Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 50. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 50. Ayet

    قُلْ كُونُوا حِجَارَةً اَوْ حَد۪يداًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul kûnû hicâraten ev hadîdâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      50-51. "De ki: İster taş olun ister demir; isterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Bu defa da ‘Bizi tekrar hayata kim döndü­recek?’ diyecekler. ‘Sizi birinci defa yaratan’ de. Sonunda onlar, sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacak ve ‘Ne zamanmış o?’ diye soracaklar. De ki: ‘Yakın olduğunu sanıyorum.’"

      De ki: İster taş olun ister demir, isterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Bazı müfessirler şöyle demiştir: Yani demir yahut taş olsanız da sizi öldürürdü. Fakat bu uzak bir anlamdır. Zira onlar ölümü inkâr etmiyorlardı, çünkü ölüme her an şahit oluyorlardı, onun inkâr edilmeye ihtimali yoktur. Fakat onlar öldükten, toprak ve ufalanmış kemik olduktan sonra dirilmeyi inkâr ediyorlardı. Ancak onlara şöyle söylenebilir: Siz diriltilmeyecek, yaptığınız işlerin karşılığını görmeyecek olsaydınız, o zaman taş veya demir olurdunuz, insan olmazdınız. Çünkü taş, demir ve benzeri nesneler sınanmazlar, onlara bir şey emredilmez, bir şey de onlara yasaklanmaz. Fakat insanlar sadece çeşitli meşakkatlerle, emir, yasak, helâl ve haramlarla sınanmak için yaratılmışlardır; dolayısıyla imtihan olmazsa olmazdır, bazı emir ve yasaklarla sınandıkları zaman, ceza ve azap için ölümden sonra dirilmek olmazsa olmazdır. Sözü edilen demir ve taş olmayıp da beşer iseniz, biliniz ki sizler ölümden sonra diriltileceksiniz ve yaptığınız işlerin karşılığını göreceksiniz. Buna göre onların yaptığı tevillerin, söyledikleri dışında bir anlama göre yorumlanması ihtimali vardır, yoksa onların söylediklerinin ve tevillerinin lafzi anlamı ihtimal dâhilinde değildir, çünkü ölümü inkâr eden hiç kimse yoktur.

      De ki: İster taş olun ister demir, isterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Yani eğer zikrettiği taş veya demir yahut olabilecek en kuvvetli bir yaratık da olsanız, sizi onlardan yeniden yaratmaya kâdir olurdu. Bunun gibi, başlangıçta insan olunca, başlangıçta su ve topraktan yarattığı gibi, sizi olduğunuz gibi bir insan olarak iade etmeye gücü yetmez mi? Oysa o su ile toprakta insan bedeninin izlerini taşıyan kemik, et, damar, deri ve diğer maddeler yoktur. Bunu yaratmaya kâdir olan, insanı öldükten ve ufalanıp toz toprak olduktan sonra yaratmaya da elbette kâdir olur. Başka bir yorumda şöyle denilebilir: Siz, taş yahut demir yahut sözü edilen diğer nesneler olsaydınız da sizi elbette diriltirdi, o zaman öldükten, toprak ve kemikleri ufalanmış hale geldikten sonra sizi nasıl olur da diriltmez. Yahut benzer sözler.

      İsterse canlanmasını aklınızın almadığı herhangi bir yaratık! Onlar bunu ve zihinlerinde uzak gördükleri her şeyi belirttiler. Nitekim bizi tekrar kim diriltecek diyecekler meâlindeki beyan onlarla alay etmek üzere belirtilmiştir. De ki sizi ilk defa yaratan. Onlar Hz. Peygamber (s.a.) ile alay etmek ve maskaralık için ağızlarma geleni söylemişlerse de söyledikleri sözleri akılsızlık ve alay etmek için söylemiş olsalar da, Allah Teâlâ dostlarına ve inananlara, delil ve kesin kanıtlar ileri sürerek akıllı ve hikmet sahibi kimselerin tartışması gibi tartışmalarını emretmiştir. Her ne kadar söyledikleri sözlerde alaycı olsalar da Allah onlara böyle muamelede bulunmuştur. Bunun gibi Allah, peygamberlerine imana davet ettikleri kavimlerine en güzel bir şekilde muamele etmelerini emrederek şöyle buyurmuştur: “Rabb’inin yoluna hikmetle ve güzel öğütle davet et; onlarla en güzel yöntemle tartış”; “Kullarıma söyle, (inanmayanlara karşı) sözün en güzelini söylesinler; çünkü şeytan aralarına girer. Kuşkusuz şeytan insanların apaçık düşmanıdır”. Yüce Allah’ın bu âyetleri belirtmesi, sadece onlara karşı bunları delil olarak ileri sürmemiz ve onlara karşı nasıl muamele etmemiz gerektiğini bilmemiz içindir. Çünkü yüce Allah, ölümden sonra insanların dirileceklerine benzerine muhtaç olunmayacak yeterince âyet ve deliller getirdi. Fakat bu delilleri, sözünü ettiğimiz sebeple burada belirtti. En doğrusunu Allah bilir.

      Onları bu inkâra sevkeden iki türlü bakış açısı olmuştur: Birincisi: Onlar öldürüldükten sonra bu şekilde diriltilmekte bir hikmet görmediler. Çünkü eğer Allah ikinci defa diriltecek olsaydı onları öldürmezdi. Çünkü bu bir binayı yıkıp aynen onun benzerini yapmak gibi bir şeydir. İkincisi: Uzun zamandan beri birçok kavmin ölüp de diriltilmediğini gördükleri için inkâr etmeleridir. Bunlara şöyle denilir: Sizin yaratılışınız ve var oluşunuz sonraya bırakılmıştır. Hem bu sonraya bırakılışmız, bir daha var olmayacaksınız demek değildir. Buna göre öldükten sonra dirilmenin gecikmesi, bunun vuku bulmayacağına delil teşkil etmez. Birinci şüphenin cevabına gelince onlara şöyle denilir: Siz, Allah’ın sizi birinci defa yarattığını ve öldüreceğini ikrar ediyorsunuz. Oysa yaratıp sonra diriltmemek üzere öldürmek de hikmetten değildir. Çünkü bu da bozmak ve yok etmek için bir bina inşa etmek gibi olur (ki bu hikmete uygun değildir). Yeniden inşa etmek üzere binayı yıkmak hikmete uygun olunca diriltmek üzere insanı öldürmek de hikmete uygun olur. En doğrusunu Allah bilir.

      ‘Sizi birinci defa yaratan’ de. Yani daha önce de belirttiğimiz gibi, hiçbir şey değilken (yokken) sizi ilk defa yaratan tekrar yaratır. Sizin aklınıza göre bir şeyi ikinci defa yapmak birinciden daha kolay, daha basittir. Çünkü duyular âleminde hiçbir kimse bir defa yaptığı bir şeyi ikinci defa yapmayı öğrenmede ve yapmada zorlanmaz, belki ilk defa yapmada ve bilmede zorlanır, sonra bu şeyi tekrar yaparken ilk bilgiye dayanarak yapar. Bu durum bunu yapmanın daha kolay ve daha basit olduğunu gösterir. Bu da Allah Teâlanın “İkinci kere yaratmak, Allah için daha kolaydır” İlâhi beyanında belirtmiştir. Yani sizin aklınıza göre bunu yapmak daha basit ve daha kolaydır.

      Sonunda onlar, sana alaylı bir tarzda başlarını sallayacaklar. Yani, Hz. Peygamber (s.a.) ile alay etmek ve onu küçümsemek üzere başlarını hareket ettirecekler. Ve ‘Ne zamanmış o?’ diye soracaklar. Yine alaya almak üzere bunu söyleyecekler. Yani olmayacak. Ve ‘Ne zamanmış o?’ diye soracaklar. Bunu, dirilişi bilmedikleri için ve inkâr ettikleri için söylediler, yoksa dirilişin mutlaka olacağını bilselerdi bu sözü söylemezler, belki dirilişe iman edenlerin korktuğu gibi onlar da Allah’tan korkarlardı. De ki: Yakın olduğunu sanıyorum. “Olaki” anlamına gelen (عَسَى) kelimesi Allah tarafından ifade edilince vacip anlamını kazanır. Yani mutlaka olacaktır demektir. “Karîben” (قَرِيبًا), yakın demektir, yani olacaktır. Bu yakın olmaya denilir. Yani olacaktır. Araplar’da “ale’l-kurb” (عَلَى الْقُرْبِ) denilir, bu, olmak üzere anlamına gelir. “Baîd” (بعيد) kelimesi de böyledir, doğrudan inkâr için söylenir. Uzak ihtimali görmek üzere de deniliyor. Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Doğrusu onlar o azabı ihtimalden uzak görüyorlar. Biz ise onu yakın görmekteyiz”. Yani onlar dirilişin vuku bulacağı görüşünde değillerdir, biz ise olacağı görüşündeyiz. Tıpkı şu İlâhî beyanda belirtildiği gibi: “Ona inanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlar; inananlar ise gerçek olduğunu bilerek ondan kaygılanmaktadırlar’’. İnanmayanlar onun çabuk gelmesini istiyorlardı, çünkü olacağına inanmıyorlardı, inananlar ise onun olacağına inanıyor idiler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, ifade etmek" manalarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, kök anlamının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan, dudaklardan dökülen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin salt mekanik bir söz aktarımı olmadığını, kalpteki samimi niyetin ve aklî delilin dil yoluyla aktif bir şekilde muhataba yöneltilmesi olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "De ki" (Kul) emriyle başlamasının Kur'an'ın ontolojik ve teolojik savunusundaki yerini tahlil eder. Yaratıcı, muhatabın (müşriklerin) ahirete dair materyalist şüpheleri karşısında peygamberi pasif bir dinleyici olmaktan çıkarır; tartışmanın tam merkezine aktif, meydan okuyan ve ilahi otoriteyi temsil eden bir özne olarak yerleştirir. Teolojik savunma doğrudan bu emir kipiyle başlatılır.

        Kûnû (كُونُوا)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "olmak, meydana gelmek, varlık sahasına çıkmak" anlamlarına gelir. Çoğul emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin yokluktan yahut belirsizlikten çıkıp fiili olarak meydana gelmesi, varlık kazanması ve sabitlenmesi" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kûnû" (olun) emrinin burada gerçek bir yaratılış emri (tekvini emir) olmadığını; muhatabın iddialarını çürütmek için kullanılan "farazi/varsayımsal" bir meydan okuma ve aczde bırakma (ta'ciz) emri olduğunu aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, emir kipinin Arap belagatinde "ihane" (aşağılama) ve "ta'ciz" (acze düşürme) işlevi gördüğünü belirtir. İster kemik olun ister toz; isterseniz çürümesi en imkânsız maddelere dönüşün, yine de ilahi diriltme kudretinden kaçamayacaksınız, diyerek müşrik kibrini dilbilgisel bir emir kipiyle ezer.

        Hicâraten (حِجَارَةً)

        Kelimenin kökü "h-c-r" olup "men etmek, engellemek, korumak, sertlik ve taş" manalarına gelir. "Hacer" (taş) kelimesinin çoğuludur ve cümlede haber (yüklem) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi hapsetmek, dışarıdan gelen etkilere karşı alıkoymak ve sertleşerek dirençli hale gelmek" olduğunu belirtir. Taşa bu ismin verilmesi, onun parçalanmaya, çürümeye ve değişime karşı gösterdiği o katı, cansız dirençtendir.

        Dücane Cündioğlu, müşriklerin bir önceki ayetteki "Biz çürümüş kemik ve toz (rufat) olduğumuzda mı dirileceğiz?" şeklindeki biyolojik şüphelerine karşı, Kur'an'ın bu kelimeyle felsefi bir seviye atlattığını tahlil eder. Ayet onlara, "Kemik de ne ki; siz çürümesi ve dirilmesi kemikten çok daha imkânsız görünen, tamamen cansız, organik bağını yitirmiş ve semsert bir 'taş' (hicâre) kütlesi olsanız bile diriltileceksiniz" diyerek, dirilişin kaba materyalist bir mesele değil, bütünüyle ontolojik bir kudret meselesi olduğunu yüzlerine çarpar.

        Ev (أَوْ)

        Arapçada "veya, yahut, yoksa" manalarına gelen atıf ve tahyir (seçenek sunma) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, bu edatın ayette sadece iki seçeneği eşitlemekten ziyade, Arap belagatinde "terakki" (bir üst aşamaya, daha zorlu bir örneğe geçiş) işlevi gördüğünü kaydeder. Taştan daha sert ve dönüştürülmesi daha zor olan demire geçişi sağlayan mantıksal ve linguistik bir köprüdür.

        Hadîdâ (حَدِيدًا)

        Kelimenin kökü olan "h-d-d" lafzı, sözlükte "sınır, engel, keskinlik, sertlik ve demir" anlamlarına gelmektedir. Sıfat/isim formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak konumlanmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki şeyi birbirinden ayıran kesin bir sınır, mutlak bir sertlik, sağlamlık ve keskinlik" manasının yattığını bildirir. Madenler içinde en sert, en işlenmesi zor ve dış etkilere en kapalı olanına bu yüzden "hadîd" (demir) denmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, demir kelimesinin ayette "içinde hiçbir hayat emaresi barındırmayan, ölümün ve katılığın mutlak zirvesini temsil eden element" olarak zikredildiğini ifade eder. Organik kemiğin dirilmesi zordur, taşın dirilmesi daha zordur, demirin dirilmesi ise beşer aklına göre imkânsızın son sınırıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, taş (hicâre) ve demir (hadîd) ikilisinin ayetteki teolojik işlevini değerlendirir. Müşrik aklı, dirilişi doğadaki organik çürümeyle (kemik ve tozla) kıyaslayıp imkânsız görürken; Kur'an çıtayı organik âlemden bütünüyle inorganik (cansız) ve doğadaki en dayanıklı maddelere çıkarır. İnsanın toza değil, doğadaki en sarsılmaz metalik yapıya (demire) dönüşmesi bile Allah'ın yeniden var etme (ba's) iradesi karşısında hiçbir fiziksel veya mantıksal engel teşkil edemez. Bu kelime (hadîdâ), müşrik materyalizmini kendi kaba maddeci zemininde, en sert elementle ezip geçen sarsılmaz bir linguistik fasıladır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X