Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 46. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 46. Ayet

    وَجَعَلْنَا عَلٰى قُلُوبِهِمْ اَكِنَّةً اَنْ يَفْقَهُوهُ وَف۪ٓي اٰذَانِهِمْ وَقْراًۜ وَاِذَا ذَكَرْتَ رَبَّكَ فِي الْقُرْاٰنِ وَحْدَهُ وَلَّوْا عَلٰٓى اَدْبَارِهِمْ نُفُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vece’alnâ ‘alâ kulûbihim ekinneten en yefkahûhu vefî âżânihim vakrâ(an)(c) ve-iżâ żekerte rabbeke fî-lkur-âni vahdehu vellev ‘alâ edbârihim nufûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Ayrıca onu anlamamaları için kalplerinin üzerine örtüler, kulakla­rına da bir tıkaç koyarız. Sen Kur’ân’da Rabb'inin birliğini andığında canları sıkılmış olarak arkalarını dönüp giderler.”

      Ayrıca onu anlamamaları için kalplerinin üzerine örtüler, kulaklarına da bir tıkaç koyarız. Bazıları şöyle demiştir: Allah’ın adı anılınca şeytan o kişiden yüz çevirir ve kaçar. Bu şu İlâhî beyanlarda belirtildiği anlamdır: “Eğer şeytandan bir fitleme seni dürtüklerse hemen Allah’a sığın! Allah her şeyi işitir, her şeyi bilir”; “Takvâ sahipleri, içlerine şeytandan gelen bir saptırıcı fikir doğduğunda O’nu düşünüp hemen gerçeği görürler”. Bazıları da canları sıkılmış olarak arkalarını dönüp giderler İlâhi beyanı için: Yani insanlar kendilerini çağırdıkları yoldan yüz çevirirler ve ibadet etmekte oldukları putlarına yönelirler, demiştir.

      Sen Kur’ân’da Rabb’inin birliğini andığında. Bu beyanın şu anlamlara gelmesi muhtemeldir: Andığın zaman. Rabb’inin birliğine, ilâhlığma ve rablığına dair delilleri andığın zaman. Yahut risâlete yahut ölümden sonra dirilişe dair delilleri andığın zaman demektir. Bu üç esasın delillerini belirtmesi muhtemeldir. Çünkü onlar bu esasları inkâr ediyordu. Bunlardan söz edilince yüz çevirirler. Canları sıkılmış olarak arkalarını dönüp giderler, bu cümlenin, kaçarak ve yüz çevirerek giderler mânasına gelmesi muhtemeldir olduğu gibi, inkâr ve yalanlamadan kinâye olma ihtimali de vardır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Ve ce'alnâ (وَجَعَلْنَا)

        Kelimenin kökü "c-a-l" olup sözlükte "kılmak, yapmak, bir şeyi bir halden başka bir hale veya statüye dönüştürmek, var etmek" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) fiil formunda ve azamet zamiriyle (Biz kıldık/yaptık) kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "var olan bir nesneye, bir uzva veya bir duruma yeni bir işlev, fiziksel yahut hukuki bir statü atfetmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceale" fiilinin "yoktan var etmek" (halk) eyleminden farklı olduğunu; insanın göğsünde zaten var olan "kalp" organına, idraki engelleyen yeni bir "kılıf/örtü" statüsünün giydirilmesi olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, failin doğrudan "Biz" (ce'alnâ) olmasının teolojik ağırlığını tahlil eder. Müşriklerin Kur'an'ı anlamamaları, kendi akli melekelerinin fıtri bir eksikliğinden değil; inat ve kibirleri sebebiyle bizzat Yaratıcı'nın aktif, cezalandırıcı ve ontolojik bir müdahalesiyle (ce'alnâ) kalplerine mühür vurulmasındandır. Anlayamamak, ilahi bir cezanın fiili sonucudur.

        Alâ (عَلَىٰ)

        Arapçada "üzerine, üstüne, aleyhine" manalarına gelen, istila ve yükseklik bildiren harf-i cerdir (ilgeç).

        Celaleddin el-Suyuti, bu edatın Arap belagatinde "istila, bütünüyle kuşatma ve üstünlük kurma" işlevi gördüğünü belirtir. Kalplerin üzerine konulan o kılıf (örtü), kalbin sadece bir kısmını değil; onun bütün idrak kanallarını yukarıdan aşağıya (alâ) istila eden, kalbi bütünüyle hapseden ve hakikatin sızmasını engelleyen mutlak bir teolojik ablukayı linguistik olarak mühürler.

        Kulûbihim (قُلُوبِهِمْ)

        Kelimenin kökü "k-l-b" olup "dönmek, değişmek, bir halden diğerine geçmek, tersyüz olmak ve kalp" manalarına gelir. "Kalb" isminin çoğulu (kulûb) ile "onların" (him) aidiyet/nesne zamirinin birleşiminden oluşur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin sürekli hareket halinde olması, yön değiştirmesi ve istikrarsızlığı" olduğunu bildirir. İnsanın duygu ve düşünce merkezine bu ismin verilmesi, onun sürekli değişen, evrilen ve farklı yönlere kayan (dönen) fıtri dinamizminden kaynaklanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "kalp" mefhumunun Kur'an'da sadece kan pompalayan biyolojik bir organ olmadığını; aklın, vicdanın, şuurun ve manevi idrakin birleştiği mutlak "bilişsel (kognitif) merkez" olduğunu aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde kalbin epistemolojik işlevini analiz eder. İslam öncesi dönemde sadece cesaret veya duygu merkezi sayılan kalp, Kur'an lügatinde bizzat "vahyi algılayan, anlayan ve hakikati çözen" en temel bilgi aygıtına dönüşür. Dolayısıyla kalbin üzerine kılıf çekilmesi, insanın evrendeki en büyük ontolojik felaketidir; zira algı merkezi (kalp) iptal edilmiştir.

        Ekinneten (أَكِنَّةً)

        Kelimenin kökü "k-n-n" olup "gizlemek, örtmek, gözden saklamak, korumak ve içine koymak" manalarına gelir. "Kinn" (kılıf/örtü) kelimesinin çoğul formudur (ekinneten) ve cümlede mef'ul (nesne) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir nesneyi dış etkilerden korumak veya görünmez kılmak için onu bütünüyle saran, kuşatan kalın bir kılıf/örtü içine almak" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kinn" ve "ekinnet" lafızlarının, hakikatin ışığının ve ilahi sesin (vahyin) idrak merkezine ulaşmasını fiziksel ve teolojik olarak engelleyen o sarsılmaz "kognitif (bilişsel) zırhı" ifade ettiğini aktarır.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin edebi ve epistemolojik kurgusunu tahlil eder. Kur'an, müşrik aklının hakikate kapalılığını soyut bir kavramla anlatmak yerine, son derece somut ve görsel bir metafor (ekinnet/kalın kılıflar) kullanarak meseleyi maddeleştirir. Hakikat, bu kılıflanmış (kilitlenmiş) kalbe çarpıp geri dönmektedir. O kılıflar, kibrin ve inatçı önyargıların ta kendisidir.

        En yefkahûhu (أَن يَفْقَهُوهُ)

        "En" masdariyye/sebep edatı ile "f-k-h" kökünden türeyen "derinlemesine anlamak, içyüzünü kavramak" manasındaki muzari çoğul fiil ve "onu" (hu) zamirinin birleşiminden oluşur. "Onu anlamalarına engel olmak için / onu anlamamaları diye" manasına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin dış kabuğunu (zahiri) yarıp geçerek, onun içyüzünü, gerisindeki gizemi ve asıl maksadını bilmek" olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "fıkh" kavramının sıradan bir bilme yahut ezberleme olmadığını; aksine kelamın (Kur'an'ın) alt metnini okumak, şifresini çözmek ve o kelamdaki ilahi kastı (hikmeti) derinden kavramak olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin başındaki "en" edatının, kalbe çekilen kılıfın (ekinneten) yegâne gayesini, illetini (sebebini) tahlil ettiğini belirtir. Ceza, onların fiziksel duyularını değil, "derin idraklerini" (fıkh) hedef almıştır. Onlar Kur'an'ı kulaklarıyla duymakta, Arapça olarak kelimeleri bilmekte; fakat o kılıf sebebiyle metnin ilahi boyutunu, teolojik derinliğini asla "kavrayamamaktadırlar" (yefkahûhu). Bu, muazzam bir ontolojik sağırlık tablosudur.

        Ve fî (وَفِي)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi (ve) ile, "içinde, zarfında, -de, -da" anlamlarına gelen mekân veya durum zarfının (fî) birleşimidir.

        Celaleddin el-Suyuti, "üzerine" (alâ) edatından sonra burada "içine" (fî) edatının kullanılmasının Arap belagatindeki simetrisini (tıbak) inceler. Kılıf kalbin "dışını/üzerini" bütünüyle kuşatırken (alâ); sağırlık kulağın bizzat "içine/derinliklerine" (fî) yerleştirilir. Bu çift yönlü edat kullanımı, müşriklerin algı organlarının hem dışarıdan hem içeriden mutlak bir felce uğratıldığını linguistik olarak ispatlar.

        Âzânihim (آذَانِهِمْ)

        Kelimenin kökü "e-z-n" olup "kulak vermek, işitmek, dinlemek ve izin/müsaade" manalarına gelir. "Üzün" (kulak) isminin çoğulu (âzân) ile "onların" (him) zamirinin birleşimidir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "sesi algılayan fizyolojik organ" (kulak) manasının yattığını bildirir. İşitmeye ve müsaadeye "izin" denmesi de kalbin kapısını dinleyerek aralamaktandır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kalpten hemen sonra kulağın (âzân) zikredilmesinin, Kur'an'ın bilgi felsefesindeki "işitme ve idrak" sırasını yansıttığını kaydeder. Vahyin ilk temas noktası olan kulaklar fiziksel olarak açık olsa da, ayet bu organın kognitif (bilişsel) işlevini kaybettiğini dondurarak muhatabın yüzüne çarpar.

        Vakran (وَقْرًا)

        Kelimenin kökü olan "v-k-r" lafzı, sözlükte "ağırlık, sağırlık, duyma engeli, ağırbaşlılık ve vakar" anlamlarına gelmektedir. Nekre (belirsiz) nesne (mef'ul) formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeye yüklenen aşırı ağırlık ve o ağırlığın getirdiği sağır edici basma/ezme eylemi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vakr" mefhumunun sıradan bir işitme kaybı değil; kulakta oluşan ve ilahi nidanın, hakikat sesinin içeri girmesini engelleyen "ruhsal ve ontolojik bir ağırlık/sağırlık" olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kalpteki kılıfın (ekinnet) kulağa "ağırlık/sağırlık" (vakran) olarak yansımasının felsefi ve teolojik bağlamını değerlendirir. Müşrikler kendi uydurdukları şiirleri veya dedikoduları duyarlar; ancak tevhid inancına dair bir ayet okunduğunda o kulaklar birdenbire sağırlaşır (vakran). Bu, biyolojik bir özür değil; kibrin ve şartlanmışlığın işitme merkezinde yarattığı "seçici teolojik sağırlıktır." Kur'an bu seçici sağırlığı fiziksel bir ağırlık mecazıyla resmeder.

        Ve izâ (وَإِذَا)

        Arapçada atıf/bağlaç harfi olan "ve" ile "zaman, -dığı vakit, -dığında" manalarına gelen zaman zarfı ve şart edatının (izâ) birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, şart zarfının (izâ) ayetteki işlevini tahlil eder. Müşriklerdeki o içgüdüsel kaçış refleksinin sürekli bir hal değil; spesifik olarak, tevhid inancının, yani Allah'ın tekliğinin (vahdehû) peygamber tarafından dile getirildiği o şiddetli "kriz/uyarı anında" (izâ) nasıl tetiklendiğini zaman kipiyle kurgular. Eylem, o "an"a hapsedilir.

        Zekerte (ذَكَرْتَ)

        Kelimenin kökü "z-k-r" olup "hatırlamak, anmak, dille söylemek ve zihinde tutmak" manalarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) fiilin ikinci tekil şahıs (sen andın) formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi unutmanın zıddı olarak zihinde canlı tutmak, hatıra getirmek ve onu dille/sesli olarak anmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "zikr" eyleminin ayet bağlamında; fıtratta zaten var olan ancak müşrikler tarafından üstü örtülen/unutturulan ilahi hakikatin (tevhidin), peygamberin diliyle sarsıcı bir şekilde yeniden "hatırlatılması, gündeme getirilmesi ve yüzlerine vurulması" olduğunu ifade eder.

        Rabbeke (رَبَّكَ)

        Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Sonunda muhatap zamiri (ke) bulunmaktadır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, Yaratıcı'nın "Allah" özel ismiyle değil de peygambere izafe edilerek "Senin Rabbin" (Rabbeke) şeklinde zikredilmesinin teolojik meydan okumasını tahlil eder. Müşrikler, Allah'ın yaratıcı olduğuna inanıyorlardı; asıl tahammül edemedikleri şey, O'nun yeryüzüne müdahale eden, kurallar koyan, putların yetkisini elinden alan ve insanı "terbiye eden tek otorite" (Rabb) olmasıydı. Bu kelime, müşrik panteonunu darmadağın eden mutlak tevhidin ilanıdır.

        Fîl-Kur'âni (فِي الْقُرْآنِ)

        Kökü "k-r-e" (okumak, toplamak) olan ve vahyin bizzat okunan metnini (kitabını) ifade eden özel ismin (el-Kur'ân) başında "içinde" manası katan "fî" edatı bulunur.

        Arthur Jeffery, kelimenin Süryanicedeki "keryana" (litürjik kutsal metin/okuma) köküyle olan bağlantısını hatırlatarak; vahyin salt bir şifahi hitap olmaktan çıkıp, müşriklerin yüzüne okunan, kendi içinde tutarlı, otoriter ve metinsel (scriptural) bir tebliğ (Kur'an'da andığında) aracı olarak nasıl merkezde konumlandığını etimolojik verilerle analiz eder.

        Theodor Nöldeke, "Kur'an'da andığında" tamlamasının, o dönemki Arap toplumunda ilk kez "ilahi bir okuma metninin/kitabın" putların meşruiyetine karşı nasıl devasa ve aktif bir argüman (delil) olarak kullanıldığını gösteren tarihsel ve linguistik bir belge olduğunu kaydeder.

        Vahdehû (وَحْدَهُ)

        Kelimenin kökü "v-h-d" olup "tek olmak, yalnız olmak, birleşmek, eşsiz ve benzersiz olmak" manalarına gelir. Kelimenin sonuna Allah'a dönen "O" (hû) aidiyet zamiri eklenmiş, hâl (durum zarfı) veya mef'ul-i mutlak konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "çokluğun, eşin ve ortaklığın zıddı olarak mutlak, bölünmez ve sarsılmaz bir teklik, yegânelik" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vahd" ve "vâhid" kavramlarının sıradan bir sayısal "bir" olmadığını; hiçbir cüzden, parçadan yahut ortaktan oluşmayan, bütünüyle şirkin tam karşıt kutbu olan mutlak tevhid nidası olduğunu aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "vahdehû" (sadece O/O tek başına) kelimesinin, müşrik psikolojisini çatlatan en yakıcı ve kilit şifre (anahtar kelime) olduğunu analiz eder. Müşrikler Allah'ın anılmasına değil, Allah'ın putlar olmaksızın, ortakları aradan çıkarılarak "tek başına, salt ve yapayalnız" (vahdehû) anılmasına tahammül edememektedirler. Cümlenin bütün psikolojik yükü bu tek kelimede toplanmıştır.

        Vellev (وَلَّوْا)

        Kelimenin kökü "v-l-y" olup sözlükte "yönelmek, ardını dönmek, dönüp gitmek, sırt çevirmek ve yüz çevirmek" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında (tevliye) mazi (geçmiş zaman) çoğul fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün "iki şeyin birbirine yaklaşması ve yönelmesi" manasının yanı sıra, tef'il babında kullanıldığında "birinin kendi yüzünü veya arkasını (sırtını) bir yöne doğru şiddetle çevirmesi, oradan ayrılması" manasına geldiğini aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "tevliye" eyleminin salt bir fiziksel dönüş değil, duyulan bir fikri, hakikati (tevhidi) kalben ve aklen bütünüyle reddederek, o fikirden ontolojik olarak "kaçmak, cepheyi terk edip yüz çevirmek" olduğunu ifade eder.

        Alâ edbârihim (عَلَىٰ أَدْبَارِهِمْ)

        Kelimenin kökü "d-b-r" olup "arka, son, kıç, geriye dönüş ve bir şeyin bitimi" manalarına gelir. "Dübür" (arka) kelimesinin çoğulu olan (edbâr) isminin başında "üzere" manasındaki (alâ) edatı, sonunda ise "onların" (him) zamiri bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "ön (kubül) tarafının tam zıddı olarak, bir şeyin arkası, gerisi ve sonu" olduğunu belirtir.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "vellev alâ edbârihim" (arkalarına dönüp giderler) cümlesinin kurgusundaki edebi estetiği ve psikolojik tahribatı tahlil eder. Kur'an, tevhid fikrine (vahdehû) tahammül edemeyen müşrikleri onurlu birer tartışmacı veya fikir adamı olarak resmetmez; onları, savaş meydanında korkuya kapılıp arkasını/kıçını (edbâr) düşmana dönerek tabanları yağlayan, cepheden utanç içinde topuklayarak kaçan zavallı askerlere benzeterek muazzam bir "psikolojik ve fiziksel hezimet/kaçış" tablosu çizer. Kibirleri, bu çirkin kaçış pozuyla yerle bir edilir.

        Nufûrâ (نُفُورًا)

        Kelimenin kökü "n-f-r" olup "kaçmak, ürkmek, nefretle uzaklaşmak ve dağılmak" manalarına gelir. Masdar formunda olup, dilbilgisi açısından eylemin sonucunu bildiren "mef'ul-i mutlak" veya "hâl" (durum zarfı) konumundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyden korkup yahut tiksinip hızla, ürkerek, vahşice kaçmak" olduğunu belirtir. Yabani hayvanların avcıyı gördüğündeki o kontrolsüz, panik halindeki kaçış refleksine "nüfûr" denmesi bundandır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin fasılası olan bu masdarın (nufûrâ) teolojik ve sosyolojik ağırlığını inceler. Müşrikler, tevhid inancı (vahdehû) karşısında entelektüel bir cevap üretemezler. Akıl ve delil bitince; insan olma vasıflarını kaybederek fıtratın en ilkel, en alt kademesine inerler ve tıpkı ürkmüş vahşi hayvanların gösterdiği o içgüdüsel, hayvani tepkiyle, mutlak bir "nefret ve tiksintiyle" (nüfûr) sırtlarını dönüp kaçarlar.

        Dücane Cündioğlu, "nufûrâ" kelimesinin edebi işlevini değerlendirir. Ayet bu kelimeyle biterek, müşrik aklının hakikate karşı üretebildiği tek reaksiyonun "rasyonel olmayan kör bir nefret/kaçış" olduğunu dondurur. Bu kelime, hakikatten (tevhidden) arkasını dönüp kaçan insanın, o nefret dolu, zavallı ve kaçak silüetini metnin içine sonsuza dek asılı bırakır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X