وَقُلْ لِعِبَاد۪ي يَقُولُوا الَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ يَنْزَغُ بَيْنَهُمْۜ اِنَّ الشَّيْطَانَ كَانَ لِلْاِنْسَانِ عَدُواًّ مُب۪يناً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 53. Ayet
Daralt
X
-
"Kullarıma söyle, (inanmayanlara karşı) sözün en güzelini söylesinler; çünkü şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır.”
Kullarıma söyle, (inanmayanlara karşı) sözün en güzelini söylesinler. “En güzel olan” anlamındaki “elletî hiye ahsan” (الَّتِي هِيَ أَحْسَنُ) cümlesinin üç şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi: “Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır” mealindeki beyanda olduğu gibi davettir. Yüce Allah Hz. Peygambere (s.a.), Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütlerle insanları çağırmasını emretti. Burada “elletî” (الَّتِي) kelimesinin müennes olması “davet” (دعوة) kelimesinin müennes olmasından dolayıdır. Sanki yüce Allah “davet” (دعوة) kelimesini gizleyerek şöyle buyuruyor: Onları en güzel davet şekliyle davet et. “el-Hasenetü” (الْحَسَنَةُ) kelimesini gizleyerek (izmâr) de şöyle olması caizdir: Yani onlara söyle, en güzel olan kelimelerle (الكلمة) konuşsunlar. Yahut sözler anlamındaki “akvâl” (أقوال) kelimesini gizlemek üzere sanki şöyle buyurmuştur: Onlara sözlerin en güzeli olan sözler söylesinler. Yoksa bu cümlenin lafzî anlamı şöyle olur: En güzel olanı söylesinler.
İkincisi: Bu beyanın yorumu, “Onlarla münazara ve ve mücadele” anlamına gelen “el-mücâdele ve’l-münâzara meahum” kelimelerini gizlemek üzeredir. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Onlarla en güzel bir şekilde mücadele et”. Allah Teâlâ resûlüne onlara karşı en güzel şekilde mücadele etmesini ve en güzel şekilde tartışmasını emretti.
Üçüncüsü: Onlara karşı güzel muamele etmek, müslümanlara yaptıkları türlü eziyetleri affetmek ve bunlardan vazgeçmektir. Allah Teâlâ müslümanlara, onlara yaptıkları muamelede güzel davranmalarını ve onların kusurlarından vazgeçmelerini emretti. Tıpkı şu beyanlarda belirtildiği gibi: “Sen yine de onları affet, hoş gör. Çünkü Allah iyilik edenleri sever”; “Sen kötülüğü en güzel bir tutumla sav. Onların yakıştırdıkları şeyleri biz çok iyi biliyoruz”; "Onlar öfkelerini yenerler, insanları affederler” ve benzeri âyetler. Yüce Allah, haber verdiği gibi müşriklerin ileride kendilerine veli, sıcak bir dost ve kardeş olurlar umudu ile müminlere, onlara karşı en güzel bir şekilde muamele etmelerini, yaptıkları kötülüklere karşılık vermemelerini, fakat affedip kusurlarından vazgeçmelerini emretti.
Hikmet yönünden ise Allah Teâlâ bu dili yarattı ve onu yaratıklar arasında birbirlerini anlamak için tercüman kıldı, dil vasıtasıyla birbirlerinin ihtiyaçları giderilir, onunla dünya ve âhiretleri ayakta durur, bütün peygamberler ve kitaplar o dil ile gönderildi. Durum böyle olunca dilin sadece hayırda ve hikmette kullanılması gerekir, en güzel ve en doğru bir şekilde kullanılması gerekir. En doğrusunu Allah bilir.
Çünkü şeytan aralarına girer. Yani aralarını bozar, onlara vesvese verir, aralarını bozmak için birini diğerine saldırtır. Şeytanın âdeti budur.
Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır. Yani insan var olduğundan bu yana şeytan insana açık bir düşmandır, düşmanlığı da belUdir. Yüce Allah şeytanı, insanlara vesvese verecek ve kendileri için hayırlı zannedecekleri eylemlere davet edecek şekilde yarattı; ebedî olarak içlerinde oluşan vesvesenin kendileri için en yararlı düşünce olduğu fikrini insanların kalbine bırakır, herkese, kendince gerçek olduğu inancına sevkeden bir görüşü sevdirir, bununla aralarına ebedî olarak fesat ve düşmanlık duyguları koymayı kasteder. İşte bu şeytanın âdeti, halidir. Her bir insanı başka bir tarafa çekerek, herkese diğerinin yöneldiği yönün dışında bir yön gösterir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Ve kul (وَقُلْ)
Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, ifade etmek" manalarına gelir. Başında atıf harfi (ve) bulunan emir (buyruk) kipi formundadır.
İbn Fâris, kök anlamının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan, dudaklardan dökülen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin salt mekanik bir söz aktarımı olmadığını, kalpteki samimi niyetin ve aklî delilin dil yoluyla aktif bir şekilde muhataba yöneltilmesi olduğunu belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "De ki" (Kul) emriyle başlamasının Kur'an'ın ontolojik ve teolojik iletişimindeki yerini tahlil eder. Yaratıcı, ahlaki bir ilkeyi doğrudan kitlelere dikte etmek yerine, peygamberi aracı kılarak bu emri (kul) ona yükler. Bu durum, peygamberin toplum içindeki terbiyeci ve rehberlik vasfını (merkeziliğini) linguistik olarak pekiştirir.
Li-ibâdî (لِّعِبَادِي)
Kelimenin kökü "a-b-d" olup "boyun eğmek, itaat etmek, kulluk yapmak ve tevazu göstermek" manalarına gelir. "Abd" (kul) isminin çoğulu olan (ibâd) kelimesinin başında "için, -e" manası katan "lam" (li) harf-i ceri, sonunda ise mütekellim/aidiyet zamiri olan "benim" (î/yâ) harfi bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zillet, alçakgönüllülük ve bir otorite karşısında pürüzsüz bir boyun eğiş" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibâd" kelimesinin Kur'an'da genellikle Allah'a samimiyetle bağlanan, şerefli ve seçkin kullar için kullanıldığını; isyankar kullar için ise daha çok "abîd" çoğulunun tercih edildiğini ifade eder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin sonundaki "benim" (î) aidiyet zamirinin teolojik şefkatini tahlil eder. Ayet "insanlara söyle" demez; onları doğrudan Yaratıcı'nın zatına (benim kullarım) bağlayarak muazzam bir aidiyet, onurlandırma (teşrif) ve şefkat alanı açar. Bu aidiyet zamiri, ardından gelecek olan "en güzeli söyleme" ahlaki yükümlülüğünün psikolojik zeminini hazırlar; çünkü O'nun (Yaratıcı'nın) özel kulu olmak, dilini o nezaket seviyesine yükseltmeyi zorunlu kılar.
Yekûlû (يَقُولُوا)
Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, söz etmek" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin sonundaki "nun" harfinin düşmüş olmasını (yekûlûne yerine yekûlû) Arap dilbilgisi kurgusuyla açıklar. Bu fiil, cümlenin başındaki "kul" (söyle/emret) fiilinin "cevabı" konumunda olduğu için cezm edilmiştir (nun düşmüştür). Bu dilbilgisel bağ, peygamberin emri ile müminlerin o emre uyarak "güzel söz söyleme" eylemleri arasındaki o doğrudan, anlık ve mutlak itaat ilişkisini sabitler. Emreder etmez, anında söylerler.
Elletî (الَّتِي)
Arapçada dişil (müennes) ve tekil isimleri nitelemek için kullanılan ism-i mevsul (ilgi zamiri) edatıdır. "O ki, o şey ki" manalarına gelir ve ardından gelen "haslet, söz, tutum" (kelime) ismine işaret eder.
Hiye (هِيَ)
Arapçada dişil (müennes) üçüncü tekil şahıs ayrık (munfasıl) zamiridir. "O" anlamına gelir ve vurgu/pekiştirme (fasıl zamiri) işlevi görerek "elletî" ile "ahsenü" arasını bağlar.
Celaleddin el-Suyuti, bu "fasıl zamirinin" cümleye "tahsis ve kasr" (özgüleme) manası kattığını belirtir. Söylenecek sözün sıradan bir iyilik değil, "işte bizzat o en güzel olanın ta kendisi" olması gerektiğini linguistik bir kesinlikle vurgular.
Ahsenü (أَحْسَنُ)
Kelimenin kökü "h-s-n" olup "güzel olmak, iyi olmak, estetik ve ahlaki kusursuzluk" manalarına gelir. İsm-i tafdil (kıyas/en üstünlük) formundadır ve "daha güzel, en güzel, en iyi" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "çirkinliğin, kusurun ve kötülüğün zıddı olarak her türlü maddi ve manevi güzellik, denge ve erdem" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ahsen" kavramının sıradan bir iyilik değil; aklen, fıtraten ve şer'an (hukuken) en verimli, muhatabın kalbini en çok yumuşatan ve estetik olarak en kusursuz olan söz/eylem olduğunu aktarır.
Dücane Cündioğlu, "hasen" (güzel) yerine ism-i tafdil olan "ahsen" (en güzel) kelimesinin kullanılmasının felsefi ağırlığını inceler. İnanan insan, iletişim kurarken sadece kötü (kavîh) sözden kaçınmakla yetinemez; önüne çıkan alternatif iyi sözler arasından bile aklı ve vicdanıyla bir eleme yaparak, ontolojik ve ahlaki olarak zirvede olanı (ahsen) seçmek ve onu üretmek zorundadır. Estetik, burada ahlaki bir mecburiyettir.
İnne (إِنَّ)
Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren, cümleye "şüphesiz, muhakkak ki, kesinlikle" manası katan (harf-i müşebbehe bil-fiil) bir edattır.
Celaleddin el-Suyuti, bu edatın ayetin ikinci kısmında "ta'lil" (gerekçe/sebep bildirme) işlevi gördüğünü tahlil eder. Neden en güzel sözü söylemek zorundadırlar? Sorusuna karşılık olarak bu edat devreye girer ve arkasından gelen şeytanın yıkıcı eylemini o "en güzel sözü" seçmenin mutlak ontolojik gerekçesi olarak metne mühürler.
Eş-Şeytâne (الشَّيْطَانَ)
Kelimenin kökü hakkında iki temel etimolojik görüş vardır: İlki "ş-t-n" (uzaklaşmak, muhalefet etmek, haktan sapmak); ikincisi ise "ş-y-t" (yanmak, ateşten olmak, helak olmak). Belirlilik takısı (el) almış ve "İnne" edatından dolayı nasb (üstün) olmuştur.
İbn Fâris, "ş-t-n" kökünü esas alarak, bu lafzın temel manasının "hakikattan, rahmetten ve doğruluktan mutlak surette uzaklaşan, asilik eden her varlık" olduğunu belirtir. İnatçı ve asi oluşu sebebiyle bu ismi almıştır.
Arthur Jeffery, kelimenin sadece Arapça kökenli olmadığını, Sami dillerindeki (Etiyopça "Säyṭan", Aramice "Sāṭān") muhalif, düşman, suçlayıcı manalarından İslam öncesi Arap şiirine ve oradan da Kur'an lügatine "kötülüğün ve ayartıcılığın mutlak ontolojik şahsiyeti" olarak evrensel bir özel isim (alem) halinde geçtiğini etimolojik verilerle analiz eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde Şeytan'ın rölünü tahlil eder. Şeytan, Kur'an'da sadece soyut bir kötülük prensibi değil; insan psikolojisine sızan, toplumsal ilişkileri zehirleyen ve insan aklını aktif olarak hakikatten uzaklaştırmaya (ş-t-n) çalışan somut bir bilişsel/kognitif sabotajcıdır.
Yenzeğu (يَنزَغُ)
Kelimenin kökü olan "n-z-ğ" lafzı, sözlükte "dürtmek, kışkırtmak, fesat çıkarmak, fısıldamak ve arayı bozmak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) tekil fiildir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "birinin arkasından veya zihninden gizlice dürtmesi, onu iğnelemesi ve böylece başkasıyla arasına düşmanlık, fitne sokması" olduğunu bildirir. Hayvanın böğrüne vurulan dürtme çubuğuna da bu kökten isim verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "nezğ" eyleminin fiziksel bir darbe değil; nefse ve zihne atılan gizli telkinler, şüpheler ve öfke kıvılcımları aracılığıyla iki insanın (veya topluluğun) arasındaki o saf sevgi bağını sinsice parçalama faaliyeti olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu fiilin psikolojik derinliğini değerlendirir. Şeytanın müdahalesi (yenzeğu), kaba bir dışsal saldırı değildir; o, insanların dillerinden dökülen "sıradan veya dikkatsiz" (ahsen olmayan) kelimelerin içindeki o küçük zaafları/boşlukları bulur, onları büyütür, yanlış anlaşılmalara yol açacak şekilde "kışkırtır" ve o kelimeler üzerinden zihinleri birbirine düşürür. İletişim kazaları, şeytanın en büyük çalışma zeminidir.
Beynehüm (بَيْنَهُمْ)
Kelimenin kökü "b-y-n" olup "ara, açıklık, mesafe ve iki şeyin ortası" manalarına gelir. Mekân/durum zarfı (beyne) ile "onların" (hüm) zamirinin birleşiminden oluşur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "iki şeyin birbirinden uzaklaşması, kopması ve aralarında belirgin bir boşluğun oluşması" olduğunu aktarır. Şeytanın dürtme (nezğ) eyleminin hedefi, bizzat müminlerin arasındaki o kopmaz bağdır; o bağı esnetip (beyne) araya kendi fitnesini yerleştirmeye çalışır.
İnne (إِنَّ)
Yeniden "şüphesiz, muhakkak ki" manasında pekiştirme edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, aynı ayet içinde "İnne" edatının ve "Şeytan" lafzının ism-i zahir (açık isim) olarak tekrarlanmasının (zamir kullanılmamasının) Arap belagatindeki sarsıcı etkisini tahlil eder. Kural gereği "Çünkü o (innehu)..." denmesi gerekirken, "İnne'ş-şeytâne" diye özel ismin tekrarlanması, tehlikenin büyüklüğünü zihinlere kazıyan, şeytanın o düşmanca kimliğini unutturmamayı hedefleyen mutlak bir teyit ve uyarı sanatıdır (izhâr fî makâmi'l-idmâr).
Eş-Şeytâne (الشَّيْطَانَ)
Aynı "ş-t-n" kökünden gelen, "haktan uzaklaşan, kışkırtıcı" manasındaki özel ismin "İnne" edatıyla mensub (üstün) olmuş formudur.
Kâne (كَانَ)
Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin burada sıradan bir geçmiş zaman hikayesi olmadığını; "Şeytanın düşmanlığının ezelden beri var olduğu, insanın yaratılış sahnesinden başlayıp ebediyete kadar değişmeksizin devam edeceği" şeklindeki felsefi "süreklilik ve sübut" kuralını dondurduğunu kaydeder.
Lil-insâni (لِلْإِنسَانِ)
Kelimenin kökü hakkında "ü-n-s" (ünsiyet, alışmak, yakınlık kurmak) veya "n-s-y" (unutmak) şeklinde iki temel etimolojik görüş vardır. Başında "için, -e karşı" manası katan "lam" (li) harf-i ceri ve belirlilik takısı bulunur.
İbn Fâris, kelimenin "ü-n-s" kökünden geldiğini ve fıtraten diğer varlıklarla bir arada yaşamaya, bağ kurmaya ve toplumsallaşmaya meyilli olan bu türe "insan" dendiğini aktarır. Şeytanın varlık gayesi ise (nezğ), insanın fıtratındaki bu "ünsiyet/bağ kurma" melekelerini parçalamaktır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin "unutmak" (nisyan) kökünden türediği görüşünü felsefi olarak tahlil eder. İnsan, yaratılış ahdini ve kardeşlik bağını "unutmaya" meyilli zayıf bir varlıktır. Şeytan, insanın zaafı olan bu "unutkanlık" damarından içeri girerek onun en büyük zaafını ona karşı bir silaha dönüştürür.
Aduvven (عَدُوًّا)
Kelimenin kökü "a-d-v" olup sözlükte "sınırı aşmak, haksızlık etmek, koşmak ve düşmanlık yapmak" manalarına gelir. İsmin nasb (üstün) hali olup "kâne" fiilinin haberidir (yüklemidir).
İbn Fâris, bu kökün temelinde "birinin hakkını ihlal etmek, meşru sınırları (haddini) aşarak başkasına zarar vermek kastıyla hareket etmek" manasının yattığını belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin taşıdığı o agresif ontolojik tehdidi tahlil eder. Şeytan salt bir felsefi karşıt (zıdd) değildir; o, insanın ahlaki, zihinsel ve sosyal varlığına karşı aktif bir eylemsellik içinde olan, sınırları yırtan, saldıran ve insanın ontolojik güvenliğini parçalamaya yemin etmiş mutlak bir "düşman/saldırgan"dır (aduvv).
Mübînâ (مُّبِينًا)
Kelimenin kökü "b-y-n" olup "açık olmak, ayrılmak, netleşmek ve beyan etmek" manalarına gelir. İf'al babında (ibâne/açığa çıkaran, apaçık) ism-i fail formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak "aduvven" (düşman) isminin sıfatıdır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin diğer şeylerden bütünüyle ayrılarak gözle veya akılla şüpheye yer bırakmayacak şekilde netleşmesi" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "mübîn" sıfatının, sadece kendisi açık olan değil, aynı zamanda hakikati de etrafına açıkça gösteren/ayrıştıran bir netlik ifade ettiğini aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin fasılası olan bu kelimenin teolojik vurgusunu değerlendirir. Şeytanın vesveseleri zihne gizlice (nezğ) sızsa da, onun insana olan nefreti ve düşmanlığı evrensel boyutta hiçbir gizemi olmayan, tarihi ve teolojik olarak kanıtlanmış "apaçık, mutlak ve şüphe götürmez" (mübîn) bir gerçektir. Kur'an, insanın bu düşmanlığı hafife almasını engellemek için ayeti bu tartışmasız "netlik" (mübînâ) sıfatıyla mühürler. İletişimdeki en ufak kaba söz (ahsen olmayanı söylemek), bu apaçık düşmana bilerek kapı aralamaktır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla