Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 39. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 39. Ayet

    ذٰلِكَ مِمَّٓا اَوْحٰٓى اِلَيْكَ رَبُّكَ مِنَ الْحِكْمَةِۜ وَلَا تَجْعَلْ مَعَ اللّٰهِ اِلٰهاً اٰخَرَ فَتُلْقٰى ف۪ي جَهَنَّمَ مَلُوماً مَدْحُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Żâlike mimmâ evhâ ileyke rabbuke mine-lhikme(ti)(k) velâ tec’al me’a(A)llâhi ilâhen âḣara fetulkâ fî cehenneme melûmen medhûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “İşte bunlar, Rabb’inin sana vahyettiği hikmetlerdir. Allah’tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın.”

      İşte bunlar, Rabb’inin sana vahyettiği hikmetlerdir. Yani Allah’ın şu âyetlerde emrettiği ve yasakladığı hususlardır, hikmet eseri olup sefihlik kabilinden değildir Yani Allahın o âyetlerde emrettikleri fiiller hikmettir; yasakladığı davranışlar ise sefihlik olduğu için yasaklamıştır. Bazıları da şöyle demiştir: Hikmet burada Kur andır. Bu, yani Allah’ın sana vahyettikleri hikmettir Bazıları da hikmet isabettir demiştir. Yani Allahın sana vahyettiği hususlar doğrudur demiştir İşte bunlar, Rabb’inin sana vahyettiği hikmetlerdir, yani bu âyetlerde belirtilenlerle Allah’ın emredip yasakladıkları, işte onlar hikmettendir. Hikmet ise, bir şeyi yerli yerine koymaktır. Şöyle diyor: Allah’ın hükmü, her şeyi yerli yerince koymaktır, bir şeyi yerinin dışına koymak hikmet değildir.

      Allah’tan başka tanrı tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın. Mâlumdur ki Resûlullah (s.a.), Allah ile beraber başka bir ilâh tanımaz. Çünkü Allah onu korudu ve elçiliği için tercih etti. Fakat Allah bunu belirtti ki, eğer Resûlullah da bunları yapacak olsa anılan cezayı ona da uygular Durum böyle olunca, Resûlullahtan mertebesi daha aşağıda olanlara ise anılan cezanın uygulanması daha lâyıktır İşte bu durum yüce Allah’ın melekler hakkındaki şu beyanlarda belirtilen husustur: “Onlardan biri, ‘Tanrı O değil, benim!’ diyecek olsa (ki demez), biz onu da cehennemle cezalandırırız. Zalimleri böyle cezalandırırız”; “Melekler O’nun sözünün önüne geçmezler, sadece O’nun emriyle hareket ederler”. Günahlardan korunmuş olmayan, sözünün önüne geçilmemekle nitelenmez. Allah’tan başka tann tanıma; sonra kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme atılırsın meâlindeki beyan da bu anlama uygundur Yani Allah katında yahut kendi kendine yahut halk nezdinde kötülenmiş, kovulmuş olursun. “Medhûran” (مَدْحُورًا), yani Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılarak cehenneme atılmış olursun demektir Yahut Allah herkese tek tek hitap etmiştir: Kim bu günahı yüklenirse demektir. Yahut yüce Allah bununla resûlüne hitapta bulunmuş, fakat onunla başkasmı kastetmiştir. Nitekim birçok yerde bu konuyu belirttik. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        Kökü "z-l-k" olan ve "şu, o, işte bu" manalarına gelen, makamca yüce veya mesafece uzakta olan şeyleri nitelemek için kullanılan işaret ismidir. Cümlenin mübtedası (öznesi) konumundadır.

        Celaleddin el-Suyuti, işaret isminin yakındakini gösteren (hâzâ) değil de uzaktakini gösteren (zâlike) formunda kullanılmasının Arap belagatindeki işlevini tahlil eder. Bu edat, daha önceki ayetlerde peş peşe sıralanan ahlaki emir ve yasakların tamamına işaret etmekle kalmaz; aynı zamanda bu buyrukların (hikmetin) Allah katındaki yüce makamını, şanını ve ulaşılmaz otoritesini "uzaklık/yücelik" zamiri üzerinden linguistik olarak sabitler.

        Mimmâ (مِمَّا)

        Arapçada "den, -dan" manası katan "min" (harf-i cer) ile "şey, o ki" manasındaki ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "mâ" edatının kaynaşmasından oluşur. "O şeylerden ki, kısmından" anlamına gelir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, bu birleşik yapıdaki "min" edatının "teb'îz" (kısmilik/bir parça olma) işlevi gördüğünü kaydeder. Yani peygambere indirilen ve insanlığa sunulan bu ahlaki yasalar bütünü, Allah'ın sonsuz, mutlak ve ihata edilemez (kavranamaz) o devasa "hikmet" denizinden sadece insanoğluna lütfedilmiş "bir kısım, bir parça"dır.

        Evhâ (أَوْحَىٰ)

        Kelimenin kökü olan "v-h-y" lafzı, sözlükte "gizlice bildirmek, işaret etmek, fısıldamak, ilham etmek ve süratle iletmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında mazi (geçmiş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir bilgiyi, bir mesajı muhataba dışarıdan başkalarının algılayamayacağı şekilde, hızlı ve gizli bir yolla aktarmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "vahiy" kavramının Kur'an terminolojisinde salt bir ilham değil; Yaratıcı'nın kelamını, yasalarını ve hikmetini doğrudan peygamberin kalbine mutlak bir kesinlikle, süratle ve melek aracılığıyla indirmesi (ilkâ) eylemi olduğunu aktarır.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye şiirinde "vahiy" kelimesinin şairlere cinler tarafından fısıldanan ilham veya dudak kıpırdatmadan yapılan gizli bir işaret manasında kullanıldığını; Kur'an'ın ise bu kelimeyi alıp bütünüyle dikey, ontolojik ve Yaratıcı ile elçisi arasında kurulan "mutlak semantik bir iletişim/bildirim kodu"na dönüştürdüğünü analiz eder.

        İleyke (إِلَيْكَ)

        Arapçada yönelme ve sınır bildiren "ilâ" (-e, -a, doğru) harf-i ceri ile "sen" manasındaki muhatap zamirinin (ke) birleşiminden oluşur. "Sana, doğrudan senin şahsına" demektir.

        Rabbüke (رَبُّكَ)

        Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Sonunda muhatap zamiri (ke) bulunmaktadır ve "Evhâ" fiilinin failidir (öznesidir).

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve ona malik olmak" olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, vahyin göndericisinin "Allah" özel ismiyle değil de "Rabb" ismiyle ve peygambere izafe edilerek (Senin Rabbin) kullanılmasının pedagojik ağırlığını tahlil eder. Peygambere indirilen ahlaki kurallar ve uyarılar (hikmet), salt despotik bir yasa koyucunun emirleri değil; bizzat onu terbiye eden, olgunlaştıran ve ona şefkatle yol gösteren "Terbiyeci'nin" (Rububiyetin) bir lütfudur. Bu tamlama, vahyi doğrudan şefkat ve terbiye eksenine oturtur.

        El-Hikmeti (الْحِكْمَةِ)

        Kelimenin kökü "h-k-m" olup "engellemek, hükmetmek, sağlamlaştırmak, bozuluşu durdurmak" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) ile marife formdadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi bozulmaktan, dağılmaktan ve kontrolden çıkmaktan alıkoymak" manasının yattığını bildirir. Hayvanın ağzına vurulan ve onu zapt eden geme (hakeme) bu ismin verilmesi, onun aşırılıkları engelleyen sağlamlaştırıcı yapısındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hikmet" kavramının; eşyanın hakikatini bilmek, ilmiyle amil olmak ve akılla şeriatı kusursuzca birleştirerek en doğru kararı eyleme geçirmek olduğunu ifade eder. O, sadece teorik bir bilgi değil, yanlışlıklardan alıkoyan (h-k-m) pratik bir erdemdir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin felsefi ve ontolojik boyutunu değerlendirir. Kur'an, önceki ayetlerde sayılan (anne-babaya itaat, cinayetin, zinanın ve israfın yasaklanması gibi) sosyolojik, ekonomik ve hukuki buyrukların tamamını bu "hikmet" (el-hikmeti) lafzıyla mühürler. Hikmet, yeryüzünde insanın ahlaki varoluşunu ayakta tutan, toplumsal çürümeyi "engelleyen" rasyonel ve ilahi felsefenin bizzat kendisidir.

        Lâ tec'al (وَلَا تَجْعَلْ)

        Kelimenin kökü olan "c-a-l" lafzı, sözlükte "kılmak, yapmak, bir şeyi bir halden başka bir hale veya statüye dönüştürmek" anlamlarına gelmektedir. Nehiy (yasaklama) formunda muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "var olan bir nesnenin veya durumun vasfını, mahiyetini değiştirerek ona yeni bir rol yahut paye atfetmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceale" fiilinin "yoktan var etmek" (halk) değil, zihinsel veya fiili bir statü atfetmek olduğunu aktarır. Ayette bu eylemin yasaklanması (lâ tec'al / kılma), şirkin yepyeni bir tanrı yaratmak değil; evrendeki sıradan yaratıklara (putlara, arzulara, güçlere) "tanrılık statüsü giydirmek/kılmak" olduğuna dair linguistik bir tespittir.

        Me'allâhi (مَعَ اللَّهِ)

        Sözlükte "beraber, ile, yanı sıra" anlamlarına gelen zaman/mekân zarfı (me'a) ile Yaratıcı'nın mutlak ismi olan "Allah" lafzının birleşiminden oluşur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "me'allâhi" (Allah ile beraber) tamlamasının, politeizmin (çoktanrıcılığın) psikolojik kodlarını deşifre ettiğini belirtir. Müşrik, Allah'ın varlığını inkâr etmez; onun asıl suçu, dikey bir otorite olan Allah'ın "yanı sıra/beraberinde" (me'a) yatay düzlemde başka yetki odakları ihdas etmesidir. Yasaklanan şey, bu varoluşsal "ortak koşma/beraber kılma" cüretidir.

        İlâhen (إِلَٰهًا)

        Kelimenin kökü olan "e-l-h" lafzı, sözlükte "kulluk edilen, sığınılan, ibadet edilen, yüceliği karşısında hayrete düşülen varlık" anlamlarına gelmektedir. Nekre (belirsiz) formda nesne konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "insanın muhtaçlık duygusuyla bir güce sığınması, ondan himaye beklemesi ve ona boyun eğerek yönelmesi" manasının yattığını belirtir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin olumsuzluk/yasaklama (nehiy) siyakında nekre (belirsiz) formda (ilâhen) gelmesinin Arap dilbilgisi kuralı gereği "umumilik/kapsayıcılık" ifade ettiğini kaydeder. Yani "ister büyük ister küçük, ister melek ister put, isterse kendi hevası olsun; hiçbir şeyi, zerre kadar bile olsa ilah kategorisine sokma" şeklinde mutlak ve istisnasız bir tevhid emridir.

        Âhara (آخَرَ)

        Kelimenin kökü "e-h-r" olup "diğer, başka, geride olan, öteki" anlamlarına gelir. İlah isminin sıfatı konumundadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "âhar" (başka) kelimesinin sayısal bir ikinciliği değil, Allah'ın dışında kalan, O'na denk tutulmaya çalışılan her türlü "öteki" ve "yabancı" alternatifi nitelediğini aktarır. Varlık hiyerarşisinde Yüce Yaratıcı'nın zatına dışarıdan dahil edilen her türlü "başka" otorite, bu sıfatın alanına girer.

        Fetulkâ (فَتُلْقَىٰ)

        Kelimenin kökü olan "l-k-y" lafzı, sözlükte "karşılaşmak, yüz yüze gelmek, fırlatmak ve atmak" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (ilkâ), başındaki "fe" (sonuç bildiren takibiye harfi) ile birlikte muzari meçhul (edilgen geniş/gelecek zaman) fiil formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün if'al babındaki asıl manasının "bir nesneyi elden çıkarmak, uzağa fırlatıp atmak ve onu terk etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilkâ" eyleminin, değersiz görülen, işe yaramayan ve kıymeti kalmayan bir nesneyi umursamazca bir yere savurmak olduğunu ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, fiilin meçhul (edilgen/tulkâ - atılırsın) kalıbıyla kullanılmasının Arap belagatindeki sarsıcı etkisini tahlil eder. İnsan, kendi özgür iradesiyle (etken olarak) şirk koştuğunda; bu tercihin nihai sonucu onu iradesiz, kıymetsiz, hiçbir direnç gösteremeyen bir paçavraya dönüştürür ve faili meçhul bir "fırlatılıp atılma" eyleminin aciz nesnesi haline getirir. Şirk, insanın ontolojik etkinliğini iptal eden bir yıkımdır.

        Fî (فِي)

        Arapçada mekân veya durum zarfı olarak "içine, zarfında, -de, -da" anlamlarına gelen ve önüne geldiği ismi esreleyen cer edatıdır.

        İbn Fâris, bu edatın temel işlevinin "bir şeyin diğer bir şeyin içine bütünüyle girmesi, yerleşmesi ve onun tarafından her yönden kuşatılması" (zarfiyet) manasını taşıdığını belirtir. Atılma eyleminin yönünü ve maktulün hapsolacağı o karanlık mekânı belirler.

        Cehenneme (جَهَنَّمَ)

        Sözlük anlamı etrafında "derin kuyu, asık suratlı olmak, şiddetli ateş" manaları taşıdığı iddia edilse de, Kur'an'da ahiretteki azap mahallinin/ateşin özel ismidir (alem).

        El-Cevâlîkî, bu kelimenin saf Arapça asıllı olmadığını (muarreb), yabancı kökenli (acemî) bir lafız olarak İslam öncesi dönemde Arap lügatine geçtiğini ve Kur'an'ın bu yerleşik kelimeyi kullandığını kaydeder.

        Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik haritasını çıkararak, İbranicedeki "Ge-Hinnom" (Hinnom Vadisi) kelimesinden Süryanice (Gihannâ) aracılığıyla Arapçaya geçtiğini kesin delillerle analiz eder. Antik dönemde Kudüs yakınlarında çocukların ateşe atılarak kurban edildiği yahut çöplerin yakıldığı bu lanetli ve korkunç vadinin (Ge-Hinnom) ismi, Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu monoteizminde ve Kur'an'da ebedi eskatolojik azabın, şiddetli ateşin (Cehennem) mutlak ve evrensel özel ismine dönüşmüştür.

        Melûmen (مَلُومًا)

        Kelimenin kökü "l-v-m" olup "kınamak, yermek, ayıplamak, sitem etmek" manalarına gelir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/kınanmış) formunda, durum zarfı (hâl) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "birinin yaptığı hatalı işten dolayı ona karşı sözlü bir eleştiri ve serzenişte bulunmak" olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, şirk koşanın cehenneme atılırken büründüğü bu ilk durumun (melûm) psikolojik azabını tahlil eder. Bu kişi sadece Allah yahut melekler tarafından kınanmakla kalmaz; o, gerçeği gördüğü o an, aklını kullanmadığı için bizzat "kendi vicdanı tarafından" da mutlak bir şekilde ayıplanır ve kınanır. Ateşin fiziksel azabından önce, "kınanmışlık" statüsünün getirdiği bu devasa psikolojik eziklik durumu (hâl) onu kuşatır.

        Medhûrâ (مَدْحُورًا)

        Kelimenin kökü olan "d-h-r" lafzı, sözlükte "uzaklaştırmak, kovmak, birini hor görerek ve hakaret ederek defetmek" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak ikinci bir durum/hal zarfıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "birini iterek, şiddetle, kaba kuvvetle ve tahkir ederek (aşağılayarak) bulunduğu yerden sürüp çıkarmak" manasının yattığını bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "dahr" eyleminin salt bir uzaklaşma değil; değersiz, aşağılık ve iğrenç görülen birini, ilahi rahmetin ve merhametin sınırlarının dışına kesin ve geri dönülemez bir şekilde kovmak olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası olan "medhûrâ" kelimesinin teolojik ve edebi gücünü inceler. Kendisini evrenin merkezinde gören, Allah ile beraber sahte ilahlara (veya kendi arzularına) tapan insan, kendi kurduğu o sahte değerler hiyerarşisinin altında ezilir. Cehenneme atılma tablosu, "melûmen" (ruhsal kınanmışlık/itibarsızlık) ve "medhûrâ" (ilahi merhametten mutlak sürgün/kovulmuşluk) sıfatlarıyla tamamlanarak; şirkin, insanı ontolojik olarak yeryüzünün en değersiz ve en çok aşağılanan nesnesi haline getirdiğini sarsılmaz bir linguistik kesinlikle mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X