وَلَا تَقْرَبُوا مَالَ الْيَت۪يمِ اِلَّا بِالَّت۪ي هِيَ اَحْسَنُ حَتّٰى يَبْلُغَ اَشُدَّهُۖ وَاَوْفُوا بِالْعَهْدِۚ اِنَّ الْعَهْدَ كَانَ مَسْؤُ۫لاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 34. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: emanet, ahde vefa, isra 34, isra suresi, yetim, sorumluluk, mal, isra suresi 34. ayet, ihsan
-
“Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına, onun yararına olmadıkça el sürmeyin. Ahde vefa gösterin; çünkü ahid sorumluluk doğurur.”
Rüşdüne erinceye kadar yetimin malına, onun yararına olmadıkça el sürmeyin. En güzel anlamına gelen “ahsenü” ism-i tafdîl kalıbmdadır. Eğer şekil bakımından en güzel ise kastedilen o son derece güzeldir, eğer özü (muhtevası) bakımından ise güzel olanı istemek anlamındadır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Rabb’iniz tarafından size indirilenlerin en güzeline uyun”. Yani itaate davet edenine uyun demektir. Yüce Allah sanki şöyle buyurmuştur; Yetimin malına, kendisi için en hayırlı ve en güzel olacak şekilde yaklaşın. Bu da şu İlâhî beyanda belirtilen husustur: “Büyüyecekler de mallarını alacaklar diye o malları israf ile ve tez elden yemeyin”. Allah şunu buyuruyor: İsrafil bir şekilde ve aceleci yaklaşmayın, belki onun için daha hayırlı olacak şekilde davranın. Eğer bu ifade son derece güzel bir şekilde yaklaşmayı istemek anlamında ise bu, Ebû Hanîfe’nin (r.h.) söylediği şu sözde anlatılandır: Yetimin malı, kendisinin menfaatine yaklaşınca, velisi o mala sadece yetimin şimdiki menfaati için yaklaşsın, ileride umulacak olan bir menfaat için (bir yatırım şeklinde) yaklaşmasın. Yetim lehine yetimin malına yaklaşınca, peşin bir menfaat olmasa da yetimin lehine ve ileride umulan bir menfaati için yaklaşması da caiz olur. Biz bunun tevilini ve bu tevilde Ebû Hanîfe’nin görüşüne dair delil olduğunu daha önce Enâm sûresinde belirttik. Üstelik bu âyeti, Ebû Hanîfe’nin görüşü lehine delil getirenler de vardır. Ebû Hanîfe şöyle demiştir: Eğer lehine ise vasinin, yetimin malını kendisine satması caizdir. Çünkü emsal kıymetle o malı başkasına satma hakkı vardır. Bu durum, yetimin lehine hayırlı olanı belirtmenin, vasî bu malı kendisine sattığı vakitte söz konusu olduğuna işaret eder.
Yetimin malına, onun yararma olmadıkça el sürmeyin. Sanki bu beyanda bir kısım kelimeler gizlenmiştir (izmâr). Yani yetimin malına ancak kendisi için en güzel ve en yararlı olacak yollarla yaklaşın demektir. O da yetimi korumak, onun kârını ve malının büyümesini istemektir. En doğrusunu Allah bilir.
Rüşdüne erinceye kadar. Yani aklı mükemmel, mali işleriyle diğerlerini tam olarak yönetme çağına gelinceye kadar. O zaman emir kendisine ait olur, bu beyanda bundan sonra da eğer varsa işin vasiye ait olmayacağı hükmü yoktur, fakat ancak vasinin izni ile alıp satar.
İbn Kuteybe Rüşdüne erinceye kadar meâlindeki beyan hakkında şöyle demiştir; Bu, sebat etme noktasında erkeklerin durumuna ulaşıncaya kadar demektir. Bunun 18 yaş olduğu söyleniyor. “İnsana, anne ve babasına iyi davranmasını emrettik. Annesi onu zahmete katlanarak taşıdı ve zorluk çekerek doğurdu. Karnında taşıması ve sütten kesmesinin süresi otuz aydır. Nihayet çocuk olgunluğuna ulaşıp kırk yaşma girince şöyle yakarır...” îbn Kuteybe bu İlâhî beyanı dikkate alarak şöyle demiştir: “Bu beyana göre yetimin reşit olması erkeklerin reşit olmasından başkadır”. Reşitlik, belirttiğimiz şekilde, tasarruflarındaki eksiklikten dolayı sorguya çekilemeyeceği yaşa kadar aklının ve tasarruflarının sağlam olmasıdır. Kişi kırk yaşını geçince yaptığı eksikten dolayı sorguya çekilebilir. Kırk yaşma kadar ise kişi, aklî gelişme sürecinde olur.
Ahde vefa gösterin; çünkü ahit sorumluluk doğurur. “Bi’l-ahdi” (بِالْعَهْدِ) sözünün insanlar arasındaki antlaşma ve sözleşmeler anlamına gelmesi muhtemeldir, kullar bunlara da vefa göstermekle emrolunmuşlardır. Ahde vefanın, bu âyetlerde sözü edilen emir ve yasaklar olması ihtimali vardır. Tıpkı şu İlâhî beyanda olduğu gibi: “Rabb’in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti”. Yani bunlara vefa gösterin, çünkü bunların hepsi sorumluluğu gerektiren şeyler olup ister ahde vefa göstersin, ister ahdi bozsun, onlardan sorulacaktır. Bazıları da çünkü ahit sorumluluk doğurur meâlindeki beyanı şöyle yorumlamıştır: Yani ahdi bozan sorumlu olur.
Ayrıca antlaşma birkaç şekilde olur: Birincisi yaratılış ahdi, İkincisi peygamberlerin dilinde kullarından aldığı ahit, üçüncüsü ise insanlar arasında cereyan eden ahit. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Lâ takrabû (وَلَا تَقْرَبُوا)
Kelimenin kökü olan "k-r-b" lafzı, sözlükte "uzaklığın zıddı olarak yakın olmak, yaklaşmak, mesafece veya zaman olarak bitişik olmak" anlamlarına gelmektedir. Nehiy (yasaklama) formunda, çoğul muzari fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "iki şey arasındaki mesafenin kapanması, fiziksel veya manevi olarak bir nesnenin diğerine yönelip onun sınırlarına girmesi" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "yaklaşmayın" (lâ takrabû) nehyinin, sadece eylemin kendisini (malı yemeyi) yasaklamakla kalmayıp; o eyleme zemin hazırlayan, yetimin hakkını riske atan her türlü meşru olmayan ticari teması, kötü niyetli hamleyi ve tehlikeli girişimi bütünüyle men eden çok daha kapsayıcı bir sınır olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın ceza ve ahlak felsefesinde bu fiilin işlevini değerlendirir. Yaratıcı, zayıf bir malın (yetim malının) cazibesi karşısında insanın duyabileceği ekonomik hırsı dikkate alarak, "Haksızca yemeyin" demek yerine, fıkıhtaki "sedd-i zerâi" (kötülüğe giden yolları baştan tıkama) ilkesi gereği o mala "yaklaşmayı" dahi yasaklayarak kusursuz bir linguistik güvenlik şeridi çeker.
Mâle (مَالَ)
Kelimenin kökü "m-v-l" olup "mal, servet, insanın sahip olduğu ve kalbinin meylettiği değerli şeyler" manalarına gelir. İsim tamlamasında tamlanan (muzaf) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "eğilmek, yönelmek" manasının yattığını, insanın fıtraten sahip olmaya eğilim gösterdiği, arzuladığı her türlü ekonomik ve maddi değere bu yüzden "mâl" isminin verildiğini bildirir.
El-Yetîmi (الْيَتِيمِ)
Kelimenin kökü olan "y-t-m" lafzı, sözlükte "yalnız kalmak, tek başına olmak, zayıf düşmek ve himayeden yoksun kalmak" anlamlarına gelmektedir. İsim tamlamasında tamlayan (muzafın ileyh) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin eşini veya koruyucusunu yitirerek tek ve çaresiz kalması" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "yetim" kelimesinin insanlarda ergenlik/buluğ çağına ermeden babasını kaybeden çocuğu, hayvanlarda ise anasını kaybeden yavruyu nitelediğini belirtir. Kelime köken olarak doğrudan zayıflık, eksiklik ve dışarıdan himayeye mutlak muhtaçlık bildirir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin sosyolojik ve psikolojik derinliğini tahlil eder. Yetim, toplumun en savunmasız, malı en kolay gasp edilebilir ve hakkı en rahat yenebilir ferdidir. Kur'an, bu ontolojik yalnızlığı (y-t-m) merkeze alarak, toplumun vicdanını ve ahlakını bizzat bu en zayıf halkanın malına gösterilen saygı üzerinden test eder.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye toplumunda vasilerin (koruyucuların), kendi himayelerindeki yetimlerin mallarını rahatça kendi mallarına katıp sömürdüklerini hatırlatarak; Kur'an'ın bu kelimeyle mevcut sömürü çarkını kırıp, yetimi (zayıfı) mutlak ve dokunulmaz bir hukuki özneye dönüştürdüğünü semantik olarak analiz eder.
İllâ (إِلَّا)
Arapçada istisna bildiren edattır. "Ancak, -den başka, haricinde" manalarına gelir ve kendisinden önceki mutlak yasağa (yaklaşmayın) meşru bir sınır ve istisna alanı açar.
Billetî (بِالَّتِي)
Arapçada "ile" manası katan "bâ" (bi) cer harfi ile, dişil ism-i mevsul (ilgi zamiri) olan "elletî" (ki o) edatının birleşiminden oluşur. Öznesi gizli olan "o yol, o yöntem" (et-tarîka / el-hasle) ismini niteleyerek cümleyi sıfata bağlar.
Ahsenü (أَحْسَنُ)
Kelimenin kökü "h-s-n" olup "güzel olmak, iyi olmak, estetik ve ahlaki kusursuzluk" manalarına gelir. İsm-i tafdil (kıyas/en üstünlük) formundadır ve "en güzel, en iyi, en uygun" demektir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "çirkinliğin, kusurun ve kötülüğün zıddı olarak her türlü maddi ve manevi güzellik, denge ve erdem" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ahsen" kelimesinin aklen, şer'an (hukuken) ve ahlaken en verimli, en dürüst ve en faydalı olanı ifade ettiğini aktarır. Yetim malına yaklaşmanın tek meşru istisnası, o malı tüketmek değil, onu koruyup nemalandıracak (arttıracak) "en kârlı/en güzel" ticari ve hukuki yöntemi izlemektir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, sıradan bir "hasen" (iyi/güzel) kelimesi yerine ism-i tafdil olan "ahsen" (en güzel/en iyi) kelimesinin kullanılmasının fıkhi ve dilbilgisel ağırlığını tahlil eder. Vasi, yetim malını idare ederken sıradan bir iyi niyetle yetinemez; kendi malını idare ederken gösterdiği rasyonaliteden bile daha üstün, daha titiz ve daha fayda odaklı (en güzel) bir koruma yöntemi geliştirmekle hukuken ve teolojik olarak mükelleftir.
Hattâ (حَتَّىٰ)
Arapçada zaman, sınır ve gaye bildiren bir edattır. "Ta ki, -e kadar, nihayet" anlamlarına gelir ve eylemin (korumanın) biteceği kesin sınırı belirler.
Yeblüğa (يَبْلُغَ)
Kelimenin kökü "b-l-ğ" olup "ulaşmak, varmak, menzile erişmek ve olgunlaşmak" manalarına gelir. "Hattâ" edatından dolayı nasb (üstün) olmuş muzari fiildir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir hedefe, nihai bir noktaya veya son faza fiziksel, yaşamsal yahut zamansal olarak varmak" olduğunu bildirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "bülûğ" eyleminin fıkhi ve fizyolojik bir terim olarak, çocuğun çocukluk evresinden çıkıp rüşt, akıl ve bedensel olgunluk seviyesine (buluğ çağına) ontolojik olarak ayak basmasını ifade ettiğini kaydeder. Vesayetin kalkacağı biyolojik ve mental sınırdır.
Eşüddehû (أَشُدَّهُ)
Kelimenin kökü "ş-d-d" olup "bağlamak, sıkı ve sağlam olmak, kuvvetli olmak, sertleşmek" manalarına gelir. "Şiddet" lafzının çoğulu kabul edilen veya tekil bir isim (rüşt çağı) olan bu kelimenin sonuna "onun" (hû) aidiyet zamiri eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "gevşekliğin ve zayıflığın zıddı olarak pürüzsüzce kuvvet bulmak, katılaşmak ve sarsılmaz bir dirence kavuşmak" manasının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "eşüdd" kelimesinin insanın akli, bedeni ve psikolojik melekelerinin en diri ve güçlü olduğu dönemi nitelediğini ifade eder. Bu dönem, kişinin artık dışarıdan bir vasinin himayesine muhtaç olmaksızın, kendi malını hilelere karşı koruyabilecek rasyonel ve hukuki dirence (şiddete/rüşte) eriştiği çağdır.
Celaleddin el-Suyuti, çocuğun zayıflık ve yetimlik evresinden çıkıp olgunlaştığı bu döneme "eşüdd" (güçler/sağlamlık) denilmesinin anlambilimsel işlevini tahlil eder. Bu kelime, yetimin artık korunmaya muhtaç "zayıf/edilgen" bir varlık olmaktan çıkıp, kendi mülkiyetinin ve hayatının mutlak hakimi olan "güçlü/etken" bir sosyolojik faile dönüştüğünü linguistik bir tescille onaylar. Vesayet, bu "sağlamlık" sınırında zorunlu olarak biter.
Evfû (وَأَوْفُوا)
Kelimenin kökü olan "v-f-y" lafzı, sözlükte "tamamlamak, eksiksiz yerine getirmek, sonuna kadar ödemek ve vefa göstermek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (ifâ) çoğul emir (buyruk) kipi formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi eksiksiz, tastamam, sonuna kadar ve hakkıyla teslim etmek, verilen sözü hiçbir fire vermeden yerine getirmek" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "vefa" ve "ifâ" kavramlarının, bir sözleşmenin veya vaadin gerektirdiği her türlü hukuki, maddi ve ahlaki yükümlülüğü hiçbir noksanlık bırakmadan icra etmek olduğunu söyler. Vefa, erdemin dilde kalmayıp mutlak bir eyleme dönüşmüş halidir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin "ahde uyun" (ittebiu) demek yerine "ahdi ifa edin/tamamlayın" (evfû) demesindeki teolojik ve linguistik gücü tahlil eder. İfa etmek, sadece pasif bir itaati değil; sözleşmenin hakkını fazlasıyla vererek, o sözün içini doldurarak onu ontolojik olarak "kusursuzca tamamlamayı ve bütünlemeyi" emreden aktif ve ahlaki bir zirve eylemdir.
Bil-ahdi (بِالْعَهْدِ)
Kelimenin kökü "a-h-d" olup "söz vermek, antlaşma, yemin, korumak ve riayet etmek" manalarına gelir. Başında cer harfi (bi) ve belirlilik takısı (el) bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi her durumda gözetmek, onu korumak, zaman geçse de unutmamak ve mutabık kalınan bir sözleşmeye sadık kalmak" manasının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ahd" kelimesinin çok boyutlu bir şemsiye kavram olduğunu ifade eder. Hem Allah ile kul arasındaki varoluşsal ve teolojik sözleşmeyi (iman, kulluk, fıtrat) hem de insanların kendi aralarında kurdukları her türlü ticari, siyasi, evlilik ve ahlaki mukaveleyi bütünüyle kapsar.
Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, antlaşma/ahit kavramının (covenant) Ortadoğu monoteizminde sadece yazılı bir hukuki metin olmadığını; tarafları kutsal ve bozulmaz bir bağla bağlayan teolojik bir kuram olduğunu etimolojik verilerle analiz eder.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye toplumunda kabileler arası güvenliği sağlayan bağlayıcı "hilf" (yemin/ittifak) kurumunun, Kur'an'da nasıl evrenselleştirildiğini tahlil eder. Kur'an, kabile asabiyetine dayalı bu yerel yeminleşmeyi "ahd" kelimesi üzerinden monoteist bir ahlak felsefesinin temeline, yani ister Müslüman ister gayrimüslim olsun her muhataba karşı duyulan mutlak ve evrensel bir dürüstlük mesuliyetine dönüştürmüştür.
İnne (إِنَّ)
Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren, cümleye "şüphesiz, muhakkak ki, kesinlikle" manası katan (harf-i müşebbehe bil-fiil) bir edattır. Söze vefa emrinin hemen ardından gelerek bu kuralın ilahi nizamdaki sarsılmazlığını teyit eder.
El-Ahde (الْعَهْدَ)
Aynı "a-h-d" kökünden türeyen ve "sözleşme, antlaşma, yemin" manalarına gelen ismin, "inne" edatından dolayı nasb (üstün) olmuş marife (belirli) formudur. Kurulan sözleşmenin bizzat kendisini ifade eder.
Kâne (كَانَ)
Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'daki bu fiilin, durumun sadece geçmişte olup bittiğini değil, ilahi yasa bağlamında "sözleşmelerin sorgulanacağı gerçeğinin ezelden beri sabit olduğunu ve ebediyete kadar da değişmez bir yargı kuralı olarak devam edeceğini" (sübut ve devam) gösteren teolojik bir zaman kipi olduğunu kaydeder.
Mes'ûlâ (مَسْئُولًا)
Kelimenin kökü olan "s-e-l" lafzı, sözlükte "sormak, istemek, talep etmek, hesaba çekmek ve sorgulamak" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/sorulmuş, hesabı sorulacak olan) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birinden bir bilgi talep etmek yahut bir eylemin, hakkın veya malın hesabını kesin bir dille istemek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, sorumluluk mefhumunun Arapçadaki mutlak linguistik karşılığı olan bu kelimenin, ism-i mef'ul sıygasıyla gelerek; ahdin (sözleşmenin), kıyamet gününde "kendisinden hesap sorulacak, hesaba çekilecek nesne" olduğunu ifade ettiğini aktarır. Ahdin ihlali, ilahi mahkemede doğrudan yargılanacak ontolojik bir suçtur.
Celaleddin el-Suyuti, "Sözleşme sorulacaktır" (inne'l-ahde kâne mes'ûlâ) şeklindeki ifadenin Arap belagatinde muazzam bir "mecaz-ı akli" (akli mecaz) sanatı barındırdığını tahlil eder. Aslında "Sözleşmeyi bozan kişiye o sözleşmenin hesabı sorulacaktır" manası kastedilmişken, fail (insan) cümleden düşürülerek sözleşmenin/ahdin bizzat kendisi "sorgulanan nesne" (mes'ûl) makamına yükseltilir. Bu dilbilgisel sanat, eylemin dehşetini ve insanın ağzından çıkan sözün ağırlığını zihinlere adeta çivi gibi çakar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin fasılası (son kelimesi) olan "mes'ûlâ" (hesabı kesinlikle sorulacak) kelimesinin teolojik caydırıcılığını değerlendirir. Ahde vefa göstermek (evfû) bu dünyada ahlaki bir tavsiye veya salt sosyolojik bir erdem gibi görünebilir; ancak ayet bu kelimeyle biterek, dürüstlüğü doğrudan mutlak, kaçınılmaz ve hukuki bir ahiret hesaplaşmasına (eskatolojik yargıya) bağlar ve dondurur. Verilen her söz, öte âlemde failinin karşısına geçip "Bana neden vefa göstermedin?" diyecek olan canlı bir davacıdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla