وَلَا تَقْتُلُٓوا اَوْلَادَكُمْ خَشْيَةَ اِمْلَاقٍۜ نَحْنُ نَرْزُقُهُمْ وَاِيَّاكُمْۜ اِنَّ قَتْلَهُمْ كَانَ خِطْـٔاً كَب۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 31. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: büyük günah, korku, cinayet, isra suresi 31. ayet, rızık, isra 31, isra suresi, fakirlik, evlat
-
“Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın! Biz onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır.”
Fakirlik korkusuyla çocuklarınızın canına kıymayın. Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Araplar’ın âdetlerinden biri şu idi: Kız ve erkek çocuklarını, onlardan faydalanamayacak duruma geldikleri zaman öldürürlerdi, çok yaşlılık (erzel-i umur) dönemine ulaşınca da ana-babalarmı öldürürlerdi. Bu sebeple Allah Teâlâ müslümanlara, onların yolundan gitmeyi yasaklayarak bu duruma geldikleri zaman ana-babalarma iyilik yapmalarını emretmiş ve şöyle buyurmuştur; “Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa.. âyetin sonuna kadar. Kız çocuklarını öldürme işinde, bu âlemin yaratılmasından amaçlanan neslin üreme yolunun ve doğumların kesilmesi söz konusudur. Çünkü âlemin yaratılmasından amaçlanan şey sözünü ettiğimiz insan neslinin devam etmesidir. Kız çocuklarını öldürmekte neslin kesilmesi ve âlemin yaratılma amacının ihlali söz konusudur. Daha sona yüce Allah biz onları da sizi de rızıklandırırız buyurmuştur. Yani onlar sizin rızkınızı yemiyorlar, belki bir ölçüde her birinin rızkı vardır, onların bekasında sizin rızkınızın noksanlaşması ve yok olmasında sizin rızkınızın artması söz konusu değildir, belki herkes kendi rızkını yer. Görmüyor musunuz ki Allah onlar için rızık yarattı, siz o rızka ortak değilsiniz, o rızık da doğan kız çocukları için annesinin memede yarattığı süt olup bu sütten siz yararlanmıyorsunuz. Dolayısıyla ortaya çıkmıştır ki herkes kendi rızkını yer, başkasının rızkını eksiltmez.
Onları öldürmek gerçekten büyük bir günahtır. Yani onları öldürmek aklen büyük hatadır. Sözünü ettiğimiz sebep dolayısıyla, kız çocuklarını öldürmekte kendisi aracılığı ile bu âlemin yaratılış amacının engellenmesi ve bu amacın son bulması söz konusudur. Yahut Allah şöyle buyuruyor: Onları öldürmek geçmiş ümmetlerde büyük bir günah idi. Bu âyetlerin hitap ettiği kimselerin, evlat öldürme, zina etme, hukuka dayanmaksızın adam öldürme ve benzeri önceden ve sonradan bu işlerin faillerine yapılan hitapla iki yönden muhatap olma ihtimali de vardır. Birincisi: Araplar’ın yaptıkları kötü işler ve âdetler akıl nazarında çirkin ve saçma olmaları dolayısıyla hikmet dışında kalan eylemlerdir, bu sebeple de Allah bunları yasakladı. İkincisi: Bunu belirtti ve yaratıkları içinde, kız evlatlarını öldürme işini yapacakların bulunduğunu bildiği için bunu (kız çocuklarını öldürmeyi), sözü edilen endişelerden dolayı yasakladı... En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Lâ taktulû (وَلَا تَقْتُلُوا)
Kelimenin kökü olan "k-t-l" lafzı, sözlükte "canını almak, öldürmek, bir canlının hayatına son vermek" anlamlarına gelmektedir. Nehiy (yasaklama) formunda, çoğul muzari fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin ruhunu bedeninden ayırmak, onu ezip yok etmek ve hayatı sonlandırmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "katl" eyleminin, bir canlıyı cansız hale getirme işlemi olduğunu ifade eder. Ayette doğrudan fiziksel cinayeti, özellikle Cahiliye döneminde rızık endişesiyle kendi çocuklarını (kız veya erkek) öldürme veya açlığa terk etme vahşetini hedef alan mutlak bir nehiy (lâ/hayır-yapmayın) kipidir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, emir kipinin çoğul ve nehiy (lâ taktulû/öldürmeyin) formunda gelmesinin sosyolojik bir okumasını yapar. Bu eylem, sadece izole ve bireysel bir cinayet vakası değil; o dönemki Arap toplumunda yoksulluk ve utanç endişesiyle meşrulaştırılmış, kitleler tarafından uygulanan kolektif bir sosyolojik hastalık ve ahlaki çöküştür. Kur'an, çoğul bir yasaklamayla bütünüyle bu karanlık geleneği kökünden kazır.
Evlâdeküm (أَوْلَادَكُمْ)
Kelimenin kökü "v-l-d" olup sözlükte "doğurmak, dünyaya getirmek, çocuk, yavru" manalarına gelir. "Veled" kelimesinin çoğulu olan (evlâd) lafzının sonuna, muhatap çoğul zamiri (küm/sizin) eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin kendi cisminden/özünden ayrılarak yeni bir varlık üretmesi, üremesi ve çoğalması" anlamının yattığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "veled" lafzının insanın kendi sulbünden (kanından ve canından) gelen parçası olduğunu belirtir. "Evladınız" vurgusu, insanın kendi ontolojik parçasına yönelik cinayetinin (infanticide) dehşetini kelimenin bizzat kendisiyle hissettirir.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi dönemdeki kabilevi ve ataerkil sosyolojik yapıya dikkat çeker. "Evlâd" kelimesi hem kız hem erkek çocukları kapsar. Cahiliye toplumunda erkek çocuk gücü ve savaşı temsil ederken, kız çocukları ekonomik bir yük (imlâk) ve potansiyel bir utanç kaynağı olarak görülüp diri diri gömülmekteydi. Kur'an, "çocuklarınız" diyerek hiçbir cinsiyet ayrımı yapmaksızın yaşam hakkını mutlak ve evrensel bir temele, yani "tevhidi hümanizme" oturtarak bu linguistik ayrımları ortadan kaldırır.
Haşyete (خَشْيَةَ)
Kelimenin kökü olan "h-ş-y" lafzı, sözlükte "korkmak, endişe duymak, dehşete kapılmak ve çekinmek" anlamlarına gelmektedir. Masdar formunda olup, ayette "mef'ul-i lieclih" (eylemin gerekçesini/sebebini bildiren nesne) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir tehlikeden veya bir şeyin büyüklüğünden dolayı kalbin sarsılması, dehşete düşmesi ve geri çekilmesi" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "haşyet" mefhumunun sıradan bir korku (havf) olmadığını detaylandırır. Havf daha genel bir ürperme iken; haşyet, korkulan şeyin ağırlığını, yıkıcılığını ve tehlikesini bilerek hissedilen bilinçli, derin ve ezici bir korkudur. Rızkın kesilmesi (fakirlik) endişesi, insan psikolojisinde bu denli travmatik ve ezen bir yer tutar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette çocuk katliamının ardındaki temel psikolojik dürtünün (illetin/sebebin) doğrudan "haşyet" (gelecek korkusu) olarak belirlenmesinin, Kur'an'ın insan doğasının zaaflarını nasıl okuduğunu gösterdiğini tahlil eder. Müşrik ebeveyn, çocuğunu nefretinden veya düşmanlığından değil, onu besleyememe ve aç kalma dehşetinden (haşyet) dolayı öldürmektedir. Metin, cinayetin ardındaki bu çarpık sosyo-ekonomik korkuyu dilbilgisel bir tamlamayla deşifre eder.
İmlâkın (إِمْلَاقٍ)
Kelimenin kökü "m-l-k" olup sözlükte "pürüzsüz olmak, tükenmek, yoksulluk, darlık ve iflas" manalarına gelir. İf'al babında (imlâk) isim/masdar formundadır.
İbn Fâris, bu kökün "mülk/sahiplik" manasının dışında, "temelluk/imlâk" şeklindeki kullanımının "elde avuçta hiçbir şey kalmayıp pürüzsüz (meles), kaygan ve bomboş hale gelmek" manası taşıdığını aktarır. İnsanın bütün servetinin sıyrılıp gitmesine, fakirliğin en dibine bu isim verilir.
Râgıb el-İsfahânî, "imlâk" kelimesinin, kişinin harcayacak tek bir dirheminin bile kalmaması, rızkının bütünüyle kesilip mutlak bir yoksulluk uçurumuna yuvarlanması olduğunu belirtir.
Dücane Cündioğlu, "imlâk" kelimesinin fonetik ve anlamsal şiddetini değerlendirir. Kelimenin kökündeki "elindekinin kayıp gitmesi, silinmesi" vurgusu, insanın geleceğe dair duyduğu o mutlak açlık ve yoksunluk travmasını (imlâk fobisini) ifade eder. Kur'an, insanın zihnini işgal eden bu ekonomik paranoyayı (imlâk haşyeti) reddederek, rızkın teolojik ve ontolojik boyutunu devreye sokar.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Arapçada genel "fakirlik" manasına gelen (fakr) kelimesinden daha spesifik olduğunu, mevcut bir ekonomik düzenin bozulması, yoksullaşma süreci ve bütünüyle elde avuçta kalmama durumunu (maddi tükenişi) anlambilimsel olarak nitelediğini kaydeder.
Nahnü (نَحْنُ)
Arapçada "Biz" anlamına gelen, birinci çoğul şahıs ayrık (munfasıl) özne zamiridir.
Celaleddin el-Suyuti, Arap belagatinde "Biz" (nahnü) azamet/yücelik zamirinin, fiilden (nerzükuhüm) hemen önce ve ayrık (munfasıl) bir özne olarak getirilmesinin derin bir anlam taşıdığını tahlil eder. Bu yapı "hasr" (tahsis) ve "tekid" (pekiştirme) ifade eder. Ayet "Siz kendi rızkınızın dahi sahibi değilsiniz; onları da sizi de rızıklandıran Bizzat Biziz!" diyerek, insanın ebeveynlik bahanesiyle ilahlığa soyunmasını ve rızık veren rolünü üstlenerek "ekonomik maliyet hesapları" yapmasını dilbilgisel bir azametle reddeder.
Nerzükuhüm (نَرْزُقُهُمْ)
Kelimenin kökü "r-z-k" olup "yiyecek, pay, nasip ve bağış vermek" manalarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiilin sonuna "onları" (hüm) nesne zamiri eklenmiştir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri için onlara tahsis edilmiş payı (yiyeceği) kesintisiz olarak vermek" olduğunu bildirir.
Toshihiko Izutsu, rızık kavramının ontolojik dağıtım planındaki yerine değinir. Allah'ın fiili muzari (sürekli ve gelecek) kipte kullanması (nerzüku/rızıklandırırız), henüz doğmamış veya yeni doğmuş her bir canlının, bizzat Yaratıcı'nın evrensel sistemi tarafından kendi kozmik payıyla (rızkıyla) birlikte varlık sahnesine çıktığını semantik olarak garantiler.
Ve-iyyâküm (وَإِيَّاكُمْ)
Arapçada atıf/bağlaç harfi (ve), "sadece, bizzat" manalarına gelen tahsis/nasb zamiri (iyyâ) ve muhatap çoğul zamiri (küm/sizi) birleşiminden oluşur. "Ve bizzat sizi de" demektir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, bu ayette "Önce çocukları (nerzükuhüm), sonra sizi (iyyâküm) rızıklandırırız" şeklindeki linguistik sıralamanın sosyo-ekonomik bağlamını muazzam bir şekilde tahlil eder. Kur'an'da En'âm suresindeki (151. ayet) "mevcut fakirlikten dolayı çocuğu öldürme" vakasında "Önce sizi, sonra onları rızıklandırırız" denilirken; İsrâ suresindeki bu ayette, ileride oluşacak "fakirlik korkusuyla" (haşyet) çocuğu öldürme vakasında, henüz doğacak çocuğun rızkının "önceliğe" alınması kusursuz bir pedagojik ikna yöntemidir. Korkuya kapılan ebeveyne şu mesaj verilir: Çocuğun rızkı sizin cebinizden çıkmaz, aksine siz bile eve gelen o çocuğun bereketi/rızkı hürmetine doyurulursunuz.
İnne (إِنَّ)
Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren, cümleye "şüphesiz, muhakkak ki, kesinlikle" manası katan (harf-i müşebbehe bil-fiil) bir edattır.
Celaleddin el-Suyuti, yasağın (öldürmeyin) ve ilahi garantinin (Biz rızıklandırırız) hemen ardından gelen bu "inne" edatının, verilecek olan nihai teolojik hükmün tartışmaya, esnetilmeye, yoruma veya sosyolojik bir mazerete (fakirlik dahi olsa) asla kurban edilemeyecek mutlak bir değişmezlik taşıdığını dilbilgisel olarak mühürlediğini aktarır.
Katlehüm (قَتْلَهُمْ)
Kökü "k-t-l" olup "öldürmek, canını almak" manasına gelen masdarın (katl) sonuna "onların/onları" (hüm) aidiyet zamiri eklenmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "katl" kelimesinin bu kez emir veya yasak fiili olarak değil, doğrudan "masdar/isim" formunda kullanılmasının eylemin bizzat kendisini, yani cinayet olgusunu soyut, dondurulmuş ve somut bir isim olarak sabitlediğini ifade eder. Çocukların (hüm) katliamı, artık sıradan bir eylem değil, hükme bağlanmış ontolojik bir vakadır.
Kâne (كَانَ)
Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette "kâne" fiilinin kullanımının eylemin geçmişte kalıp bittiğini değil; Kur'an'ın ilahi adalet sisteminde bu fiilin (kâne) "bu cinayetin Allah katında ezelden ebede kadar mutlak bir günah/sapma olarak var olmaya devam ettiğini ve edeceğini" (sübut ve devam) gösteren teolojik bir zaman kipi olduğunu kaydeder.
Hıt'en (خِطْئًا)
Kelimenin kökü "h-t-e" olup "hata yapmak, kasıtlı veya kasıtsız yanlışa düşmek, büyük günah" manalarına gelir. İsim/masdar olup nekre (belirsiz) formdadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "doğru yönden, haktan, isabetten sapmak ve asıl hedefi bütünüyle ıskalamak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hata" kelimesi ile "hıt'" (kesreli okunuş) lafzı arasındaki muazzam teolojik ve linguistik farka dikkat çeker. Hata (kasıtsız yanılma) genellikle irade dışıdır ve bağışlanabilir; ancak "hıt'" kelimesi, bütünüyle kasıtlı, bilerek, iradeyle işlenmiş korkunç bir cürüm, taammüden (tasarlayarak) cinayet ve mutlak bir günah manasını taşır. Çocuğunu öldüren ebeveyn yanılmamakta, "hıt'" (kasıtlı katliam) işlemektedir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ahlaki ve hukuki boyutunu inceler. "Hıt'" lafzı, müşriklerin kendilerini haklı göstermeye çalıştıkları "yoksulluk" mazeretini anlambilimsel olarak çöpe atar. İnsanın kendi çocuğunu öldürmesinin hiçbir sosyo-ekonomik rasyonalitesi, mazereti veya hafifletici sebebi olamaz; eylem, insanın ahlaki varoluşunu yok eden, bilinçli ve karanlık bir "cürüm" (hıt') olarak sabitlenir.
Kebîrâ (كَبِيرًا)
Kelimenin kökü olan "k-b-r" lafzı, sözlükte "büyük olmak, yüce olmak, azametli olmak" anlamlarına gelmektedir. Sıfat formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak zikredilmiştir.
İbn Fâris, kök manasının "küçüklüğün ve sınırlılığın zıddı olarak niceliksel, hacimsel veya manevi bir büyüklük, azamet" olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin fasılası (son kelimesi) olan "kebîrâ" (çok büyük) sıfatının teolojik gücünü tahlil eder. Bu sıfat, çocuk cinayetini sıradan, telafi edilebilir bir günah kategorisinden çıkarıp; Kur'an terminolojisinde şirkten sonraki en büyük cürümlerden ("kebâir" - büyük günahlar) biri olarak linguistik bir çerçeveye hapseder. Evrendeki en korumasız varlığın (çocuğun) yaşam hakkının bizzat anne-babası tarafından ihlali, ilahi adalet nizamında bağışlanması imkânsız denecek kadar "devasa/büyük" (kebîr) bir yıkımdır.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla