اَفَاَصْفٰيكُمْ رَبُّكُمْ بِالْبَن۪ينَ وَاتَّخَذَ مِنَ الْمَلٰٓئِكَةِ اِنَاثاًۜ اِنَّكُمْ لَتَقُولُونَ قَوْلاً عَظ۪يماً۟
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 40. Ayet
Daralt
X
-
“Rabb’iniz erkek çocukları size verdi de kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi? Gerçekten siz çok ağır bir söz söylüyorsunuz!”
Rabb’iniz erkek çocukları size verdi de kendisi meleklerden kız çocuklar mı edindi? yüce Allah müşriklerin akılsızlıklarmdan haber veriyor, çünkü onlar “Kızlar Allah’ındır” diyorlar. Akıllarınca beğendikleri de kendilerinin oluyor!” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu üzere, kızları Allah’a, erkek çocukları da kendilerine nispet ettiler. Onları, böyle yapmaya sevkeden şey, Ehl-i Kitab’m sözleri idi. Çünkü onlar Allah’ı çocuk sahibi olmakla nitelediler, buna bağlı olarak çocuğu olanın kızı da olur görüşüne sahip oldular. Bu sebeple yüce Allah şöyle buyurdu; Siz çok ağır bir söz söylüyorsunuz. Cenâb-ı Hak tarafından âyette, Allah hakkında söylediklerine bu büyük kelimesinden başka bir ilâvede bulunulmadı, o sözleri için bir örnek verilmedi. Çünkü bunun arkasında verilecek bir örnek yoktur. Zira yüce Allah’ın çocuğu olduğuna dair sözlerinin örneğini, göklerin parçalanmasını, yerin yarılmasını ve dağların çökmesini örnek vererek şöyle buyurdu: “Öyle ki bundan dolayı neredeyse gökler çatlayacak, yer ortasından yarılacak, dağlar yıkılıp çökecek!”.
Allah Teâlâ, müşriklerin “Allah’ın çocuğu olduğu'na dair iddialarının ağır bir söz oluşundan dolayı, gökler ve onlarla beraber sözü edilen diğer nesnelerin altüst olduğunu haber verdi ve ortak koşmalarına dair şöyle buyurdu: “Allah’a ortak koşan kişi, gökten düşüp parçalanan ve kuşların kapıştığı yahut rüzgârın ücra bir yere sürüklediği nesnelerden farksızdır”. Bu âyetler Allah hakkında çocuğu ve ortağı olduğuna dair söz söyleyenler için belirtilen son derece güzel örneklerdir. Bunların ötesinde Allah’ın kızı olduğunu söyleyenlere dair belirtilen bir örnek yoktur. Fakat Allah şöyle buyurmuştur: Siz çok ağır bir söz söylüyorsunuz. Allah bundan fazlasını söylememiştir. Çünkü Allah hakkında söyledikleri ve ona nispet ettikleri şeyler son derece akılsızlık ve söz israfıdır. Allah, zâlimlerin söylediklerinden çok çok/büyük olarak yücedir. Yahut şöyle buyurur: Aklınızca siz çok ağır bir söz söylüyorsunuz, düşünseniz ve kafa yorsanız, Allah sübhânehû ve teâlâ hakkında söylediğiniz sözlerin çok ağır laflar olduğunu bilirdiniz.
Ebû Avsece de şöyle demiştir: “Efe asfâküm” (أَفَأَصْفَاكُمْ) yani Rabb’iniz size verdi mi. Şöyle denilir: “Asfeytühû” (أصفيتُه) yani onu verdim demektir. “Asfâküm” (أصفاكم) yani sizi seçti demektir.
Yorumu Yorumla
-
Efe asfâküm (أَفَأَصْفَاكُمْ)
Kelimenin kökü "s-f-v" olup sözlükte "saf ve duru olmak, arınmak, tortusundan ayrılmak ve seçmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (ıstıfâ/asfâ) mazi fiildir. Başında soru (istifham) edatı olan hemze (e) ve atıf harfi (fe) bulunur. Sonuna muhatap zamiri (küm/sizi) eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin bulanıklıktan, kirden ve tortudan arınarak en temiz, en halis kısmının geriye kalması" olduğunu belirtir. Mecazi olarak bir kimseye en değerli, en saf ve pürüzsüz payı ayırmaya "ıstıfâ" denir.
Râgıb el-İsfahânî, "asfâ" eyleminin sıradan bir seçme (ihtiyar) olmadığını, bir bütünden en saf ve en değerli olan kısmı bizzat ayırıp birine tahsis etmek olduğunu ifade eder. Ayetin başındaki soru edatıyla (efe/öyle mi, demek öyle) birleştiğinde, bu kelime müşriklerin mantıksızlığına yönelik muazzam bir "istifham-ı inkari" (kınayıcı ve reddedici soru) işlevi görür.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin başındaki soru hemzesi ve "fe" edatının (efe) Arap belagatindeki sarsıcı rolünü tahlil eder. Bu yapı, muhatabın (müşriklerin) iddialarındaki o devasa çelişkiyi ve akıl tutulmasını yüzlerine çarparak, "Demek Rabbiniz en saf, en pürüzsüz ve en değerli payı (erkek çocukları) bilhassa size ayırdı, öyle mi?" şeklinde mutlak bir edebi alay (tehakküm) ve kınama kurgular.
Rabbüküm (رَبُّكُمْ)
Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Sonunda muhatap çoğul zamiri (küm/sizin) bulunmaktadır ve fail (özne) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve ona malik olmak" olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette Yaratıcı'nın "Allah" ismiyle değil de muhataba izafe edilerek "Sizin Rabbiniz" (Rabbüküm) şeklinde zikredilmesinin teolojik ironisini değerlendirir. Müşrikler, kendilerini yaratan, rızıklandıran ve terbiye eden mutlak otoriteye (Rabbe) en değersiz gördükleri payı ayırırken, O'nun kulları olmalarına rağmen en iyi payı (erkek çocukları) kendilerine layık görmektedirler. Kelime, bu hiyerarşik ve mantıksal tersyüz oluşu deşifre eder.
Bil-benîne (بِالْبَنِينَ)
Kelimenin kökü "b-n-y" olup "bina etmek, kurmak, inşa etmek" manalarına gelir. "İbn" (oğul/erkek çocuk) kelimesinin çoğulu olan (benûn/benîn) lafzının başında cer harfi (bi) bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir yapıyı yükseltmek ve temellendirmek" manasının yattığını, babanın soyunu devam ettiren, aileyi ve kabileyi bir bina gibi ayakta tutan erkek evlada bu yüzden bu ismin verildiğini belirtir.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye toplumunun sosyolojik yapısında "benîn" (erkek çocuklar) kavramının bütünüyle kabilevi gücü, askeri üstünlüğü, ekonomik üretkenliği ve ontolojik prestiji temsil ettiğini semantik olarak analiz eder. Erkek çocuk, o toplumda "en değerli ve saf paydır" (safvet). Ayet, müşriklerin inanç sistemlerindeki bu sosyolojik kodları alıp kendi teolojilerini çürütmek için bir argüman olarak kullanır.
Vettehaze (وَاتَّخَذَ)
Kelimenin kökü "e-h-z" olup "almak, tutmak, elde etmek" manalarına gelir. İfti'al babında (ittihaz) mazi (geçmiş zaman) fiil formundadır ve başında atıf/bağlaç harfi (ve) bulunur.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi kendi mülkiyetine geçirmek, kavramak ve benimsemek" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "ittihaz" eyleminin sıradan bir alma işlemi olmadığını, bir şeyi kendi tercihiyle, iradesiyle ve benimseyerek "edinmek, kendine mal etmek" olduğunu aktarır. Yaratıcı'nın kızlar "edindiği" (ittehaze) iddiası, müşriklerin zihnindeki o antropomorfik (insan biçimci) ve çarpık tanrı tasavvurunun dilbilgisel tezahürüdür.
Minel-melâiketi (مِنَ الْمَلَائِكَةِ)
Kelimenin kökü hakkında "m-l-k" (sahip olmak) veya "l-e-k" (haber göndermek, elçilik) lafızlarına dayanan farklı etimolojik görüşler bulunur. Başında "-den, -dan" manası katan "min" harf-i ceri ve belirlilik takısı (el) bulunur.
İbn Fâris, kelimenin "m-l-k" kökünden geldiğini savunan görüşleri aktararak, meleklerin ilahi sistemdeki güç ve tasarruf yetkilerine dikkat çeker; ancak "l-e-k" kökünden (melek/risalet) geldiği yönündeki görüşün de dilbilimsel olarak güçlü olduğunu belirtir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kök teorilerinden ziyade, doğrudan Habeşçe (Etiyopça) "mal'ak" veya Süryanice/Aramice dillerindeki haberci/elçi manasına gelen ortak formlardan etimolojik bir kopyalama ile İslam öncesi Hicaz lügatine yerleştiğini analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin "haberci/elçi" manasındaki "el-melek" lafzının çoğulu (melâike) olduğunu, İslam öncesi Arap panteonunda meleklerin "Allah'ın kızları" olarak tahayyül edildiğini ve bu ayetin doğrudan bu pagan (şirk) mitolojisini hedef aldığını kaydeder.
İnâsâ (إِنَاثًا)
Kelimenin kökü "e-n-s" olup "yumuşak olmak, dişi olmak, verimlilik" manalarına gelir. "Ünsâ" (dişi) kelimesinin çoğuludur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "erilliğin (zükûr) zıddı olarak, yumuşaklık, edilgenlik ve dişil tabiat" olduğunu bildirir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), cümlenin kurgusundaki muazzam edebi karşıtlık (tıbak) sanatını tahlil eder. Müşrik Arap aklı, toplumda güç ve onur saydığı "erkek çocukları" (benîn) kendine ayırırken; zayıflık, utanç ve ekonomik yük olarak gördüğü için diri diri toprağa gömdüğü "dişileri/kızları" (inâsâ) Allah'a nispet etmektedir. Kur'an, bu "inâsâ" ve "benîne" zıtlığı üzerinden onların teolojisinin ne kadar tutarsız, küstahça ve kendi sosyolojileriyle çelişen komik bir kurgu olduğunu linguistik bir dehayla ispatlar.
Dücane Cündioğlu, bu kelime seçiminin felsefi bir alay (ironi) barındırdığını değerlendirir. Yaratıcı, müşrikleri ontolojik bir argümanla değil, bizzat onların kendi "ataerkil" önyargılarıyla vurur: Madem kızları değersiz görüyorsunuz (inâs), nasıl olur da o en değersiz şeyi evrenin mutlak hakimi olan Allah'a layık görürsünüz?
İnneküm (إِنَّكُمْ)
Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) edatı ile, muhatap çoğul zamiri "küm" (siz) lafzının birleşiminden oluşur.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin hüküm cümlesine geçerken kullanılan bu "inne" edatının, müşriklerin sarf ettiği o mitolojik iddianın sıradan bir yanılgı değil, teolojik olarak affedilemez, sarsılmaz ve mutlak bir cürüm olduğunu pekiştirerek (tekid) dilbilgisel bir mühür vurduğunu tahlil eder.
Letekûlûne (لَتَقُولُونَ)
Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, söz etmek" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiil formundadır ve başında pekiştirme/kesinlik bildiren "lam-ı ibtidaiyye" (le) harfi bulunur.
İbn Fâris, kök anlamının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan seslerin bütünü" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin başındaki "lam" (le) edatının ve "inne" edatının aynı cümlede buluşmasının, eylemin dehşetini ve söylenen sözün ağırlığını zirveye taşıyan bir belagat vurgusu olduğunu aktarır.
Kavlen (قَوْلًا)
Aynı "k-v-l" kökünden türeyen masdar olup, ayette "mef'ul-i mutlak" (pekiştireç görevindeki nesne) konumunda kullanılmıştır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin (letekûlûne) hemen ardından kendi masdarının (kavlen) nesne olarak gelmesinin, Arap dilbilgisi kuralı gereği eylemin şiddetini, çirkinliğini ve ciddiyetini anlambilimsel olarak dondurduğunu belirtir. Söylenen şey anlık bir gaflet cümlesi değil, Allah'ın zatına yönelik mutlak ve bilinçli bir "söz/iftira" (kavl) olarak kategorize edilir.
Azîmâ (عَظِيمًا)
Kelimenin kökü "a-z-m" olup "büyük olmak, ulu olmak, kemik, ağır ve azametli olmak" manalarına gelir. Sıfat formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin hem hacimsel olarak hem de niteliksel/manevi olarak sınırları aşan bir büyüklüğe, ağırlığa ve sertliğe (kemik gibi) sahip olması" olduğunu belirtir. Küçüklüğün ve hafifliğin (hıffet) zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "azîm" sıfatının burada fiziksel bir büyüklüğü değil, sözün (kavlen) içerdiği şirkin, iftiranın ve mantıksızlığın ontolojik ağırlığını, evreni sarsacak düzeydeki o korkunç yıkıcılığını nitelediğini ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası (son kelimesi) olan "azîmâ" kelimesinin teolojik ağırlığını tahlil eder. Müşrikler meleklerin Allah'ın kızları olduğunu söylerken bunu basit bir mitolojik inanç sanabilirler; ancak Kur'an bu sözü (kavlen) "azîm" (devasa/çok ağır) sıfatıyla niteleyerek, Allah'ın aşkınlığına (tenzih) ve tevhidine yapılan bu saldırının, ilahi mahkemede bağışlanması imkânsız denecek kadar büyük bir kozmik cürüm olduğunu linguistik bir mühürle sabitler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla