Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 38. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 38. Ayet

    كُلُّ ذٰلِكَ كَانَ سَيِّئُهُ عِنْدَ رَبِّكَ مَكْرُوهاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kullu żâlike kâne seyyi-uhu ‘inde rabbike mekrûhâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Bütün bunların kötülüğü, Rabb’inin katında istenmeyen şeyler olmasıdır”

      Bütün bunlar. Yani şu âyetlerde Allah’ın emrettiği ve yasakladığı bütün fiillerin kötülüğü, Rabb’in katında hoş karşılanmayan, gazap edilen davranışlardır. Bunda şu hususa işaret vardır: Şu âyetlerde Allah’ın emredip yasakladığı fiiller mendub emirler yahut mendup yasaklar değildir; belki vücup, lüzum ve hüküm emirleridir, çünkü bunların hepsinin Rabb’in katında hoş karşılanmayan şeyler olduğunu belirtmiştir. Çünkü eğer bu emir ve yasaklar mendup olsaydı, istenmeyen şeyler olarak nitelenmezlerdi. Yani burada sözü edilen her bir şey Rabb’in katında istenmeyen şeydir. Bu yüce Allah’ın şu beyanında ifade edilen husustur: “En güzeline uyan kullarımı müjdele!”. Yani hepsini işitip de en güzeline uyan ve başkasını terkedenleri müjdele demektir. Birincisi buna göredir. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Küllü (كُلُّ)

        Kelimenin kökü olan "k-l-l" lafzı, sözlükte "bütün, hepsi, parçaların tamamı, her biri" anlamlarına gelmektedir. Ayette isim tamlamasının tamlayanı konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi çepeçevre kuşatmak, içine almak ve hiçbir unsuru dışarıda bırakmaksızın bütünü kavramak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "küll" kelimesinin parçaların veya bireylerin tamamını kuşattığını ifade eder. Ayet bağlamında bu lafız, önceki ayetlerde peş peşe sıralanan ahlaki, hukuki ve teolojik emir ile yasakların tamamını (kapsamlı etik listeyi) eksiksiz bir biçimde bir araya toplayan semantik bir şemsiye işlevi görür.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin ayetin başında mübteda (özne) olarak yer almasının Arap belagatindeki toparlayıcı (icmal) rolünü tahlil eder. Dağınık gibi görünen tüm emir ve yasaklar, bu kelimenin kuşatıcılığı altında tek bir ontolojik ve ahlaki pakete dönüştürülür.

        Zâlike (ذَٰلِكَ)

        Kökü "z-l-k" olan ve "şu, o, işte bu" manalarına gelen, kendisinden uzakta veya geride kalan şeyleri nitelemek için kullanılan işaret ismidir.

        Celaleddin el-Suyuti, işaret isminin yakındakini gösteren (hâzâ) değil de uzaktakini/geride kalanı gösteren (zâlike) formunda kullanılmasının, Arap dilbilgisinde daha önce zikredilmiş olan o geniş emir ve yasaklar silsilesine (israf, zina, adam öldürme, yetim malı yeme, kibir vb.) geriye dönük mutlak bir dilbilgisel atıf yaptığını tahlil eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, "küllü zâlike" (bütün bunlar) tamlamasının, önceki ayetlerde sayılan davranış kodlarını bütünüyle kapsayan, muhatabın zihnindeki listeyi tek bir işaret zamiriyle dondurup ilahi yargının önüne getiren linguistik bir özetleme kurgusu olduğunu kaydeder.

        Kâne (كَانَ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün bir varlığın, durumun yahut eylemin meydana gelişini ve sabitliğini bildirdiğini aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ilahi hükümlerin ve değer yargılarının ardında "kâne" (idi) fiilinin kullanılmasının, eylemin kötülüğünün sadece o anlık veya geçmişte kalmış bir durum (hikaye) olmadığını; aksine "ezelden beri kötü olduğu ve ebediyete kadar da değişmeksizin mutlak bir kötülük olarak kalmaya devam edeceği" şeklindeki felsefi "süreklilik ve sübut" kuralını ifade ettiğini linguistik bir çerçeveyle kaydeder.

        Seyyi'uhû (سَيِّئُهُ)

        Kelimenin kökü "s-v-e" olup "kötü olmak, çirkinleşmek, zarar vermek, fenalık ve günah" manalarına gelir. İsmin sonuna "onun" (hû) aidiyet/ilgi zamiri eklenmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "kişiyi üzen, ona zarar veren, bedensel veya ruhsal olarak mutsuzluk getiren her türlü kötü ve çirkin durum" olduğunu belirtir. İyiliğin ve güzelliğin (hasene) tam zıddıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "sû'" ve "seyyie" kavramlarının, aklın, fıtratın ve şeriatın çirkin gördüğü, vicdanı rahatsız eden eylemler olduğunu aktarır. Zamirin (hu) önceki fiillere dönerek "onların içindeki kötü olanlar" (seyyi'uhû) şeklinde bir tamlama kurması, sayılan listedeki emirlerin (ahde vefa, ölçüyü tam yapma vb.) değil, sadece yasakların (zina, kibir, hile vb.) ilahi reddiyeye tabi tutulduğunu ayırt eden kusursuz bir anlambilimsel filtredir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin kökündeki estetik deformasyona dikkat çeker. "Seyyie" anlık bir hata değil, ontolojik bir çirkinliktir; iyi ve güzel olanın (hasene) bozulması, varlığın ahlaki formunu kaybetmesi ve ilahi nizamda çirkinleşmesi durumunu niteleyen felsefi bir tanımlamadır.

        İnde (عِندَ)

        Kelimenin kökü "a-n-d" olup "yanında, katında, huzurunda, nezdinde ve göre" anlamlarına gelen mekân yahut durum zarfıdır.

        İbn Fâris, bu kelimenin fiziksel olarak bir nesnenin diğerine yakınlığını, onun sınırları veya himayesi içinde bulunmasını ifade ettiğini bildirir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, zarfın (inde) bu ayette fiziksel bir mekânı değil, manevi bir huzuru, ilahi yargı ve değerlendirme makamını nitelediğini tahlil eder. Bir eylem insanlar nezdinde (toplumda) normal, meşru veya kabul edilebilir görülse bile, o eylemin ahlaki değerini belirleyen asıl ve mutlak kriterin "Rabbin katı/kriteri" (inde) olduğu gerçeği, bu zarf aracılığıyla linguistik olarak sabitlenir. Yargı yetkisi bütünüyle ilahi makama (inde) tahsis edilmiştir.

        Rabbike (رَبِّكَ)

        Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Sonunda muhatap zamiri (ke) bulunmaktadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve ona malik olmak" olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, Rabb olmanın tanımını "bir şeyi ilk halinden alıp, derece derece olgunluk ve kemal noktasına ulaştırmak" şeklinde yapar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, yargı ve değer koyma yetkisinin "Allah" lafzıyla değil de "Rabb" ismiyle ve muhatap zamiriyle "Senin Rabbinin katında" (inde rabbike) şeklinde zikredilmesinin teolojik derinliğini değerlendirir. Ahlaki yasaların (emir ve yasakların) bizzat insanı terbiye eden, onu koruyan ve olgunlaştıran bir şefkat kaynağından (rububiyet) geldiğini gösteren pedagojik bir dil tercihidir. Yasaklar eziyet için değil, bizzat kulun (ke) terbiyesi (rabb) içindir.

        Mekrûhâ (مَكْرُوهًا)

        Kelimenin kökü olan "k-r-h" lafzı, sözlükte "tiksinti duymak, iğrenmek, çirkin görmek, fıtrata ters gelmek ve zorla yapılan iş" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/hoşlanılmayan, çirkin görülen, tiksinilen) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak konumlanmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin fıtrata, akla veya gönle ters gelmesi, ondan tabiat itibariyle tiksinilmesi ve uzak durulmak istenmesi" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kerh" ve "kerâhet" mefhumlarının, nefsin veya aklın şiddetle reddettiği, ondan varoluşsal olarak nefret ettiği durumlar olduğunu aktarır. Eylemin Allah'a nispetinde bu ismin kullanılması, o eylemin karşısında ilahi rızanın ve sevginin mutlak manada yokluğunu, reddedilişini semantik olarak tesciller.

        Celaleddin el-Suyuti, ism-i mef'ul sıygasının (mekrûh/çirkin görülmüş) eylemin (kötülüklerin) ilahi makamda (inde rabbike) nasıl karşılandığını dondurulmuş bir hal ve sabit bir sıfat olarak mühürlediğini tahlil eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası olan bu kelimenin fıkhi ve teolojik ağırlığını inceler. Geç dönem İslam hukukunda (fıkıh) "mekruh" kelimesi "haram olmayan ama yapılması hoş karşılanmayan hafif eylemler" için kullanılan teknik bir terime dönüşmüş olsa da; Kur'an'ın lügatinde ve bu ayetin bağlamında "mekrûhâ" kelimesi, doğrudan zina, haksız yere adam öldürme, yetim malı yeme ve kibir gibi "mutlak haramların ve büyük günahların" ilahi irade tarafından nasıl bir "şiddetli reddediş, ontolojik tiksinti ve mutlak nefretle" karşılandığını ifade eden devasa bir teolojik dışlama makamıdır. Kelime, sayılan tüm o yıkıcı kötülükleri (seyyie) tek bir reddiye duvarına (mekrûhâ) çarptırarak ahlaki listeyi mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X