Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 49. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 49. Ayet

    وَقَالُٓوا ءَاِذَا كُنَّا عِظَاماً وَرُفَاتاً ءَاِنَّا لَمَبْعُوثُونَ خَلْقاً جَد۪يداً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve kâlû e-iżâ kunnâ ‘izâmen verufâten e-innâ lemeb’ûśûne ḣalkan cedîdâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Dediler ki: Biz bir kemik yığını haline gelmiş, ufalanmışken yepyeni bir yaratmayla dirilecekmişiz, öyle mi?”

      Dediler ki: Biz bir kemik yığını haline gelmiş, ufalanmışken. Yani eskimiş ve parçalanmış kemikler halini alınca. Ufalanmışken. Denildi ki: Toprak olmuşken. Denildi ki: Toz olmuşken. Denildi ki: Eskimiş oldukları halde, öyle ki kemik tükenince kırılıp gider. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Çürümüş kemikler olmuş iken mi?” diyorlar. Ve ekliyorlar: “O zaman bu, (bizim için) ziyanlı bir dönüş olur!”. Yani olmayacak. Bunların hepsini, dirilişi inkâr etmek ve kendilerinin diriltilip yaptıkları işlerden dolayı cezalandırılacaklarına dair haberle alay etmek için söylediler. Çünkü onlar sanki hayret etmek, olacağını uzak ihtimal olarak görmek ve bununla alay etmek üzere bu sözleri söylediler. Onu bilmemek, kendilerini sözü edilen şekilde şaşkınlık ve alay etmeye sevketmiştir. O kâfirler Allah’ın, ölümden sonra diriltmeye kadir olduğunu inkâr ettiler. Nitekim Mûtezile de Allah’ın, kullarının işlerini yaratmaya kâdir olduğunu inkâr etmişlerdir. Mûtezile’nin o kâfirlere karşı ilk yaratılışa dair getirecekleri delil yoktur, çünkü kâfirler onlara şöyle söyleyebilirler: Siz Allah’ın ilk yaratmaya kâdir olduğunu ikrar ediyorsunuz da kulların fiillerini yatmasını inkâr mı ediyorsunuz, sizin bunda ileri sürecek bir deliliniz yoktur.

      Ebû Avsece “rufâten” (رُفَاتًا) kelimesi hakkında şöyle demiştir: Yani kırılmış olduğu halde. “Fettettühû” (فَتَتُّهُ) kırdım demektir. İbn Kuteybe “ekinne ten” (أَكِنَّةً) kelimesi hakkında şu açıklamayı yapmıştır: “Ğıtâ” (غِطَاء) ve “ağtıye” (أَغْطِيَة) kelimelerinde olduğu gibi “kinân”m (كِنَان) çoğulu olup perde demektir. “İz hum necvâ” (إِذْ هُمْ نَجْوَى). Yani onlar birbirine fısıldarlar, bazısı bazısına gizlice Muhammed (a.s.) için deli, büyücü, kâhin ve öncekilerin masalları diyorlar. Bazıları da onların fısıldaşmaları Enbiyâ sûresinde hikâye edilen şu sözleridir: “O zâlimler, ‘Bu da sizin gibi sadece bir insan değil midir? Şimdi siz göz göre göre büyüye mi kapılıyorsunuz?’ diye gizlice fısıldaşmaktalar”. İşte bu yüce Allah’ın şu beyanında ifade edilen husustur: Zâlimler dediler ki; siz büyülenmiş bir adamdan başkasma uymuyorsunuz. Ebû Ubeyde “meshûren” (مَسْحُورًا) kelimesi hakkında şunu söylemiştir: Kendisine büyü yapılmış kişi demektir. Onların sözleri bazan çelişmektedir. Daha önce biz onların sözlerindeki çelişkileri belirtmiştik. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve kâlû (وَقَالُوا)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, iddia etmek" manalarına gelir. Başında atıf/bağlaç harfi (ve) bulunan mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin bu ayet bağlamında salt bir konuşma eylemi olmadığını, kalpteki katı inkârın, alayın ve kibrin dille dışa vurulmuş dogmatik bir "iddiası/söylemi" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, müşriklerin ahiret inancını reddeden tutumlarının "dediler ki" (kâlû) fiiliyle metne aktarılmasının sosyolojik boyutunu tahlil eder. Kur'an, onların argümanlarını bizzat kendi ağızlarından çıkan (kâlû) kelimelerle dondurarak, bu materyalist ve şüpheci teolojiyi tartışmanın tam merkezine nesnel bir veri olarak oturtur.

        E-izâ (أَإِذَا)

        Arapçada soru (istifham) bildiren hemze (e) ile, "zaman, -dığı vakit, -dığında" manalarına gelen zaman zarfı ve şart edatının (izâ) birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin doğrudan bir soru hemzesiyle başlamasının Arap belagatindeki "istifham-ı inkâri" (inkâr edici, alaycı ve imkânsızlık bildiren soru) işlevini tahlil eder. Müşrikler gerçeği öğrenmek için değil, iddia edilen o yeniden diriliş olayının (zamanının) akla ziyan ve ontolojik olarak mutlak bir "imkânsızlık" olduğunu kendi aralarında alay konusu yapmak için bu edatı kullanırlar.

        Künnâ (كُنَّا)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir. Sonunda birinci çoğul şahıs "biz" (nâ) zamiri bulunur.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin "kâne" (olmak) kökünden gelmesinin, müşriklerin kafasındaki ölüm tasavvurunu yansıttığını kaydeder. Onlara göre ölümden sonraki o çürüme ve dağılma süreci geçici bir aşama değil, insanın varabileceği "en son, mutlak ve kalıcı hal/durumdur" (künnâ). Dönüşüm kesinleşmiştir.

        Izâmen (عِظَامًا)

        Kelimenin kökü "a-z-m" olup sözlükte "büyük olmak, ağır olmak, sertleşmek ve kemik" manalarına gelir. "Azm" (kemik) kelimesinin çoğul formudur (ızâm) ve "künnâ" fiilinin haberi (yüklemi) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin hacimsel büyüklüğünün yanı sıra, etin zıddı olarak sertliğe, katılığa ve dirence sahip olması" olduğunu belirtir. İnsanın ve hayvanın iskeletini ayakta tutan o sert yapılara bu yüzden "kemik" (azm) denir.

        Dücane Cündioğlu, "ızâmen" (kemikler) kelimesinin müşrik aklındaki felsefi ve materyalist karşılığını tahlil eder. Mekke oligarşisi için bedenin canlılığı ruhtan değil, kandan ve etten gelir. Et çürüyüp geriye sadece kuru, cansız ve semsert bir "kemik" yığını (ızâm) kaldığında, yaşamın bütün dinamikleri sıfırlanmış kabul edilir. Çürümüş kemik, geri dönüşü olmayan o karanlık ontolojik sonun en somut ve kaba biyolojik imgesidir.

        Ve rufâten (وَرُفَاتًا)

        Kelimenin kökü "r-f-t" olup sözlükte "kırılmak, ufalanmak, toz haline gelmek, dağılıp parçalanmak" manalarına gelir. Atıf harfiyle (ve) kemik kelimesine bağlanmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin kuruyarak, kırılarak en ufak zerreciklerine kadar ufalanması, toz toprak olması ve rüzgârda savrulacak hale gelmesi" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "rufat" kavramının sadece çürümeyi değil; nesnenin formunu (şeklini) bütünüyle kaybederek hiçbir organik veya fiziksel bütünlüğü kalmamış o dağınık, ufalanmış toz zerreciklerini nitelediğini ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, "kemikler" (ızâmen) kelimesinin hemen ardından "ufalanmış toz/kırıntı" (rufâten) isminin getirilmesindeki o karanlık psikolojik dozu tahlil eder. Müşrikler, dirilişi aklî olarak daha da imkânsız göstermek için çürüme tablosunu bilerek abartırlar: "Sadece etimiz çürüyüp kemik kalsak neyse; o kemikler de ufalanıp (rufat) toza toprağa karışacak ve rüzgârda zerreler halinde dağılacak. Bu kadar mutlak bir yok oluştan geriye ne dönebilir ki?" Kelime, müşrikin zihnindeki o koyu nihilizmi (hiçliği) resmeder.

        E-innâ (أَإِنَّا)

        Soru hemzesi (e), isim cümlesini pekiştiren "şüphesiz/muhakkak ki" edatı (inne) ve "biz" zamirinin (nâ) birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin başında zaten bir soru edatı (e-izâ) varken, burada ikinci bir soru hemzesinin hem de pekiştirme edatıyla (e-innâ / gerçekten de biz mi?) tekrar edilmesinin Arap belagatindeki muazzam "inkâr ve teaccüb" (şiddetli alay ve şaşkınlık) gücünü inceler. Bu tekrarlı dilbilgisel kurgu, muhatabın (müşriklerin) alaycı kahkahasını ve diriliş fikrine duydukları o küstahça şaşkınlığı adeta kelimelerin fonetiğine yansıtır.

        Lemeb'ûsûne (لَمَبْعُوثُونَ)

        Kelimenin kökü "b-a-s" olup "göndermek, yöneltmek, uykudan uyandırmak, diriltmek ve harekete geçirmek" manalarına gelir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/diriltilecek olanlar) çoğul formundadır ve başında pekiştirme/kesinlik bildiren "lam-ı ibtidaiyye" (le) harfi bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birini durduğu yerden, hareketsizlikten, sükûnetten kopararak zorla veya bir nida ile ayağa kaldırmak, yeni bir menzile doğru yola çıkarmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ba's" eyleminin ölüm uykusundan veya mezarın o derin sessizliğinden ilahi bir emirle sökülüp çıkarılmak, zorunlu bir şekilde yeniden varlık/şuur sahnesine döndürülmek olduğunu aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin sadece Arapça sözlük anlamından ibaret olmadığını, Sami dillerinde "göndermek/elçi yollamak" kökünden türeyen bu kelimenin, Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu teolojisinde zamanla nasıl spesifik bir "ölümden sonraki diriliş/kıyamet" (eskatoloji) terimine (ba's) dönüştüğünü etimolojik delillerle analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik kurgusunda "ba's" kelimesinin müşrik aklıyla giriştiği büyük hesaplaşmayı tahlil eder. Cahiliye toplumu zamanın (dehr) her şeyi öğütüp yok ettiğine ve ölümün karanlık, geri dönüşü olmayan son durak olduğuna inanırdı. Kur'an ise bu ism-i mef'ul kalıbıyla, ölümü bir son olmaktan çıkarıp, Yaratıcı'nın aktif bir fail olarak müdahale edeceği yeni bir "kalkış/uyandırılış" (ba's) evresi olarak kodlar. Müşriklerin cümlenin başına koydukları "alaycı pekiştirme" lam'ı (le), aslında kendi korktukları o mutlak dirilişin sarsılmaz linguistik kanıtı olarak metne kazınır.

        Halkan (خَلْقًا)

        Kelimenin kökü "h-l-k" olup "yaratmak, ölçüp biçmek, yoktan var etmek ve pürüzsüzleştirmek" manalarına gelir. Masdar formunda olup, dilbilgisi açısından eylemin sonucunu bildiren "mef'ul-i mutlak" (veya hâl) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeye daha önce var olmayan kusursuz bir ölçü, biçim ve denge vererek onu pürüzsüz bir şekilde icat etmek" olduğunu bildirir. Deriyi kesip elbise formuna sokmaya (takdir) da bu yüzden "halk" denmiştir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "ba's" (diriliş) fiilinden hemen sonra "halkan" (yaratılış) masdarının gelmesinin ontolojik önemini değerlendirir. Diriliş, sadece eskiyen bedenin onarılması, çürüyen kemiklerin birleştirilmesi gibi basit bir biyolojik restorasyon (tamir) değildir; aksine, bütünüyle sıfırdan ölçülüp biçilmiş, ilahi bir tasarım harikası olan yepyeni bir "yaratılış/var ediliş" (halk) faturasıdır.

        Cedîdâ (جَدِيدًا)

        Kelimenin kökü "c-d-d" olup sözlükte "kesmek, koparmak, yenilemek, tazelemek ve pürüzsüz olmak" manalarına gelir. "Fa'îl" vezninde bir sıfattır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak "halkan" ismini niteler.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin eskiyip yıpranmış halinden bütünüyle kesilip ayrılarak (kat'), yepyeni, taze ve dokunulmamış bir formda ortaya çıkması" manasının yattığını belirtir. Yeniliğe "cedîd" denmesi, onun geçmişle olan bağının "kesilmiş/kopmuş" olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "cedîd" sıfatının, daha önce hiçbir bozulmaya, çürümeye veya eskimeye maruz kalmamış, baştan aşağıya kusursuzca yenilenmiş ilk yapı (tazelik) olduğunu aktarır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin başındaki tasvir ile ayetin fasılası (son kelimesi) olan "cedîdâ" (yepyeni) sıfatı arasındaki o sarsıcı edebi tezatı (tıbak) tahlil eder. Müşrikler, kendi iddialarını kurarken sürekli çürümeyi, ufalanmayı ve yok oluşu (ızâmen ve rufâten) merkeze almışlardır. Ancak ayet, onların bu çürüme kelimeleriyle kurdukları alaycı cümleyi alıp, en sonda "cedîdâ" (yepyeni/taptaze) sıfatıyla bıçak gibi keserek bitirir. O çürümüş, toz olmuş kemikler, müşriklerin kendi cümlelerinin sonunda bizzat o "yepyeni yaratılış" (halkan cedîdâ) tokadıyla sarsılır. Metin, inkârcının kendi argümanını kendi ağzında çürüten kusursuz bir linguistik kapanış yapar.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X