اُنْظُرْ كَيْفَ ضَرَبُوا لَكَ الْاَمْثَالَ فَضَلُّوا فَلَا يَسْتَط۪يعُونَ سَب۪يلاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 48. Ayet
Daralt
X
-
“Bak işte, senin hakkında ne türlü benzetmeler yapıyorlar! Böylece yoldan saptılar, bir daha da doğru yolu bulamıyorlar.”
Bak işte, senin hakkında ne türlü benzetmeler yapıyorlar. Delillerle, sihirbazlarla ve kâhinlerle, sonra da saptılar. Yahut insanların sana uymalarını engelleyecek vasıtaları senin için örnek vererek ona büyü, delilik ve kâhinlik nispetinde bulundular. îşte bu durum, onların Hz. Peygamber’in davetini kabul etmelerini ve ona uymalarını engellemekteydi.
Böylece yoldan saptılar, bir daha da doğru yolu bulamıyorlar. Bu beyana dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Onların amaçladıkları gibi, insanların sana tabî olmasını engellemeye ve yollarından çevirmeye güçleri yetmez. Bazıları da şu yorumu yapmıştır: Ona tuzak kurmaya yol bulamazlar, çünkü bununla onu kastetmişlerdir. Bazıları da şu yorumu yapmıştır; Ona nispet ettikleri nitelemeleri kanıtlamak için yol bulamazlar.
Hasan-ı Basrî bu konuda şöyle demiştir: Kalplerine mühür vurulduğu, perde çekildiği ve kılıf içine konulduğu için, hidâyet ve imana yol bulamazlar. Güçleri yetmez meâlindeki sözün, kanıt ve delillerle ve Resûlullah’m (s.a.) tevhit, risâlet ve diriliş hakkında getirdiği delillerle istidlal etmeye güçleri yetmez demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Unzur (انظُرْ)
Kelimenin kökü olan "n-z-r" lafzı, sözlükte "bakmak, görmek, düşünmek, tefekkür etmek ve ibret almak" anlamlarına gelmektedir. Emir (buyruk) kipi formundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "gözün bir nesneye yönelmesi ve onu algılaması" olduğunu, zamanla bu fiziksel eylemin "aklın ve kalbin bir meseleyi derinlemesine incelemesi, tefekkür etmesi" manasına genişlediğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "nazar" eyleminin sadece baş gözüyle (basar) olan kaba bir görme işlemi değil, eşyanın hakikatini ve olayların arkasındaki mantıksal örgüyü kavramaya yönelik şuurlu, analitik ve derinlikli bir içgörü/idrak çabası olduğunu ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin doğrudan peygambere yönelik "Unzur" (Bak/Düşün) emriyle başlamasının Arap belagatindeki "teaccüb" (şaşırtma ve hayret uyandırma) işlevini tahlil eder. Kur'an, peygamberden müşriklerin fiziksel yüzlerine bakmasını değil; onların düştüğü o trajikomik, mantıksız ve akıl dışı zihinsel duruma (psikolojiye) ibret nazarıyla bakıp "hayret etmesini" linguistik olarak emreder.
Keyfe (كَيْفَ)
Arapçada "nasıl, ne şekilde, ne durumda" manalarına gelen ve eylemin tarzını veya halini soran bir istifham (soru) edatıdır.
Celaleddin el-Suyuti, bu kelimenin şeklen bir soru edatı olsa da, Arap dilbilgisi kuralları gereği burada gerçek bir cevap beklemediğini; aksine muhatabın (müşriklerin) eylemlerindeki o akıl almaz tuhaflığa, çelişkiye ve hadsizliğe dikkat çeken şiddetli bir "istifham-ı taaccübî" (hayret ve kınama bildiren soru) sanatı kurguladığını aktarır. Yaratıcı, peygamberin ve inananların zihnini bu edatla müşriklerin o hastalıklı argümanlarına çevirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "keyfe" (nasıl) edatının, müşriklerin iftiralarındaki niteliksel çarpıklığı ve yöntem (usul) hatalarını deşifre etmek için metne yerleştirilmiş felsefi bir işaretleyici olduğunu kaydeder.
Darabû (ضَرَبُوا)
Kelimenin kökü "d-r-b" olup sözlükte "vurmak, çarpmak, dövmek, misal getirmek ve ortaya koymak" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) çoğul fiil formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin diğer bir şeye fiziksel olarak veya şiddetle temas etmesi, çarpması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "darb" eyleminin sözlükteki fiziksel vurma manasından "darb-ı mesel" (örnek getirme/benzetme yapma) kavramına geçişini tahlil eder. Bir sözü veya benzetmeyi, tıpkı bir damgayı vurur gibi kalıcı bir şekilde zihinlere çarpmaya/yerleştirmeye çalışmak bu eylemle tanımlanır.
Toshihiko Izutsu, müşriklerin peygamber için ürettikleri kavramların sıradan birer niteleme değil, bilinçli bir "darb" (çarpma/formüle etme) eylemi olduğunu analiz eder. Onlar, "büyülenmiş adam, sihirbaz, şair" gibi önceden kurguladıkları kalıpları (kategorileri), peygamberin o eşsiz ve kategorize edilemez tevhidi misyonunun üzerine zorla "vurmaya, monte etmeye ve yapıştırmaya" çalışmaktadırlar. Bu fiil, onların zihinsel bir illüzyon yaratma çabasıdır.
Leke (لَكَ)
Arapçada "için, -e, ait, hakkında" anlamlarına gelen "lam" (li/le) harf-i ceri ile muhatap zamirinin (ke/sana) birleşiminden oluşur. "Senin için, sana dair, senin hakkında" demektir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, harf-i cerin (leke) bu cümlede yönelttiği kasti hedefi değerlendirir. Müşrikler bu asılsız benzetmeleri ve misalleri evren hakkında yahut felsefi bir tartışma için üretmemektedirler; onların yegâne ve kilitli hedefleri "doğrudan peygamberin şahsı ve itibaridir" (leke). Edat, bütün o kara propagandanın oklarını doğrudan elçinin üzerine dondurur.
El-Emsâle (الْأَمْثَالَ)
Kelimenin kökü "m-s-l" olup "benzemek, denklik, örnek, model, atasözü ve nitelik" manalarına gelir. "Mesel" isminin çoğulu olup, belirlilik takısı (el) ile marife formda nesne (mef'ul) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "iki şeyin sıfatlarında, özelliklerinde yahut biçimlerinde birbirine denk veya benzer olması, eşdeğerlik" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "mesel" kavramının, bir durumu zihinde somutlaştırmak için kullanılan bir araç olduğunu, ancak müşriklerin ürettiği "emsal"in hakikate ulaştıran meşru benzetmeler değil, peygamberi itibarsızlaştırmak için icat edilmiş "büyülenmiş, mecnun, şair" gibi çirkin, uydurma ve geçersiz prototipler olduğunu ifade eder.
Dücane Cündioğlu, kelimenin epistemolojik boyutunu inceler. Müşrik akıl, yepyeni ve sarsıcı bir fenomen olan "vahiy" ve "peygamberlik" olgusunu anlayacak zihinsel donanıma sahip olmadığı için, onu kendi ilkel dünyasında zaten var olan tanıdık ve hastalıklı şablonlara/örneklere (emsal) indirgemeye çalışır. Peygamberi kendi sığ kategorileriyle (emsal) tanımlama çabası, onların ontolojik dar görüşlülüğünün linguistik dışavurumudur.
Fedallû (فَضَلُّوا)
Kelimenin kökü "d-l-l" olup sözlükte "yoldan sapmak, kaybolmak, yanılmak, doğrunun zıddına gitmek ve yitip gitmek" anlamlarına gelmektedir. Başındaki "fe" (sonuç/takibiye bildiren) edatıyla mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "doğru ve meşru olandan (hidayet) koparak yönünü kaybetmek, boşlukta savrulmak ve silinmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" kavramının sadece fiziksel bir yön kaybı olmadığını, aklın ve idrakin hakikat zemininden bütünüyle koparak şaşkınlık ve körlük içinde kalması olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, eylemin başındaki "fe" (işte bu yüzden / derhal) edatının nedensellik (illiyet) bağını tahlil eder. Müşrikler, peygamberin şahsına o asılsız benzetmeleri (emsal) yapıp onu kendi kalıplarına sokmaya çalıştıkları o ilk an (darabû); aslında kendi düşünce sistemlerinin kolonlarını kesmiş, aklı iflas ettirmiş ve anında "mutlak bir sapkınlığın/dalaletin" (fedallû) içine kendi kendilerini fırlatmışlardır. Yanılgı, ürettikleri yalanın kaçınılmaz ontolojik faturasıdır.
Felâ yestatî'ûne (فَلَا يَسْتَطِيعُونَ)
Kelimenin kökü "t-v-a" olup "itaat etmek, boyun eğmek, gücü yetmek ve kapasitesi olmak" manalarına gelir. İstif'al babında (istita'a), başında sonuç bildiren "fe" ve olumsuzluk edatı (lâ) bulunan muzari çoğul fiildir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin insanın iradesine, gücüne veya yönlendirmesine yumuşak bir şekilde uyum sağlaması, direnç göstermemesi" olduğunu bildirir. Güç yetirmeye "tâkat/istitaat" denmesi bundandır.
Râgıb el-İsfahânî, "istita'a" kavramının sıradan bir kudret olmadığını; bir eylemi gerçekleştirebilmek için insanın bedeninin, aklının, araçlarının ve dış şartların bütünüyle müsait ve elverişli olduğu tam bir "ontolojik kapasite/yeterlilik" durumunu nitelediğini ifade eder. "Lâ" edatıyla bu fiilin olumsuzlanması (güç yetiremezler), onların o devasa kapasitelerinin, akıllarının ve imkânlarının anında sıfırlandığını bildirir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, dalalet/sapma fiilinden (fedallû) hemen sonra bu mutlak yetersizlik fiilinin (felâ yestatî'ûne) gelmesinin felsefi derinliğini değerlendirir. Yalan üreterek peygambere iftira atan kişi, sadece dış dünyadaki itibarını kaybetmez; asıl darbeyi kendi zihnine vurur ve hakikati bulma konusundaki bütün içsel "istitaatini" (zihinsel gücünü, kognitif kapasitesini) bütünüyle felç eder. Onlar artık isteseler de doğruyu bulacak veya kendilerini savunacak bir kapasiteye sahip olmayan edilgen varlıklardır.
Sebîlâ (سَبِيلًا)
Kelimenin kökü olan "s-b-l" lafzı, sözlükte "uzatmak, sarkıtmak, akıtmak, yol, çare, çıkış ve güzergah" anlamlarına gelmektedir. Nekre (belirsiz) nesne (mef'ul) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin aşağıya doğru uzaması, akıp gitmesi ve önünde bir engelin bulunmadığı açık yol" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "sebil" lafzının sadece üzerinde yürünen toprak yolu değil; bir amaca ulaştıran her türlü yöntemi, fikri çıkışı, meşru mazereti, mantıksal argümanı ve kurtuluş reçetesini kapsayan geniş bir şemsiye terim olduğunu belirtir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), ayetin fasılası olan "sebîlâ" kelimesinin "felâ yestatî'ûne" (asla güç yetiremezler) gibi mutlak bir acziyet kipiyle birleşerek (felâ yestatî'ûne sebîlâ) cümlenin sonunu nasıl dondurduğunu ve mühürlediğini tahlil eder. Müşrikler o kadar derin bir çelişki (dalalet) ağına düşmüşlerdir ki, önlerinde hakikate giden, mantıklı bir tartışmaya açılan veya kendilerini haklı çıkaracak zerre kadar bile "bir çıkış yolu, ufacık bir çare, mantıksal bir koridor" (sebil) kalmamıştır. Ayet, nekre olarak gelen bu kelimeyle onların teolojik ve epistemolojik çıkmaz sokağını sarsılmaz bir beton duvara çevirerek analizi bitirir.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla