Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 30. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 30. Ayet

    اِنَّ رَبَّكَ يَبْسُطُ الرِّزْقَ لِمَنْ يَشَٓاءُ وَيَقْدِرُۜ اِنَّهُ كَانَ بِعِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    İnne rabbeke yebsutu-rrizka limen yeşâu veyakdir(u)(c) innehu kâne bi’ibâdihi ḣabîran basîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Rabb'in rızkı dilediğine bol bol verir de kısar da. Şüphesiz ki O, kul­larından haberdardır, onları görmektedir.”

      Rabb’in rızkı dilediğine bol bol verir de kısar da. Yani rızkı Allah genişlettiğine genişletir, daralttığına daraltır ve az verir. Yani bu iş Allah’a aittir, yaratıklara ait değildir. Bunun sebebi halktan ümitlerini kesip onu Allah’tan bilsinler ve Allah’tan başkasından bilmesinler diyedir. İkincisi: Üstün olduğunu belirttiği kimseler için üstünlük devam etsin ve onlar için ortaya çıksın diye bundan söz etmiştir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Baksana, biz insanların kimini kiminden nasıl farklı kılmışızdır. Elbette âhiretteki dereceler ve farklılıklar daha büyük olacaktır”. Müfessirlerden, Rabb’in rızkı dilediğine bol bol verir de kısar da meâlindeki beyanın “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma” meâlindeki âyetin sılası olduğunu söyleyenler de vardır. Allah şöyle buyuruyor: En doğrusunu Allah bilir ya, şayet sen rızkı engellesen ve haram kılsan da Allah’ın takdirinde eğer onun rızkını genişletmek ve yaymak varsa, senin engel koyman ve yasaklaman buna zarar vermez. Yine sen bir kimsenin rızkını genişletsen ve yaysan, Allah’ın takdirinde eğer onu daraltmak ve azaltmak varsa, senin genişletmen ve yayman ona fayda vermez. Bilinmelidir ki, rızkı genişletmek, yaymak, daraltmak ve engellemek Allah’tandır. Yahut insanlardan ümit kesip onun rahmetine ve lütfuna tamah etsinler diye Allah bunu belirtmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      O, kullarından haberdardır, onları görmektedir. Yani kulların yaptıklarını bilendir, faydalarına olanı, leh ve aleyhlerindekileri görendir. Yahut “habîr” (خَبِيرًا) ile “basîr” (بَصِيرًا) aynı mânadadır. Yahut bu ifade belirtildi ki kulların yaptıkları işleri bilmekte olduğu insanlarca bilinsin. Emrine muhalefet etmeleri, resûllerini reddetmeleri ve yalanlamalarına rağmen Allah onları yarattı, yaratıklarm yapacağı işleri bilmesine rağmen O’nun fiili ve insanları yaratması hikmetin dışına çıkmamıştır. Çünkü kulların Allah’a itaat etmesinde ve emirlerini yerine getirmelerinde Allah’ın bir menfaati, buna mukabil muhalefet etmelerinde O’na bir zarar ve kötülük yoktur, belki bunun menfaat ve zararı kendilerine aittir. Bu sebeple, kulların yapacaklarını bilerek onları yaratması hikmete uygun olmuştur. Yeryüzündeki hükümdarlardan sefih ve cahil olanlar vardır. Çünkü onların gönderdikleri elçiler bazı işler yaparlar ve kendilerine fayda sağlamak ve zarar verecek şeyleri defetmek için çalışırlar. Buna göre, kendilerine zarar vereceğini bildikleri bir şey yapınca, bu sefihlik olur. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yebsütu (يَبْسُطُ)

        Kelimenin kökü olan "b-s-t" lafzı, sözlükte "yaymak, açmak, genişletmek ve döşemek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "daralma ve kapanmanın (kabz) tam zıddı olarak, bir şeyin her yöne doğru genişlemesi, rahatlaması ve açılması" olduğunu belirtir. Ayette eylemin doğrudan Allah'a atfedilmesi, yeryüzündeki ekonomik genişlemenin ve refahın (bast) bir tesadüf değil, mutlak bir ilahi müdahale olduğunu dilsel olarak sabitler.

        Râgıb el-İsfahânî, "bast" eyleminin ayet bağlamında, rızkı ve serveti hiçbir kısıtlama olmaksızın, kulun önüne alabildiğine sermek ve ona bolca ihsanda bulunmak olduğunu aktarır. Bir önceki ayette insanın israfla "elini büsbütün açması" (külle'l-bestı) yasaklanmışken; bu ayette rızkı genişletme (yebsütu) yetkisinin ve eyleminin sadece Allah'ın tekelinde olduğunun vurgulanması, Kur'an'ın ekonomi-politiğindeki ince linguistik dengeyi kurar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ontolojik sisteminde "bast" kavramını tahlil eder. Buna göre servetin büyümesi ve yayılması, kapitalist bir birikim mantığının sonucu değil; bütünüyle Yaratıcı'nın aktif, kesintisiz ve anlık genişletme (yebsütu) eyleminin sosyolojik ve maddi tezahürüdür.

        Rizka (الرِّزْقَ)

        Kelimenin kökü "r-z-k" olup "yiyecek, pay, nasip, faydalanılan nimet ve bağış" manalarına gelir. Belirlilik takısı (el) ile marife formdadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "canlıların hayatlarını sürdürebilmeleri için onlara tahsis edilmiş, devamlılığı olan her türlü maddi ve manevi pay" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, rızık kelimesinin Kur'an'da hem dünyevi/maddi (yiyecek, mal, servet) hem de uhrevi/manevi (ilim, iman, şefkat) boyutları kapsadığını ifade eder. Ayetteki "er-rizka" kullanımı, insanın varoluşunu idame ettirmesi için gereken bütün ekonomik ve yaşamsal imkanları şemsiye bir terim olarak içine alır.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça kökeninin ötesinde, Pehlevice (Orta Farsça) "rozig" veya Süryanice "ruzqa" (günlük yiyecek istihkakı, asker tayını) sözcükleriyle olan derin etimolojik akrabalığına dikkat çeker. Geç Antik Çağ'da kralların askerlerine dağıttığı "günlük pay" kavramının, Kur'an'da Evrenin Yaratıcısı'nın tüm kullarına dağıttığı "kozmik pay/istihkak" olarak nasıl teolojik bir kavrama dönüştüğünü analiz eder.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette rızkın belirlilik takısıyla (er-rizka) ve doğrudan ilahi genişletme/daraltma fiillerine nesne olarak gelmesinin önemini değerlendirir. İnsan, rızkı kendi dehasının (Karun aklı) bir ürünü olarak görme eğilimindedir; Kur'an ise bu kelimeyi kullanarak sermayenin nihai mülkiyetini ve dağıtım (distribüsyon) yetkisini mutlak surette ilahi otoriteye bağlar.

        Yeşâu (يَشَاءُ)

        Kelimenin kökü "ş-y-e" (şey/meşiet) olup "dilemek, istemek, var etmeyi kastetmek" anlamlarına gelir. Muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi yokluktan varlık sahnesine çıkarmak ve bu yönde irade sergilemek" manasının yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "meşiet" kavramının sıradan bir arzudan farklı olarak, sonucunda mutlaka eylemin (var etmenin) gerçekleştiği mutlak bir "ilahi dileme" olduğunu aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "dilediği kimseye" (limen yeşâu) ifadesinin, ilahi iradenin keyfi ve rastlantısal bir dağıtım yaptığı anlamına gelmediğini; aksine Allah'ın meşietinin daima O'nun sonsuz hikmetiyle (hikmetullah) ve kulların imtihan ediliş sırrıyla entegre çalışan rasyonel ve adil bir linguistik/teolojik kural olduğunu kaydeder.

        Yakdiru (وَيَقْدِرُ)

        Kelimenin kökü olan "k-d-r" lafzı, sözlükte "ölçü koymak, miktarını belirlemek, gücü yetmek, daraltmak ve kısıtlamak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeye kesin bir ölçü, sınır ve miktar tayin etmek; onu belli bir hacimde tutmak" olduğunu bildirir. Rızkın kısıtlanmasına "kadr" denmesi, onun tamamen kesilmesi (yokluk) değil, ihtiyaca binaen katı bir ölçüyle ve sınırlı olarak verilmesindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kadr" eyleminin bu ayette "bast" (genişletme) eyleminin tam ontolojik zıddı olarak kullanıldığını ifade eder. Allah rızkı dilediğine yayar (yebsütu), dilediğine ise belli bir ölçüye bağlayarak, kısıp daraltarak (yakdiru) verir. Bu, salt bir mahrum bırakma değil, ilahi bir taksimat ve ayarlama işlemidir.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, aynı cümlede yan yana gelen "yebsütu" (genişletir) ve "yakdiru" (daraltır) fiillerinin zıtlık (tıbak) sanatıyla muazzam bir diyalektik oluşturduğunu tahlil eder. Yeryüzündeki ekonomik eşitsizlik, Kur'an'ın bu iki fiiliyle sosyolojik bir kaos olmaktan çıkarılır ve "zenginlikle şükrü, fakirlikle sabrı" test eden bilinçli, ölçülü ve matematiksel bir ilahi sınav mekanizmasına (sünnetullah) dönüştürülür.

        İnnehû (إِنَّهُ)

        Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) edatı ile, Allah'a dönen "hû" (O) zamirinin birleşiminden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, rızkın dağıtımı ve kısıtlanması (yakdir) kuralının hemen ardından gelen bu pekiştirme edatının, kalplerde oluşabilecek "Bu dağıtım adil mi?" şeklindeki gizli şüpheleri ve itirazları dilbilgisel olarak bıçak gibi kestiğini belirtir. Cümle, Allah'ın bu eylemlerindeki mutlak hikmetini şüphe götürmez bir kesinlikle (inne) mühürleyerek gerekçe kısmına (ta'lil) geçer.

        Kâne (كَانَ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Allah'ın sıfatlarıyla birlikte "kâne" fiilinin kullanımının, eylemin geçmişte kalmış bir durum (hikaye) olmadığını; aksine "O'nun ezelden beri kullarından haberdar olduğu ve ebediyete kadar da bu mutlak vasıfla var olmaya devam edeceği" şeklindeki ontolojik "süreklilik ve sübut" kuralını ifade ettiğini linguistik bir çerçeveyle kaydeder.

        Bi'ıbâdihî (بِعِبَادِهِ)

        Kökü "a-b-d" olup "boyun eğmek, itaat etmek, hizmet etmek ve kul olmak" manalarına gelen "abd" kelimesinin çoğuludur. Başında ilgi/temas kuran "bâ" (bi) harfi, sonunda aidiyet zamiri (hî) bulunur.

        İbn Fâris, kök anlamının "yumuşaklık, zelil olmak, kibir ve dirençten arınarak bütünüyle itaat etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibâd" kelimesinin, iradesi bütünüyle efendisinin elinde olan, ontolojik olarak O'na muhtaç ve bağımlı varlıkları tanımladığını aktarır.

        Dücane Cündioğlu, ayette zenginleştirilenlerin (yebsütu) ve daraltılanların (yakdiru) ortak bir paydada buluşturularak "O'nun kulları" (ıbâdihî) şeklinde nitelendirilmesinin felsefi derinliğini tahlil eder. Rızık dağılımı yeryüzünde sınıfsal bir illüzyon yaratsa da, ontolojik düzlemde zengin de fakir de Allah'ın karşısında eşit derecede "abd" (kul) statüsündedir. Servet kişiyi ilahlaştırmaz, yoksulluk kişiyi insanlıktan çıkarmaz; her ikisi de sadece mülk sahibinin "kullarıdır".

        Habîran (خَبِيرًا)

        Kelimenin kökü olan "h-b-r" lafzı, sözlükte "bir şeyin içyüzünü bilmek, mahiyetinden ve görünmeyen kısımlarından haberdar olmak" anlamlarına gelir. Mübalağalı sıfat (faîl) veznindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin özüne, derinliğine ve sadece dışarıdan görünmeyen saklı hakikatine vakıf olmak" olduğunu bildirir. Ağacın köküne yahut toprağın derinliklerine "hubr" denmesi bu gizlilik ve içsellik sebebiyledir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Habîr" sıfatının salt bir bilgi birikimi (ilim) olmadığını, eşyanın veya insanın psikolojik süreçlerini, arkasındaki niyetleri ve ulaştığı sonuçları bütün incelikleriyle bilmek olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayet bağlamında Allah'ın "Habîr" olmasının, sosyo-ekonomik sistemle doğrudan bağlantılı olduğunu tahlil eder. Allah kime servet vereceğini veya kimden kısacağını tesadüfen belirlemez; O, zenginliğin kime kibir getireceğini, fakirliğin kimi isyana sürükleyeceğini, o "kulların" (ibâdihî) iç dünyalarını, psikolojik kapasitelerini ve ahlaki zaaflarını en ince ayrıntısına kadar (Habîr) bilir. Dağıtım, bu derin bilginin neticesidir.

        Basîrâ (بَصِيرًا)

        Kökü "b-s-r" olup "görmek, kavramak, içyüzünü müşahede etmek" manalarına gelir. "Faîl" vezninde mübalağa bildiren bir sıfattır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak konumlanmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün sadece optik bir algılamayı değil, aklın ve idrakin devreye girmesiyle oluşan net, keskin ve mutlak bir görüşü, kuşatıcı bir şahitliği ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Basîr" sıfatının, eylemlerin dış dünyadaki fiziksel tezahürlerini bütünüyle kapsayan bir ilahi müşahede makamı olduğunu aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin sonunda "Habîran Basîrâ" ikilemesinin (fasıla) yer almasının Arap belagatindeki kusursuz mantığını inceler. "Habîr" sıfatı kulların kalplerindeki gizli niyetleri, şükrü veya isyanı (batın) bilirken; "Basîr" sıfatı onların rızık karşısında yeryüzünde sergiledikleri fiili davranışları, harcamalarını, cimrilik veya cömertliklerini (zahir) görür. Bu ikili mühür, rızık taksimatının asla adaletsiz olmadığına dair insanın sığınabileceği her türlü mazereti ortadan kaldıran, kuşatıcı ve mutlak bir linguistik teyittir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X