Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 42. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 42. Ayet

    قُلْ لَوْ كَانَ مَعَهُٓ اٰلِهَةٌ كَمَا يَقُولُونَ اِذاً لَابْتَغَوْا اِلٰى ذِي الْعَرْشِ سَب۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kul lev kâne me’ahu âlihetun kemâ yekûlûne iżen lebteġav ilâ żî-l’arşi sebîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “De ki: Eğer söyledikleri gibi Allah’tan başka ilâhlar olsaydı onlar da arşın sahibine yakınlaşmak için yollar ararlardı.”

      De ki; Eğer söyledikleri gibi Allah’tan başka ilâhlar olsaydı onlar da arşın sahibine yakınlaşmak için yollar ararlardı.

      Müfessirlerin büyük çoğunluğu, bu âyetin, müşriklerin tapmakta oldukları resimli ve resimsiz putlar hakkında indiğini söylemişlerdir. Yani, eğer sizin dediğiniz gibi, Allah ile beraber diğer ilâhlar da bulunsaydı, o takdirde arşm sahibine yaklaşmak için yol ararlardı. Bazıları şöyle demiştir: “Eğer onların aklı olsa ve akla itaat ve ibadet imkânı tanınsa, o takdirde, ibadet ve itaatle arşm sahibine yol arardı. Bu husus, Allahın melekler hakkında buyurduğu şu âyettir: “Bu insanların yalvardıkları o varlıkların Allaha en yakm olanları bile Rablerine daha yakm olabümek için vesile ararlar”. Fakat en uygun olan görüş, yüce Allah’ın bu putlar hakkında “Allah’tan başka ilâhlar olsaydı...” gibi bir sözü söylemeyeceğidir. Çünkü putlar ahşaptandır. Fakat Allah putlar hakkında söylediğini söylemiştir ki o da şöyledir: Onlar işitmez, akletmez ve görmezler daha ve başka âyetlerde buyurduğu gibi; “Bir gün babasına şöyle demişti: Babacığım! Duymayan, görmeyen ve sana hiçbir fayda sağlamayan bir şeye niçin taparsm?”; “Allah’tan başka kendilerine yalvarıp yakardıklarımz var ya, hepsi bunun için bir araya gelseler bile bir sinek yaratamazlar!”. Bu gibi ifadelerin putlar hakkında söylenmesi caiz olur. Fakat Allah Teâlanm belirttiği: “Eğer onların söyledikleri gibi Allah ile beraber başka ilâhlar olsaydı.. meâlinde belirttiği sözleri arşın sahibine varmak isteyenler türünden değillerdir. Ancak bazılarının dediği gibi, şöyle söylenebilir: Eğer ibadet ettiğiniz putlar, sizin inancınıza göre ilâh olsalardı, o takdirde kendilerine imkân verilip de itaat ehlinden olsalardı, itaatla Allah’a gidecek yol ararlardı. Fakat en uygun olan yorum şudur: Eğer olmuşsa bu meleklere ibadet edenler ve onları mâbut tanıyanlar hakkında olmuştur. Yahut yönetme hakkı olan birkaç ilâh olduğunu kabul edenlerdir. Yahut tedbir sahibi birden fazla ilâhın bulunduğunu söyleyen Seneviler hakkındadır. Veya âlemin kadim olduğunu ve aslî unsurları bulunduğunu söyleyenlerdir.

      En doğrusunu Allah bilir ya, biz şöyle deriz: Eğer söyledikleri gibi Allah’tan başka ilâhlar olsaydı meâlindeki beyan şu anlama gelir: Yani o takdirde, Allah Teâlâ ilâhlık ve rablığmı gösterdiği gibi, bunlar da yaratıkları inşa etmek suretiyle rablıklarma ve ilâhlıklarma işaret edecek deliller gösterirlerdi. Halbuki kendilerinin ilâhları olduklarını iddia ettikleri kimselerden, böyle bir şey inşa ettiklerini iddia edenler ortaya çıkmamıştır. Dolayısıyla bu durum, Allah’tan başka bir ilâh bulunmadığına işaret etmektedir.

      Eğer söyledikleri gibi Allah’tan başka ilâhlar olsaydı. Bazılarına bu beyan hakkında şunları şöylemiştir: Bu O’nun gibi, yani Allah gibi olsalardı, yani yaratma, yok etme ve yönetmede onun gibi olsalardı ve yaratmasında, onlar için dilemesinde ve yönetiminin uyumlu olmasında onu, kendi emirlerini uygulamakta engelleselerdi demektir. Onlar bunu yapamaymca, bu durum Allah’tan başka bir ilâh olmadığına işaret etmektedir. Bu Allah’ın şu sözü gibidir: “O’nunla beraber başka bir tanrı da yoktur; aksi taktirde her tanrı kendi yarattıklarını alıp bir tarafa çekilir ve mutlaka o tanrılardan biri diğerine baskın gelmeye çalışırdı”. Bazıları da şunu söylemiştir: Eğer inandığınız gibi, Allah ile beraber başka ilâhlar olsaydı, o takdirde yarışmak ve birbirine galip gelmede arşın sahibine gitmek için yol arayacaklardı, galip gelme ve kahretmede o takdirde arşın sahibine yol ararlardı. Nitekim hükümdarların âdeti de şudur: Hükümdarlardan her biri başkasına galip gelmek ve onu mağlup etmek için çalışır ve ona karşı yarışa girerdi. Tıpkı şu beyanda buyurulduğu gibi: “Eğer Allah ile beraber başka ilâhlar olsaydı, o takdirde her bir ilâh yarattığını götürürdü.” Yani galip olur, kahreder ve yarışırdı. Bundan başka bunun, şöyle de yorumlanmaya da ihtimali vardır: O ilâhlardan her birinin rablık ve ilâhlığına işaret etmek üzere, yaratmada tek Allah olmak isterdi. Bunu delil olarak ileri sürmenin esası şudur: İlâhların her biri diğerine engel olamayınca, ondan başkasının ilâh olmadığına işaret eder, o aynen birinci ilâh olur.

      Bazı müfessirler şöyle demişlerdir: .. .Onlar onun diğerlerine karşı üstünlüğünü ve mertebesini bilirler, ona yaklaştıracak şeyler isterlerdi. Bir görüşe göre ihtiyaçlarını ona iletirler, ihtiyaçları için ondan yardım isterlerdi. İşte bu, başlangıçta belirttiğimiz, ilâha itaati talep etme mânasıdır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kul (قُلْ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, ifade etmek" manalarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, kök anlamının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan, dudaklardan dökülen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin sadece mekanik bir söz aktarımı olmadığını, kalpteki samimi niyetin ve aklî delilin dil yoluyla aktif bir şekilde muhataba yöneltilmesi olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin doğrudan "De ki" (Kul) emriyle başlamasının Kur'an'ın ontolojik ve teolojik savunusundaki yerini tahlil eder. Yaratıcı, muhatabın (müşriklerin) mantıksız iddialarını çürütmek için peygamberi aradan çıkarmaz; bilakis onu bir elçi ve tartışmanın rasyonel tarafı (faili) olarak merkeze oturtarak, tevhidi argümanı doğrudan peygamberin diliyle (kul) kurar. Bu emir, vahyin şahsi bir kurgu değil, dışarıdan gelen ilahi bir dikte olduğunu linguistik olarak ispatlar.

        Lev (لَوْ)

        Arapçada gerçekleşmesi imkânsız olan veya geçmişte kalmış varsayımları ifade etmek için kullanılan, "şayet, eğer, farz edelim ki" manalarına gelen "şart-ı imtina" (imkânsızlık şartı) edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "lev" edatının Arap belagatindeki felsefi ve mantıksal işlevini tahlil eder. "İn" (eğer) edatı gerçekleşme ihtimali olan durumlar için kullanılırken; "lev" edatı, bizzat cümlenin yazarının (Allah'ın), öne sürülen iddiayı (başka ilahlar olması ihtimalini) en başından itibaren "asla mümkün olmayan, ontolojik olarak imkânsız bir faraziye/saçmalık" (muhal) olarak gördüğünü daha ilk kelimeden zihinlere kazıyan kusursuz bir dilbilgisi kurgusudur.

        Kâne (كَانَ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin yokluktan yahut belirsizlikten çıkıp fiili olarak meydana gelmesi ve varlık sahasında istikrar kazanması" olduğunu bildirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "lev" (şayet) edatından sonra "kâne" (olsaydı) fiilinin gelmesinin, müşriklerin kafasındaki çok tanrılı evren modelinin sadece dilde kalan bir iddia olmaktan çıkarılıp, "hadi diyelim ki gerçekten böyle bir evren var oldu" şeklinde zihinsel bir tecrübeye, mantıksal bir simülasyona (kıyas-ı halfe) tabi tutulduğunu kaydeder.

        Me'ahû (مَعَهُ)

        Sözlükte "beraber, ile, yanı sıra" anlamlarına gelen zaman/mekân zarfı (me'a) ile Yaratıcı'nın zatına dönen "hû" (O) zamirinin birleşiminden oluşur. "O'nunla beraber" demektir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, zarfın (me'a) bu bağlamda fiziksel bir yan yanalığı değil, otorite, kudret ve evrensel yönetimde (rububiyette) "ortaklık ve eş-başkanlık" iddiasını nitelediğini değerlendirir. Müşrikler Allah'ı inkâr etmezler; onların temel yanılgısı, Allah'ın mutlak ve dikey otoritesinin "yanı sıra/beraberinde" (me'ahû) yatay bir panteon (şirk) inşa etmeleridir. Ayet tam olarak bu zarfın (me'a) ifade ettiği "ortaklık" yanılsamasını hedef alır.

        Âlihetün (آلِهَةٌ)

        Kelimenin kökü olan "e-l-h" lafzı, sözlükte "kulluk edilen, sığınılan, ibadet edilen, yüceliği karşısında hayrete düşülen varlık" anlamlarına gelmektedir. "İlah" kelimesinin çoğulu (ilahlar) olup, cümlede "kâne" fiilinin ismidir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın muhtaçlık, korku veya sevgi duygusuyla bir güce sığınması, ondan himaye beklemesi ve ona boyun eğerek yönelmesi" manasının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin çoğul formda (âlihetün) kullanılmasının, müşriklerin zihnindeki o hiyerarşik ve kaotik tanrılar sistemini (putları, melekleri, yıldızları) bütünüyle kapsadığını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye panteonunda "âlihetün" mefhumunun nasıl işlediğini semantik olarak analiz eder. Araplar, evrenin en üstünde yaratıcı bir "Allah" inancına sahipken; O'nun alt kademesinde yağmur, şifa, zafer veya rızık gibi gündelik işleri yürüten, şefaat yetkisine sahip aktif "alt-tanrılar/ilahlar" (âlihetün) icat etmişlerdir. Ayet, bu çoklu otorite (politeizm) kurgusunun evrendeki mantıksal tutarsızlığını deşifre etmek için bu çoğul kelimeyi kullanır.

        Kemâ (كَمَا)

        Arapçada "gibi, olduğu gibi, tıpkı" manalarına gelen teşbih (benzetme) ve mutabakat edatıdır. "Kef" (gibi) ve "mâ" (şey) edatlarının birleşmesinden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, "kemâ" edatının bu bağlamdaki dilbilgisel işlevinin, müşriklerin iddialarını kendi ifadeleriyle aynen metne aktarma (iktabas/hikaye) rolü üstlendiğini tahlil eder. Yaratıcı, onların inançlarını dışarıdan yorumlamaz; "tıpkı onların dillerine pelesenk ettikleri ve sürekli söyledikleri gibi" (kemâ) diyerek, argümanı bizzat müşriklerin kendi zemininde çürütmek üzere onların cümlelerini kullanır.

        Yekûlûne (يَقُولُونَ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, iddia etmek" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün "dille telaffuz edilen sesler" olduğunu belirtir.

        Dücane Cündioğlu, "kavl" (söylemek) fiilinin "bilmek" veya "şahit olmak" gibi epistemolojik bir kesinlik bildiren fiillerin yerine kullanılmasının felsefi boyutunu değerlendirir. Onların çok tanrıcılığı bir bilgiye, delile veya gerçeğe dayanmaz; bu sadece dillerinde dolaşan, kulaktan dolma ve nesilden nesile aktarılan asılsız, içi boş bir "sözden/söylemden" (yekûlûne) ibarettir. Eylem sadece dildedir, hakikatte karşılığı yoktur.

        İzen (إِذًا)

        Arapçada "o halde, öyleyse, o takdirde" anlamlarına gelen, bir şartın veya varsayımın mantıksal ve zorunlu sonucunu başlatmak (cevap) için kullanılan edattır.

        Celaleddin el-Suyuti, "lev" (şayet) şartıyla başlayan mantıksal simülasyonun (kıyasın), bu edatla (izen/o halde) zorunlu ve kaçınılmaz bir sonuca (neticeye) bağlandığını belirtir. Eğer iddia ettikleri doğruysa, aklın ve mantığın (Aristo mantığındaki modus tollens/kıyas kuralları gereği) bizi götüreceği tek bir zorunlu sonuç vardır; bu edat o sonucu tetikler.

        Lebteğav (لَّابْتَغَوْا)

        Kelimenin kökü "b-ğ-y" olup sözlükte "istemek, aramak, talep etmek, aşırı gitmek ve haddi aşmak" anlamlarına gelir. İfti'al babında (ibtiğâ) mazi fiilin çoğuludur. Başına şart cümlesinin cevabını pekiştiren "lam" (le) edatı gelmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi elde etmek için şiddetle arzulamak, yönelmek ve bu uğurda efor sarf etmek, hatta taşkınlık yapmak" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibtiğâ" eyleminin sıradan bir istemenin ötesinde, kişinin kendi gücünü ve menfaatini maksimize etmek için meşru veya gayrimeşru her yolu deneyerek rekabete ve arayışa girmesi olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, "lebteğav" (elbette ararlardı/kalkışırlardı) fiilindeki ontolojik rekabeti tahlil eder. Eğer evrende Allah'tan başka yetki sahibi, iradeli tanrılar (ilahlar) olsaydı, o tanrılar da tabiatları gereği güç, iktidar ve egemenlik peşinde koşacak (ibtiğâ) ve evrenin mutlak merkezine (Arş'a) ulaşmak, O'nunla savaşmak yahut O'na üstün gelmek için arayışa gireceklerdi. Politeizm, mantıksal olarak "kozmik bir kaosu" zorunlu kılar.

        İlâ (إِلَىٰ)

        Arapçada yönelme, bitiş ve sınır bildiren "-e, -a, doğru, -e kadar" anlamlarına gelen harf-i cerdir (ilgeç). Arayışın ve rekabetin (ibtiğâ) yöneleceği o mutlak nihai hedefi (Arş'ı) belirler.

        Zîl-arşi (ذِي الْعَرْشِ)

        Sözlükte "sahip, ehil" anlamlarına gelen (zû/zî) ismi ile, "a-r-ş" kökünden türeyen "taht, tavan, çatı, yüksek makam ve kudret" manalarına gelen (el-arş) isminin oluşturduğu bir isim tamlamasıdır (Arş'ın sahibi).

        İbn Fâris, "a-r-ş" kökünün asıl manasının "bir şeyin en yüksek noktası, çatısı, üzerinde durulan tavan ve bir kimsenin gücünün/krallığının simgesi olan taht" olduğunu aktarır. Birinin iktidarı yıkıldığında "arşı yıkıldı" denmesi bu mecazdandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "Arş" kelimesinin Allah'a nispet edildiğinde fiziksel bir koltuk veya mekân olmadığını; evrensel idarenin, mutlak hükümranlığın, sonsuz otoritenin ve ilahi merkezin linguistik bir sembolü (istiare) olduğunu ifade eder.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, Habeşçe (Etiyopça) "arş" veya Aramice "'arşa" (taht, krallık sediri) sözcükleriyle olan derin etimolojik bağına dikkat çeker. Geç Antik Çağ'ın teolojik lügatinde mutlak monarkın/kralın egemenliğini niteleyen bu evrensel sembol, Kur'an'da Yaratıcı'nın evren üzerindeki tekil ve sarsılmaz hükümranlık makamını tanımlamak üzere "Zî'l-arş" (Arş'ın/Mutlak Otoritenin Sahibi) şeklinde tahsis edilmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette "Allah'a" demek yerine "Zî'l-arş'a" (Arş'ın Sahibine) yönelirlerdi denilmesinin belagat sırrını kaydeder. Diğer iddia edilen ilahların amacı sıradan bir varlığa değil; doğrudan evrenin yönetim merkezine, tahta (Arş'a) el koymak, iktidarı paylaşmak veya ele geçirmek (darbe yapmak) olacaktır. Bu tamlama, iktidar savaşının merkezini dondurur.

        Sebîlâ (سَبِيلًا)

        Kelimenin kökü "s-b-l" olup "uzatmak, sarkıtmak, akıtmak, yol, güzergah, fırsat ve çare" manalarına gelir. Nekre (belirsiz) nesne (mef'ul) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak konumlanmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin aşağıya doğru uzaması, engelsiz akıp gitmesi ve üzerinde yürünülen yol" olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "sebil" kelimesinin sadece fiziksel bir yol olmadığını; hedefe ulaşmak için geliştirilen her türlü stratejiyi, çareyi, yöntemi ve vasıtayı (fırsatı) da linguistik olarak kapsadığını belirtir.

        Dücane Cündioğlu, ayetin fasılası olan "sebîlâ" (bir yol/çare) kelimesinin felsefi diyalektiğini tahlil eder. Eğer çok tanrılı bir sistem (şirk) gerçek olsaydı, o alt-tanrılar mutlak egemene (Zî'l-arş'a) ya yakınlaşmak/yaranmak için ya da O'nunla savaşarak tahtı ele geçirmek için mutlaka bir "yol/strateji" (sebil) bulmaya yelteneceklerdi. Evrende böyle bir ontolojik savaşın, parçalanmanın veya kaosun izleri olmadığına göre (evren kusursuz bir tevhidi ahenkle işlediğine göre), o halde Arş'ın sahibinden başka hiçbir ilah yoktur. "Sebîlâ" kelimesi, tevhidi ispatlayan bu muazzam rasyonel/mantıksal reddiyeyi mühürleyen son sözdür.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X