وَلَا تَقْفُ مَا لَيْسَ لَكَ بِه۪ عِلْمٌۜ اِنَّ السَّمْعَ وَالْبَصَرَ وَالْفُؤٰادَ كُلُّ اُو۬لٰٓئِكَ كَانَ عَنْهُ مَسْؤُ۫لاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 36. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: cehalet, zan, isra suresi, kalp, göz, isra 36, sorumluluk, kulak, isra suresi 36. ayet, ilim, bilgi
-
"Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur.”
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Denildi ki: Söyleme. Denildi ki: Atma. Denildi ki: Peşine düşme. Nasıl olursa olsun, bu beyanda, bilgi olmayan konuda söz söyleme ve kafadan atmanm yasaklanması söz konusudur. Bilgin olmayan şey hakkında kafadan atma, bilgin olmayan konuda söz söyleme.
Çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur. Bazıları şöyle demiştir; (كُلُّ أُولَئِكَ) Bunların hepsi. Yani kulak, göz ve kalp sahibinin yaptıklarından sorulacaktır. Tıpkı şu İlâhî beyanlarda belirtildiği gibi: “O gün onların ağızlarını mühürleriz; elleri bize yapmış olduklarını anlatır, ayakları da tanıklık eder”; “Nihayet oraya geldiklerinde vaktiyle yaptıklarından dolayı kulakları, gözleri ve derileri onların aleyhine şahitlik eder”. O organlara, sahiplerinin yaptıkları işler sorulacak, onlar da aleyhine şahitlik yapacaklardır. Bazıları şöyle demiştir: Organ sahibine, organlarının yaptıklarından sorulacaktır demektir. Yani kişiye, bu organlarını hangi işlerde neden kullandığı sorulacaktır. Bazıları da “küllü ulâike” (كُلُّ أُولَئِكَ) sözü hakkında şöyle demiştir: Yani bütün yaratılmışlar ondan, yani anılan kulak, göz ve kalpten sorumulu tutulacaktır. Bazıları da hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme meâlindeki beyana dair şöyle diyor: Görmediğin halde gördüm yahut işitmediğin halde işittim, bilmediğin halde bildim deme. Yorumculardan bir kısmı bunun yalancı şahitlik hakkında olduğunu söylemiştir.
Eğer bir kimse bunu, kıyas ve içtihadı iptal etmek için delil getirmek isterse şöyle diyebilir: Bir kimse kıyas yapınca, bilmediği bir şey hakkında söz söylemiş olur. Fakat aslında böyle değildir. Çünkü Resûlullah’ın (s.a.) ashabı, olaylar hakkında kendi görüşlerine dayanarak konuştular ve olaylara dair danışmalarda bulundular. Hz. Ebû Bekir de, hakkında Hz. Peygamber’den (s.a.) bir açıklama olmaksızın Hz. Ömer’i halifelik makamına getirmiştir. Hz. Ömer ise halifeliği müminler arasında şûraya dayandırmıştır. Oysa Hz. Peygamber’den (s.a.) bu konularda bir hadis rivayet olunmamıştır. Biz, onların bu işleri bilgisizce yaptıklarını yahut bilmeden konuştuklarını söyleyemeyiz. Belirttiğimiz bu hususta yüce Allah’ın hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme sözü şuna delâlet eder: Ahkâm konusunda içtihat etmek ve müçtehidin fer’î meseleleri, hakkında nas bulunan asla benzetmesi buna dâhil değildir. En doğrusunu Allah bilir.
Hakkında bilgin olmayan şeyin ardına düşme! Çünkü kulak, göz ve gönül. Yani ilim sebepleri hakkında bilgin olmadığı meselelerin ardına düşme. Bilgi sebepleri de anılan kulak ve gözdür. Aynı zamanda çünkü kulak, göz ve gönül, bunların hepsi ondan sorumludur ifadesinin, bu şeylerin şükründen sorumlu tutulacaktır şeklinde olması yahut sınandığı bu şeylerden sorumlu tutulacaktır mânasında olması caizdir.
Yorumu Yorumla
-
Lâ takfu (وَلَا تَقْفُ)
Kelimenin kökü olan "k-f-v" lafzı, sözlükte "birinin izini sürmek, arkasından gitmek, peşine takılmak ve ensesine vurmak" anlamlarına gelmektedir. Nehiy (yasaklama) formunda muzari fiildir. "Kafa" (ense/arka) kelimesi de bu kökten türemiştir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birinin adımlarını adım adım takip etmek (iktifâ), onun yürüdüğü yoldan ve izden ayrılmamak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kafv" eyleminin fiziksel bir takipten ziyade, epistemolojik bir körlüğü nitelediğini ifade eder. Ayetteki kullanımıyla; hiçbir delile, belgeye veya kesin bilgiye dayanmaksızın bir düşüncenin, bir zannın veya bir iftiranın peşinden "körü körüne gitmeyi", taklit etmeyi yasaklayan bir dilbilgisel çerçevedir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, emir kipinin (lâ takfu/peşine düşme) Kur'an'ın bilgi felsefesindeki (epistemoloji) devrimsel rolünü tahlil eder. Kur'an, insanı dogmatizmden, hurafelerden ve asılsız söylentilerden menederek; aklı ve tahkiki (araştırmayı) merkeze alan, "bilgi (ilm) olmadan adım atmayı" bütünüyle yasaklayan mutlak bir ahlaki ve zihinsel sınır çizer.
Ilmun (عِلْمٌ)
Kelimenin kökü "a-l-m" olup sözlükte "bilmek, idrak etmek, nişan koymak, alamet, bir şeyin izini sürmek" manalarına gelir. Nekre (belirsiz) isim formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin izini, alametini fark ederek onu diğerlerinden ayırt etmek ve zihinde netleştirmek" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "ilim" kavramının salt bir duyum veya malumat olmadığını, bir şeyin hakikatini, mahiyetini ve özünü her türlü şüpheden (şekk) ve tahminden (zann) arınmış olarak, mutlak bir kesinlikle idrak etmek olduğunu aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "ilim" kelimesinin zıddının bilgisizlik (cehl) değil, tahmine dayalı mesnetsiz bilgi olan "zann" olduğunu analiz eder. İslam epistemolojisinde bir eylemin peşinden gitmenin (takfu) tek meşru şartı, o eylemin bütünüyle sağlam, test edilebilir ve kesin bir "ilim" zeminine oturmasıdır. İlimsiz hareket, ontolojik bir karanlıktır.
Es-Sem'a (السَّمْعَ)
Kelimenin kökü "s-m-a" olup "işitmek, dinlemek, kulak vermek ve kabul etmek" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) ile marife formdadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "sesi algılayan duyu organı ve bu organın işlevi" manasının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "sem'" lafzının sadece fiziksel ve biyolojik bir işitme eylemi olmadığını, "dinleyip anlama, idrak etme ve hakikati kabul etme" süreçlerini de kapsayan bilişsel bir mefhum olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da bilgi edinme yolları sayılırken "işitme" (sem') duyusunun daima "görme" (basar) duyusundan önce zikredilmesinin teolojik ve sosyolojik önemini kaydeder. Vahiy, duyumlar ve toplumsal bilgi öncelikle işitme yoluyla (şifahi olarak) insana ulaştığı için, bilginin ilk ve en önemli süzgeci semantik olarak bu kelimeyle başa alınmıştır.
El-Basara (وَالْبَصَرَ)
Kelimenin kökü "b-s-r" olup "görmek, kavramak, içyüzünü müşahede etmek" manalarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün gözle algılamanın yanı sıra aklın ve idrakin devreye girmesiyle oluşan net, keskin ve kesin bir görüşü ifade ettiğini aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "basar" kavramının insanın dış dünyayı algıladığı "fiziksel göz" manasına geldiği gibi, eşyanın hakikatini ve olayların arkasındaki gerçeği gören "kalp gözü/basiret" manasını da linguistik olarak bünyesinde barındırdığını belirtir. Bilginin işitmeden (sem') sonraki ikinci teyit makamı, bizzat görerek şahit olmaktır.
El-Fuâde (وَالْفُؤَادَ)
Kelimenin kökü olan "f-e-d" lafzı, sözlükte "kızartmak, ateşte pişirmek, yanmak, kalp ve gönül" anlamlarına gelmektedir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin sıcaklığı, harareti ve ateşte kavrulması" olduğunu bildirir. İnsanın kalbine "fuad" denmesi; onun sürekli hareket halinde olması, duygularla kabarması, korku, sevinç veya tefekkür ateşiyle adeta "yanması/kaynaması" sebebiyledir.
Râgıb el-İsfahânî, Kur'an lügatinde "kalp" ile "fuad" arasındaki ince anlamsal farka dikkat çeker. Kalp daha genel bir terimken; fuad, kalbin idrak eden, heyecan duyan, hisseden ve dışarıdan gelen verileri (işitme ve görme) işleyip anlamlandıran en iç, en ince ve "aktif kognitif (bilişsel)" merkezidir.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kökündeki "yanma/pişme" imgesinin edebi değerini tahlil eder. İşitme ve görme (sem' ve basar) dış dünyadan ham verileri toplayan pasif antenler gibidir; bu veriler "fuad" (ateşli merkez) adı verilen laboratuvara gelir, orada vicdanın ve aklın ateşinde "pişirilir, süzülür" ve ancak ondan sonra eyleme veya "ilme" dönüşür.
Dücane Cündioğlu, insanın bilgi edinme sürecini (epistemolojiyi) Kur'an'ın bu üçlü kelime dizilimiyle (sem', basar, fuad) nasıl kusursuzca formüle ettiğini değerlendirir. İnsan işitir, görür ve nihayetinde fuad (aktif kalp) ile bunu sentezler. Bilgisi (ilmi) olmayan bir şeyin peşinden giden kişi, kendisine emanet edilen bu üç büyük bilişsel aygıtı (algı kapılarını) işlevsiz kılan ve ontolojik olarak çürümeye terk eden kişidir.
Ülâike (أُولَٰئِكَ)
Kökü "u-l-y" olan ve "onlar, şunlar" manalarına gelen çoğul işaret ismidir.
Celaleddin el-Suyuti, işaret isminin Arapça kuralları gereği akıllı varlıklar (insanlar) için kullanılan çoğul "ülâike" (işte onlar) formunda gelmesinin, önceki ayetlerde zikredilen "işitme, görme ve kalp" organlarına yönelik muazzam bir "şahıslaştırma" (teşhis) sanatı olduğunu tahlil eder. Kur'an, bu organları salt biyolojik et parçaları olarak değil, hesap gününde bizzat sorgulanacak olan şuurlu ve bağımsız birer "birey/fail" gibi işaret zamiriyle onurlandırır (veya sorumlu tutar).
Mes'ûlâ (مَسْئُولًا)
Kelimenin kökü olan "s-e-l" lafzı, sözlükte "sormak, istemek, talep etmek, hesaba çekmek ve sorgulamak" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/hesabı sorulacak olan) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birinden bir bilgi talep etmek yahut bir eylemin, emanetin veya uzvun hesabını kesin bir dille istemek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "mes'ul" kelimesinin ism-i mef'ul sıygasıyla gelerek, ahiretteki ilahi mahkemede eylemin failinin (insanın) yanı sıra, eylemde kullanılan araçların (kulak, göz, kalp) da "kendisinden hesap sorulacak nesneler" olarak yargılanacağını ifade ettiğini aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin "mes'ûlâ" kelimesiyle bitmesinin teolojik caydırıcılığını değerlendirir. İnsanın duyuları ve bilişsel merkezleri (fuad) onun mutlak mülkiyetinde değildir; onlar geçici birer emanettir. Bilgisizce (ilimsiz) bir hüküm verildiğinde, iftira atıldığında veya körü körüne bir yola girildiğinde, o bilgiyi işlemeyen kulak, görmeyen göz ve gerçeği idrak etmeyen kalp ilahi mahkemede "sorgulanan birer sanık" (mes'ûl) olarak insanın kendi aleyhinde şahitlik edecektir. Bu fasıla (son kelime), epistemolojik sorumluluğu ontolojik bir hesaplaşmaya dondurur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla