının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibtiğâ" eyleminin sıradan bir istemenin ötesinde, kişinin kendi varoluşsal hedefine ulaşmak için tüm meşru yolları deneyerek derin bir arayışa ve aktif bir eylemselliğe girmesi olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ibtiğâ" (şiddetle arama/yönelme) fiilinin ontolojik ağırlığını inceler. Müşriklerin ilahlaştırdığı o şerefli varlıklar (melekler veya peygamberler), kendilerini tanrı sanıp kibre kapılmak bir yana; bizzat kendileri, Allah'a ulaşmak ve O'nun lütfunu elde etmek için "şiddetli, rekabetçi ve aktif bir arayış/kulluk çabası" (yebteğûne) içindedirler. Tanrı zannedilenler, aslında evrendeki en muhtaç arayışçılardır.
İlâ (إِلَىٰ)
Arapçada yönelme, bitiş ve sınır bildiren "-e, -a, doğru, -e kadar" anlamlarına gelen harf-i cerdir (ilgeç). Arayışın (ibtiğâ) yöneleceği o mutlak nihai hedefi (Yaratıcı'yı) belirler.
Rabbihimü (رَبِّهِمُ)
Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Sonunda "onların" (him) aidiyet/çoğul zamiri bulunmaktadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve ona malik olmak" olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, arayışın yönünün "Allah'a" şeklinde özel isimle değil de "Rablerina" (Rabbihim) şeklinde ifade edilmesinin teolojik şefkatini tahlil eder. Müşriklerin taptığı o şerefli kullar, Allah'ı ulaşılmaz, despotik bir tanrı olarak değil; kendilerini eğiten, varlıklarını sürdüren ve kendilerine merhametle yön veren mutlak bir "Terbiyeci ve Sahip" (Rabb) olarak görerek O'na yönelirler. Otorite, rububiyet (terbiye) esasıyla inşa edilmiştir.
El-Vesîlete (الْوَسِيلَةَ)
Kelimenin kökü olan "v-s-l" lafzı, sözlükte "arzu ederek yaklaşmak, vasıta, derece, yakınlık bağı ve bir şeye ulaşmak için kullanılan vesile" anlamlarına gelmektedir. Belirlilik takısı (el) ile marife formda nesne (mef'ul) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "istek ve sevgiyle birine doğru yönelmek, iki şeyi birbirine bağlayan ve aradaki mesafeyi kapatan bağ" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "vesile" kavramının sadece pasif bir araç/vasıta (örneğin bir merdiven) olmadığını; Allah'a yönelirken salt bir araçtan ziyade "bilgi, ibadet ve ahlaki erdemler yoluyla O'na sevgiyle ve isteyerek yakınlaşma çabası/eylemi" olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin Arap müşrik panteonundaki (şirk sistemindeki) algısıyla Kur'an'daki epistemolojik değişimi tahlil eder. Müşrikler, putları veya melekleri Allah ile aralarında torpil yapan/şefaat eden pasif "aracılar" (vesile) sanıyorlardı. Kur'an bu kelimeyi alır ve içini bütünüyle temizler: Gerçek vesile, bir şahıs veya aracı nesne değil; bizzat ahlaki eylem, taat ve liyakatle Allah'a doğru atılan aktif "yakınlaşma çabasıdır". Müşriklerin aracı/vesile sandığı melekler bile, Allah'a kendi ibadetleriyle (vesileleriyle) yaklaşmaya çalışmaktadırlar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "vesile" kelimesinin burada "Allah'a yakınlık makamı, kurbiyet derecesi" manasında kullanıldığını, o salih kulların bizzat bu rütbeyi elde etmek için ibadetle çırpındıklarını kaydeder.
Eyyühüm (أَيُّهُمْ)
Arapçada "hangisi, kim, hangileri" manalarına gelen soru veya ilgi edatının (eyyü), "onların" (hüm) çoğul zamiriyle birleşmesinden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, "eyyü" edatının burada doğrudan bir soru olmaktan ziyade, eylemin (yakınlaşma çabasının) içindeki o devasa rekabeti, hiyerarşiyi ve yarışmayı anlatan "beyaniye" (açıklayıcı) bir işlev gördüğünü belirtir. "Acaba içlerinden hangisi daha ileri gidecek?" şeklindeki o dinamik kulluk yarışını semantik olarak dondurur.
Akrabu (أَقْرَبُ)
Kelimenin kökü "k-r-b" olup "yakın olmak, mesafenin kısalması ve yaklaşmak" manalarına gelir. İsm-i tafdil (kıyas/en üstünlük) formundadır ve "daha yakın, en yakın" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "uzaklığın (bu'd) tam zıddı olarak, iki şeyin fiziksel veya manevi olarak birbirine bitişme noktasına gelmesi" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ism-i tafdil (akrab/en yakın) formunun teolojik ve sosyolojik rekabeti nasıl yıktığını değerlendirir. Müşrikler kendi uydurdukları ilahları Allah'ın mutlak ve ayrıcalıklı yandaşları sanırken; Kur'an, o meleklerin veya peygamberlerin kendi aralarında Allah'a "kim daha yakın olacak" (akrabu) diye muazzam bir ontolojik yarış (ibadet yarışı) içinde olduklarını resmeder. İlahi otorite karşısında kimsenin statüsü garanti değildir; en seçkin varlıklar bile o "yakınlık" (kurbiyet) için kıyasıya bir çaba içindedir.
Ve yercûne (وَيَرْجُونَ)
Kelimenin kökü "r-c-v" olup "ummak, ümit etmek, beklemek ve ümitle yönelmek" manalarına gelir. Başında atıf harfi (ve) bulunan muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin gerçekleşmesine dair kalpte beliren arzu, ümit ve beklenti" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "reca" (ümit) eyleminin, temenni gibi asılsız bir hayal olmadığını; aksine kişinin o amaca ulaşmak için gereken tüm sebeplere sarılıp eyleme geçtikten sonra, sonucun güzelliğini korku ve heyecanla beklemesi olduğunu ifade eder. Meleklerin ve salihlerin ümidi eylemsiz bir beklenti değil, ibadetle desteklenmiş aktif bir "recâ"dır.
Rahmetehu (رَحْمَتَهُ)
Kelimenin kökü "r-h-m" olup "acımak, şefkat göstermek, korumak, iyilik etmek ve lütufta bulunmak" manalarına gelir. Nesne (mef'ul) konumunda olup, sonunda Allah'a dönen "O'nun" (hu) aidiyet zamiri bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir kimseye karşı duyulan ve onu korumaya, ona iyilik yapmaya iten fıtri incelik ve lütuf" olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "yercûne" (umarlar) fiilinin nesnesi olarak "rahmet" kelimesinin seçilmesinin teolojik boyutunu tahlil eder. Müşriklerin ilahlaştırdığı o devasa varlıklar, kendi güçleriyle değil, bütünüyle Allah'ın o kuşatıcı "şefkatine/lütfuna" (rahmetehu) sığınarak ve ondan medet umarak ontolojik varlıklarını sürdürmektedirler. İlah zannedilenler, ilahi rahmetin muhtaç birer dilencisidir.
Ve yehâfûne (وَيَخَافُونَ)
Kelimenin kökü "h-v-f" olup "korkmak, endişe etmek, çekinmek ve ürkmek" manalarına gelir. Başında atıf harfi (ve) bulunan muzari çoğul fiildir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "beklenen bir tehlike, zarar yahut helak karşısında insanın kalbinde oluşan panik ve ürperti durumu" olduğunu aktarır. Güvenliğin (emn) zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "havf" eyleminin sıradan bir fobi veya fiziksel bir ürkme olmadığını; kişinin kendi kusurlarını yahut karşısındakinin (Yaratıcı'nın) mutlak kudretini bilmesinden kaynaklanan derin, ahlaki ve teolojik bir "endişe/sakınma" hali olduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "reca" (ümit) ve "havf" (korku) fiillerinin art arda (tıbak/karşıtlık sanatı) zikredilmesinin psikolojik ve edebi dengesini inceler. Kur'an, ideal kulluk modelini bu iki fiilin ortasına kurar. O yüce varlıklar, Allah'ın rahmetinden emin olup kibre kapılmazlar (havf ederler); O'nun azabından korkup mutsuzluğa veya ümitsizliğe de düşmezler (reca ederler). Müşriklerin uydurduğu şımarık mitolojik tanrıların aksine, gerçek salih kullar korku ve ümit arasında (beyne'l-havfi ve'r-recâ) kusursuz bir fıtri denge içindedirler.
Azâbehu (عَذَابَهُ)
Kelimenin kökü olan "a-z-b" lafzı, sözlükte "tatlı olmak (su için), alıkoymak, engellemek, şiddetli acı vermek ve eziyet" anlamlarına gelmektedir. Nesne (mef'ul) formunda olup, sonunda Allah'a dönen "O'nun" (hu) zamiri bulunur.
İbn Fâris, bu kökün etimolojik temelinde "bir kimseyi uyku veya rahatlık gibi fıtri ihtiyaçlarından zorla alıkoymak, onu meşru huzurundan engellemek" manasının yattığını belirtir. Azap, kişiyi huzurdan kaba kuvvetle alıkoyma ve cezalandırma eylemidir.
İnne (إِنَّ)
Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren, cümleye "şüphesiz, muhakkak ki, kesinlikle" manası katan (harf-i müşebbehe bil-fiil) bir edattır.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin hüküm/kapanış cümlesine geçerken kullanılan bu "inne" edatının, anlatılan o korku (havf) duygusunun sıradan bir vesvese olmadığını; ilahi cezanın mutlaklığını ve ontolojik kesinliğini pekiştirerek (te'kid) zihinlere kazıyan sarsılmaz bir dilbilgisel mühür olduğunu tahlil eder.
Azâbe (عَذَابَ)
Aynı "a-z-b" kökünden türeyen "şiddetli acı, bedensel veya ruhsal eziyet, ceza" manasındaki masdar/isimdir. "İnne" edatından dolayı nasb (üstün) olmuş ve isim tamlamasının tamlananı konumundadır.
Rabbike (رَبِّكَ)
Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, sahip olmak, efendi" anlamlarına gelir. Sonunda peygambere (veya muhataba) dönen "senin" (ke) zamiri bulunur.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, azap (ceza) kavramının "Allah" veya "Kahhar" ismiyle değil de "Senin Rabbin" (Rabbike) ismiyle tamlama (izafet) kurmasının teolojik diyalektiğini tahlil eder. Azap, kontrolsüz bir öfke patlaması değil; bizzat evreni ve insanı terbiye eden, adaletle yöneten ve bozulan nizamı düzelten o mutlak "Terbiyeci'nin" (Rububiyetin) ilahi ve adil bir icraatıdır. Terbiye (Rabb) sıfatı, azaba meşruiyet ve pedagojik bir ağırlık katar.
Kâne (كَانَ)
Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin burada "geçmişte şöyleydi" manasında bir hikaye olmadığını; ilahi sıfatlar ve eylemlerle birlikte kullanıldığında "ezelden beri böyle olduğu ve ebediyete kadar da böyle mutlak ve değişmez bir hakikat olarak kalacağı" şeklindeki felsefi "süreklilik ve sübut" kuralını dondurduğunu kaydeder.
Mahzûrâ (مَحْذُورًا)
Kelimenin kökü olan "h-z-r" lafzı, sözlükte "sakınmak, tetikte olmak, korkup kaçınmak, tehlikeye karşı tedbir almak ve uyanık bulunmak" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/sakınılan, korkulan, kaçınılması gereken şey) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak konumlanmıştır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir tehlikeden korunmak için hazırlıklı olmak, kendini emniyete almak amacıyla son derece dikkatli ve uyanık davranmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hazar" kavramının, sıradan bir duygusal ürkme olan "havf" ile aynı olmadığını; kişinin zarar verecek bir şeyi aklen bilip, ondan bilinçli, aktif ve rasyonel bir şekilde kendini sakındırma çabası olduğunu ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin fasılası olan bu kelimenin "muhazzir" (korkutan/etken) yerine "mahzûr" (kendisinden sakınılan şey/edilgen) kalıbıyla gelmesinin Arap belagatindeki şiddetini tahlil eder. Allah'ın azabı öyle devasa ve mutlak bir ontolojik gerçekliktir ki; o azabın insanları korkutmasına gerek bile yoktur, o bizzat kendi doğası, şiddeti ve mahiyeti gereği herkesin ondan kaçacağı, sakınacağı ve titizlikle korunacağı "mutlak bir korku ve sakınma nesnesidir" (mahzûrâ). Ayet, müşriklerin sahte güvenini bu mutlak kaçınma zorunluluğunu mühürleyen ism-i mef'ul formasıyla paramparça eder.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla