Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 56. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 56. Ayet

    قُلِ ادْعُوا الَّذ۪ينَ زَعَمْتُمْ مِنْ دُونِه۪ فَلَا يَمْلِكُونَ كَشْفَ الضُّرِّ عَنْكُمْ وَلَا تَحْو۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kuli-d’u-lleżîne ze’amtum min dûnihi felâ yemlikûne keşfe-ddurri ‘ankum velâ tahvîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "De ki: 'Allah’ı bırakıp da tanrı olduğunu ileri sürdüklerinize yal­varın! Ama onlar sizin sıkıntınızı ne kaldırabilir ne de ferahlığa çevirebilirler:"

      De ki: Allah’ı bırakıp da tanrı olduğunu ileri sürdüklerinize yalvarın. Sebe’ sûresinde de Allah Teâlâ şöyle buyuruyor; “De ki; Allah’tan başka (İlâhî güçlere sahip) sandığınız varlıkları çağırın bakalım! Onlar göklerde ve yerde zerre miktarı bir şeye sahip olmadıkları gibi, buralarda herhangi bir ortaklıkları da yoktur; Allah’ın onlardan bir destekçiye de ihtiyacı bulunmamaktadır’”. Tevil ehlinin söylediklerine göre, bu âyetin onlara belâ ve musibetler inip de, bu sıkıntıların üzerlerinden atılmasını, tapmakta oldukları Allah’ın dışındaki putlardan istemeleri üzerine bu şekilde emrolunmuş olmaları muhtemeldir. Allah onlara şöyle buyurur: Cenâb-ı Hak dışında, ilâh olduklarını sandığınız putlara seslenin ki başınıza inen musibeti kaldırsın. Yine bu ifadenin, ne bir musibet gelmesi ne de onların cahillikte bulunmalarını açıklamak üzere inmiş olma ihtimali de vardır. Çünkü onlar şöyle demişlerdi: “Onlara ancak, bizi doğrudan Allah’a yaklaştırmaları için ibadet ediyoruz”; “O putlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir”. Yüce Allah, putların Allah katında şefaat yetkisinin olmadığını haber vermiştir. Onlara ibadet etmeleri, kendilerini Allah’a ulaştırmaz. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Yoksa onlar kendilerine Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: ‘O şefaatçiler hiçbir şeye güç yetiremez, hiçbir şeyi kavrayamaz olsalar da mı?”’. Allah şunu haber vermiştir: Onlar putlara tapmakla yiyecekleri şeylere sahip olamazlar. Yahut bu husus, Allah’tan başkasından, kendileri üzerinden sıkıntıyı kaldırmak ve defetmek yahut onlara menfaat celbetmek ve hayır getirmek umutlarını kesmek için belirtilmiş olabilir. Nitekim yüce Allah, kendisinden başka hiç kimsenin bu imkâna sahip olmadığını haber vermiştir. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Allah’ın insanlar için açtığı rahmeti kısabilecek yoktur”; “Eğer Allah seni bir zarara uğratırsa onu kendisinden başka giderecek yoktur”. Yüce Allah, kendisi eğer bir rahmet kapısı açmışsa, onun dışında bu kapıyı kimsenin kapatamayacağını, eğer kendisi rahmet kapısını kapatmışsa ondan başka kimsenin bunu açamayacağını haber vermiştir. Yine bir kimseye bir zarar dokunsa, onu kimsenin kaldıramayacağını, hayır vermek murat etmişse de hiç kimsenin bunu uzaklaştıramayacağını ve geri çeviremeyeceğini haber vermiştir.

      De ki: Allah’ı bırakıp da tanrı olduğunu ileri sürdüklerinize yalvarın. Sözü edilen yalvarma -lafzî anlamı itibariyle emir olsa da- gerçekte emir değildir, fakat müşriklerin taptıkları Allah’tan başka varlıkların âciz olduğunu, sözü edilen putların bir sıkıntıyı defetmek ve değiştirmekten âciz olduklarını haber vermiştir. Yüce Allah’ın “De ki taş olun” sözü de emir olmayıp Allah’ın kudret sahibi olduğunu, en sert ve diriltilmesi size göre en zor nesnelere döndürülseniz de hiçbir şeyin onu âciz bırakmadığını haber vermektir. Onlar sizin sıkıntınızı ne kaldırabilir, yani sizden uzaklaştırıp geri döndüremezler. Değiştiremezler. Bu kelimenin iki mânaya ihtimali vardır: Birincisi, o zararı sizden başkasına çeviremezler ve onu geri döndüremezler. İkincisi, en şiddetli ve en ağır durumdan en hafif ve ehven olan duruma çeviremezler.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kuli (قُلِ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, ifade etmek" manalarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır; yanındaki kelimeye (sakin harfe) geçiş yapabilmek için Arapça dilbilgisi kuralı gereği sonu esrelenmiştir (kuli).

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin salt mekanik bir söz aktarımı olmadığını, kalpteki samimi niyetin ve aklî delilin dil yoluyla aktif bir şekilde muhataba yöneltilmesi olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "De ki" (Kuli) emriyle başlamasının teolojik meydan okumadaki yerini tahlil eder. Yaratıcı, müşriklerin sahte tanrılarına yönelik bu felsefi sorgulamayı peygamberin diliyle (kul) bizzat sahaya sürer. Bu emir, peygamberi pasif bir tebliğciden çıkarıp, muhatabın inanç sistemini temelinden sarsan aktif bir tartışmacı (fail) konumuna yükseltir.

        Ud'û (ادْعُوا)

        Kelimenin kökü olan "d-a-v" lafzı, sözlükte "çağırmak, seslenmek, davet etmek, yardım istemek ve dua etmek" anlamlarına gelmektedir. Çoğul emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir kimseyi acziyet veya ihtiyaç anında söz yahut nida yoluyla kendisine doğru meylettirmek, kendi tarafına çekmek ve ondan medet ummak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "da'vet" ve "dua" eylemlerinin, insanın kendisini aşan bir güç karşısındaki ontolojik sığınma talebini nitelediğini ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "ud'û" (çağırın/dua edin) emrinin bu ayetteki ironik ve yıkıcı kullanımını analiz eder. İnsanlar normalde inandıkları tanrılara huşu içinde dua ederler; ancak Kur'an bu kelimeyi alıp müşriklere bir "meydan okuma ve acze düşürme" (ta'ciz) aracı olarak fırlatır. "Hadi çağırın/yalvarın da görelim" manasındaki bu emir, paganist duanın kofluğunu ve karşılıksızlığını (sessizliğini) ispatlayan devasa bir felsefi alaydır.

        Ellezîne (الَّذِينَ)

        Arapçada çoğul isimleri (akıllı varlıklar için) nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. "O kimseler ki, o şeyler ki" manalarına gelir ve cümlenin nesnesini (mef'ulünü) oluşturur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayette putların, meleklerin veya cinlerin özel isimlerinin (Lât, Uzzâ vb.) sayılmayıp, bunun yerine "ellezîne" (o kimseler/şeyler) gibi mübhem (belirsiz/kapsayıcı) bir ism-i mevsul kullanılmasının Arap belagatindeki evrenselliğini tahlil eder. Bu dilbilgisel tercih, şirki sadece Mekke paganizmine hapsetmez; tarih boyunca Allah'ın otoritesine ortak koşulan canlı, cansız, melek veya insan tüm sahte otoriteleri tek bir linguistik torbaya doldurarak bütünüyle mahkûm eder.

        Za'amtüm (زَعَمْتُم)

        Kelimenin kökü "z-a-m" olup "sanmak, zannetmek, asılsız iddiada bulunmak, kurgulamak" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kesin bir bilgiye (yakîn) dayanmayan, sadece dilde dolaşan, altı boş ve batıl söz/inanç" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "za'm" kavramının yalanla eşdeğer olduğunu; aklın, mantığın ve ilahi vahyin reddettiği, tamamen heva ve hevesle üretilmiş o sahte kuruntuları ifade ettiğini aktarır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin epistemolojik boyutunu değerlendirir. Müşriklerin tanrı tasavvuru bir "bilgi" (ilim) veya "gözlem" (şuhud) değildir; o sadece felsefi bir fiyasko, mitolojik bir kurgu ve zihinsel bir "sanrıdan" (za'amtüm) ibarettir. Kur'an bu fiille, politeizmin (çok tanrıcılığın) hiçbir ontolojik gerçekliğinin olmadığını, sadece insan aklının hastalıklı bir üretimi olduğunu yüzlerine vurur.

        Min dûnihî (مِّن دُونِهِ)

        Arapçada "berisinde, aşağısında, -den başka, gayrı, dışında" manalarına gelen "d-v-n" (dûn) zarfı ile, "den/dan" manasındaki (min) harf-i cerinin ve Allah'a dönen "O" (hî) zamirinin birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, "d-v-n" kökünün asıl manasının "bir şeyin seviye olarak, mekân olarak veya rütbe olarak diğerinden daha aşağıda, geride ve altta bulunması" olduğunu bildirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "min dûnihî" (O'nun peşi sıra / O'ndan aşağıda) tamlamasının teolojik zeminini inceler. Müşrikler, inandıkları putları veya alt-tanrıları evrenin yaratıcısı (Allah) ile aynı seviyede görmezler; onları O'nun "berisine, altına ve peşi sırasına" (dûn) yerleştirerek yatay bir panteon kurarlar. Ayet, bu zarfla (dûn) bizzat müşriklerin kendi hiyerarşik zihniyetlerini deşifre eder: "Madem onlar Allah'ın astlarıdır, o halde onlara neden yalvarıyorsunuz?" sorusunu linguistik olarak tetikler.

        Felâ yemlikûne (فَلَا يَمْلِكُونَ)

        Kelimenin kökü "m-l-k" olup "sahip olmak, gücü yetmek, hükmetmek, malik olmak" manalarına gelir. Başında sonuç bildiren "fe" harfi ve olumsuzluk edatı (lâ) bulunan muzari çoğul fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şey üzerinde mutlak tasarruf hakkına, dilediği gibi kullanma ve yönetme gücüne sahip olmak" manasının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mülk" ve "malik" kavramlarının sadece fiziki nesnelere değil; olaylara, durumlara ve eylemlere de yön verebilme otoritesi (kudret) olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki eylemin başındaki "fe" (işte bu yüzden/sonuç olarak) edatının nedensellik bağını tahlil eder. Onlar sadece sizin uydurduğunuz "sanrılar" (za'amtüm) oldukları için; ontolojik olarak hiçbir şeye güç yetiremezler, hiçbir varoluşsal otoriteye veya bağımsız iradeye (mülke) "sahip olamazlar" (lâ yemlikûne). Ayet, sahte ilahların yetki sınırını eylem boyutunda mutlak bir sıfıra indirger.

        Keşfe (كَشْفَ)

        Kelimenin kökü "k-ş-f" olup "açmak, gidermek, üzerindeki örtüyü kaldırmak, sıyırmak ve uzaklaştırmak" manalarına gelir. Masdar formunda olup "yemlikûne" fiilinin mef'ulüdür (nesnesidir).

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "üzeri kapalı ve örtülü olan bir nesneyi açığa çıkarmak, bir bedeni saran şeyi ondan çekip/sıyırıp almak" olduğunu bildirir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin metaforik (mecaz) gücünü inceler. Ayet, belayı veya sıkıntıyı insanın uzağında duran bir nesne gibi değil; bizzat insanın üzerine yapışmış, onu boğan ve saran sıkı bir örtü/elbise gibi resmeder. "Keşf" eylemi, bu boğucu zırhın/sıkıntının insanın üzerinden yırtılıp, sıyrılıp alınmasıdır. Sahte tanrıların böyle bir "sıyırma/kurtarma" eylemine zerre kadar güçleri yoktur.

        Ed-Durri (الضُّرِّ)

        Kelimenin kökü "d-r-r" olup "zarar, sıkıntı, bedensel veya ruhsal hastalık, kıtlık ve acı" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) almış isim formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "fayda ve iyiliğin (nef') tam zıddı olarak; insanın bedenine, malına veya ruhuna isabet eden, onun bütünlüğünü bozan her türlü yıkıcı eksi durum" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "durr" kavramının ayet bağlamında insanın kendi iradesiyle veya gücüyle def edemediği, onu bütünüyle çaresiz bırakan ontolojik daralma ve kriz anlarını (hastalık, felaket vb.) nitelediğini aktarır.

        Anküm (عَنكُمْ)

        Arapçada "den, dan, uzağa, öteye" manası katan "an" harf-i ceri ile "siz, sizi" manasındaki muhatap çoğul zamirinin (küm) birleşiminden oluşur. Sıkıntının (durr) "sizden uzaklaştırılması/öteye atılması" yönünü belirler.

        Ve lâ tahvîlen (وَلَا تَحْوِيلًا)

        Kelimenin kökü "h-v-l" olup "dönmek, değişmek, halden hale geçmek, yön değiştirmek" manalarına gelir. Tef'il babında masdar (tahvîl) formundadır. Başında atıf harfi (ve) ile olumsuzluk edatı (lâ) bulunur. Ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin bulunduğu yerden, durumdan veya mekândan başka bir yere veya şekle intikal etmesi, yönünün saptırılması" olduğunu bildirir. Gözün şaşı olmasına (hevel) bu yüzden bu isim verilir, çünkü bakışın yönü sapmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tahvîl" eyleminin bir şeyi tamamen yok etmek değil, o şeyin muhatabını, niteliğini veya rotasını değiştirmek olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin fasılası olan bu kelimenin (tahvîlen) teolojik ve felsefi ağırlığını tahlil eder. Kur'an, sahte ilahların acziyetini kademeli olarak ispatlar. Önce "Sıkıntıyı bütünüyle yok edemezler" (keşf) der; müşrik aklı "Yok edemeseler bile en azından hafifletir veya başkasına yönlendirirler" diye düşünebileceği için, ayet son darbeyi indirir: "Hayır, sadece yok etmek değil; o belanın rotasını bir milim saptırmaya, onu bir halden başka bir hale geçirmeye (tahvîlen) bile güçleri yetmez." Bu kelime, sahte ilahların/putların sadece yaratmada değil, evrendeki en ufak bir "müdahale/değişim" eyleminde dahi bütünüyle ve mutlak şekilde "sıfır/etkisiz" olduklarını linguistik olarak mühürler. Acziyet bu fasılayla zirveye taşınır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X