Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 29. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 29. Ayet

    وَلَا تَجْعَلْ يَدَكَ مَغْلُولَةً اِلٰى عُنُقِكَ وَلَا تَبْسُطْهَا كُلَّ الْبَسْطِ فَتَقْعُدَ مَلُوماً مَحْسُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Velâ tec’al yedeke maġlûleten ilâ ‘unukike velâ tebsuthâ kulle-lbesti fetak’ude melûmen mahsûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin!”

      Eli sıkı olma. Sende var iken harcama yapmakta. Ölçüsüzce eli açık da olma, sonra senden bir şey umanlar seni kötülerler. Fakat Allah “Yine o iyi kullar, harcama yaptıkları zaman ne saçıp savururlar ne de cimrilik ederler” meâlindeki âyette ifade buyurulduğu için, ne israf ne de kısma şeklinde harcama yapmalarını emretmiştir. Bu görüş Ibn Abbâs ve diğerlerinin görüşüdür. Bazıları bu konuda şunları söylemiştir: Rabb’inin sana emrettiği alanlarda hak yolunda harcama yapmaktan kaçınma, seni yasakladığı alanlarda da ölçüsüzce eli açık olma, sonra şöyle şöyle oturursun. Bazıları da şöyle demiştir: Bu cimrilik ve israfı yasaklamadır. Eğer bu ifade cimriliği yasaklama olsa Ölçüsüzce eli açık da olma‘ meâlindeki beyan cömertliği yasaklama olurdu. Allah’ın hiç kimseye cimrilik ve cömertliği yasaklamasına ihtimal yoktur. Çünkü bu iki sıfat yaratılışta mevcut iki tabiattır. Hiç kimseye tabii ve fıtrî olan yol yasaklanmaz. En doğrusunu Allah bilir ya, belirttiğimiz üzere, hak ve haklı kişi uğrunda harcama yapmaktan elini tutarsa ve hak ile hak sahipleri dışında elini yayarsa bu ona yasaklanır.

      Ebû Bekir el-Esam şöyle demiştir: Elini boynuna bağlı tutma meâlindeki beyan yahudilerin, “Allah’ın eli bağlıdır” meâlindeki sözleriyle gerçek eli kastetmediklerine, belki kısık ve az harcamayı kasteddiklerine işaret etmektedir. Bunun gibi, “Yahudiler ‘Allah’ın eli bağlanmış!’ dediler” meâlindeki beyan, burada geçen ellerden, gerçek eli açmak mânasını kastetmemiş olduğuna, belki rızkı genişletme ve çoğaltmayı kasteddiğine işaret eder. Görmez misin ki yüce Allah “Aksine O’nun iki eli de açıktır, dilediği gibi verir” buyurmuştur.

      Bu âyetteki hitabın daha önce, çeşitli yerlerde belirttiğimiz üç yorumdan birine uygun olma ihtimali vardır. Birincisi; yüce Allah resûlüne bunların hepsi ile hitap etti ve kavmini bu hitaba ortak etti. Bu durum Kur’ân-ı Kerîm’de çoktur, Allah bazı konularda resûlüne hitap eder, sonra bu hitaba kavmini de ortak eder.

      İkincisi: “Ey insan”, “Ey insanlar”, “De ki Allah birdir”, “De ki, şafağın Rabb’ine sığmırım”, “De ki insanların Rabb’ine sığınırım” meâlindeki beyanlarda belirttiğimiz gibi, benzer hitaplarda her birinin kendisine hitap etmiştir. Çünkü “De ki Allah birdir” hitabında özellikle Resûlullah’a (s.a.) hitap edip başkalarına hitap etmeme ihtimali olmaz, belki bu hitap bütün insanlara ve her bir insanadır.

      Üçüncüsü: Allah Teâlâ, Hz. Peygambere (s.a.) mahsus olmak üzere, başkalarmı kastederek resûlüne hitapta bulundu. Bu yeryüzünde hükümdarlarm özel adamlarma ve halkı içindeki en akıllı kimselere hitapta bulunup muhatapları dışındaki kişileri murad etmeleri gibidir. Buradaki hitabın da buna ihtimali vardır.

      Yahut Elini boynuna bağlı tutma sözü ile cimrilik yapan başkalarına, ölçüsüzce eli açık da olma sözü ile de Allah resûlüne hitapta bulunmuş olur. Çünkü Resûlullah’ın (s.a.) sözü edilen cimri bir kimse olma ihtimali yoktur. Bu ifade elini açmaya da ihtimali vardır, bunun için de sözü edilen mânadadır. En doğrusunu Allah bilir.

      Sonra kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin. “Melûmen” (مَلُومًا) kelimesinin, kendince ve insanlarca kötülenmiş olursun; niçin infakta bulunduğun için kendini kötülersin, onlara infak edecek bir şeyi niçin bulmadın diye de insanlar nezdinde kötülenirsin, hakkın dışında infak ettiğin için de Allah nezdinde kötülenirsin. “Mahsûran” (مَحْسُورًا) kelimesi hakkında İbn Kuteybe şu yorumu yapmıştır: Yani sefer deveyi yorup da takatini kestiği gibi ihsan da seni yorup zayıf bırakır. Ebû Avsece şöyle demiştir: O kelime hasret ve pişmanlıktan geliyor, şöyle denilir: Kişi pişman edildi, pişman edilmiştir. Yine o şöyle demiştir: “Tebzîr” fesattır, “melûmen” (ملوما) ise kederlenmiş ve hüzünlenmiş demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Lâ tec'al (لَا تَجْعَلْ)

        Kelimenin kökü olan "c-a-l" lafzı, sözlükte "kılmak, yapmak, bir şeyi bir halden başka bir hale veya statüye dönüştürmek" anlamlarına gelmektedir. Nehiy (yasaklama) formunda muzari fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "var olan bir nesnenin veya durumun vasfını, mahiyetini ve işlevini değiştirerek onu yeni bir yapıya veya konuma sokmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ceale" fiilinin "yoktan var etmek" (halk) eyleminden farklı olduğunu; var olan bir organa (ele) yeni bir kısıtlama veya davranışsal statü atfetmek olduğunu aktarır. Ayette bu eylemin yasaklanması (lâ tec'al/kılma), insanın kendi iradesiyle benimsediği o katı cimrilik pozisyonunun, ilahi ahlak nizamı tarafından bütünüyle reddedilmesidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde bu fiilin insanın sosyo-ekonomik tavrını nasıl kurguladığını tahlil eder. Cimrilik doğuştan gelen statik bir kader değil, kişinin kendi elini bizzat "bağlı kılması" (ceale) ile sonradan ürettiği ve her an vazgeçebileceği aktif/iradi bir ahlaki sapmadır.

        Yedeke (يَدَكَ)

        Kelimenin kökü "y-d-y" olup sözlükte "el, güç, kudret, nimet ve tasarruf yetkisi" manalarına gelir. Sonunda muhatap zamiri (ke/senin) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde insanın fizyolojik organı olan "el" manasının yattığını, ancak eylem, güç, vuruş ve verme kapasitesi bu organla gerçekleştiği için kelimenin zamanla "kudret ve mülkiyet" kavramlarının ortak adı olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "yed" kelimesinin Arapçada cömertlik, infak ve ekonomik gücün mutlak linguistik mecazı olduğunu ifade eder. İnsanın elinin durumu, onun sahip olduğu serveti topluma aktarma veya kendinde tutma konusundaki ahlaki duruşunun (cömertlik veya cimrilik) fizyolojik bir göstergesidir.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin ayet içerisindeki edebi ve psikolojik işlevini tahlil eder. Kur'an, soyut bir ekonomik kavram olan "cimriliği" (buhl) anlatmak yerine, doğrudan muhatabın "elini" (yedeke) merkeze alan son derece bedensel, görsel ve sarsıcı bir kinaye (mecaz) inşa ederek ahlaki durumu fizyolojik bir tabloya dönüştürür.

        Meğlûleten (مَغْلُولَةً)

        Kelimenin kökü olan "ğ-l-l" lafzı, sözlükte "bağlamak, kelepçelemek, boyunduruk vurmak ve hapsetmek" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/bağlanmış) formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin arasına girmek, sımsıkı sarmak, hareket alanını kısıtlayarak esir etmek" olduğunu aktarır. Boyna geçirilen demir halkaya (ğul) bu ismin verilmesi, onun mutlak bir esaret ve kısıtlama aracı olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "ğull" kelimesinin insanın elini kolunu bağlayan her türlü prangayı ifade ettiğini belirtir. İsm-i mef'ul (meğlûle) yapısı, cimri insanın aslında servetinin efendisi değil, kendi hırsının ve mal tutkusunun "kelepçeli esiri" olduğunu linguistik olarak ispatlar. Cimri, kendi kendine pranga vurmuş bir mahkûmdur.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetteki bu kelimenin sadece cebinde akrep olma durumunu değil, bütünüyle "ekonomik felç" halini nitelediğini değerlendirir. Elin "meğlûle" (kelepçeli) olması, zenginin malını topluma ve muhtaçlara akıtmamasını, sermayenin donuklaşmasını ve toplumsal damarların tıkanmasını sembolize eden çok güçlü bir iktisadi/ahlaki dondurma eylemidir.

        Unukıke (عُنُقِكَ)

        Kelimenin kökü "a-n-k" olup "boyun, gerdan" anlamlarına gelmektedir. Sonunda muhatap zamiri (ke) vardır.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bedenin baş ile gövdeyi birleştiren esnek ve taşıyıcı kısmı olduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, "elini boynuna bağlanmış kılma" (lâ tec'al yedeke meğlûleten ilâ unukıke) şeklindeki cümlenin bütünüyle Arap belagatinde yerleşik, son derece estetik bir "kinaye" (deyimsel aktarım) olduğunu tahlil eder. Bu kinaye, cebinden hiçbir şey çıkarmayan, en ufak bir harcama yapmaktan kaçınan "mutlak cimriliği" (buhl ve şuhh) fiziksel bir kramp/bağlanma anıyla zihinlere kazır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), boyun (unuk) imgesinin edebi ağırlığını inceler. Boyun, insanın gururunun ve dik duruşunun simgesidir. Cimrilik yüzünden elin boyna kelepçelenmesi, insanın en yüce uzvunun (boyun) kendi eliyle (hırsıyla) boğulması, varoluşsal bir daralma ve nefessiz kalma (cimrilik psikolojisi) trajedisidir.

        Lâ tebsuthâ (وَلَا تَبْسُطْهَا)

        Kelimenin kökü olan "b-s-t" lafzı, sözlükte "yaymak, açmak, genişletmek, uzatmak ve döşemek" anlamlarına gelmektedir. Nehiy (yasaklama) formunda muzari fiildir ve sonunda ele dönen aidiyet zamiri (hâ/onu) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "daralma ve kapanmanın (kabz) tam zıddı olarak, bir şeyin her yöne doğru genişlemesi, açılması ve rahatlaması" olduğunu bildirir. Elin açılması, avucun içindekilerin serbest bırakılmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, "bast" eyleminin ayet bağlamında, malı ve serveti hiçbir hesap yapmadan, sınırı aşarak (israf/tebzir) sonuna kadar dağıtmayı, elin içinde hiçbir şey kalmayacak şekilde avucu sonuna kadar açmayı ifade ettiğini aktarır. Cimriliğin (ellerin bağlanması) tam karşı kutbundaki bu aşırı saçıp savurma eylemi de aynı şiddetle yasaklanmıştır (lâ tebsut).

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, Kur'an'ın ekonomi politiğinde ve ahlak felsefesinde bu fiilin oynadığı rolü değerlendirir. Ayet, "eli boyna bağlamak" (ifrat/cimrilik) ile "eli tamamen açmak" (tefrit/israf) arasındaki gerilimi dilbilgisel bir dengeye oturtarak, Aristotelesçi ahlakta "altın orta" (itidal/vasat) olarak bilinen, İslam ahlakındaki mutlak "denge/iktisat" nizamını kusursuz bir linguistik simetriyle inşa eder.

        Külle (كُلَّ)

        Kelimenin kökü olan "k-l-l" lafzı, sözlükte "bütün, hepsi, tamamı, son sınır" anlamlarına gelmektedir. Ayette tamlayan konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi çepeçevre kuşatmak, içine almak ve hiçbir unsuru dışarıda bırakmamak" olduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, "küll" kelimesinin burada kendisinden sonra gelen "el-best" (açmak) masdarının önüne geçerek, eylemin derecesini belirleyen mutlak bir sınır çizici olarak kullanıldığını tahlil eder. Yasaklanan şey cömertlik yahut normal bir harcama (açma) değil; avucun içinde en ufak bir rızık kırıntısı dahi bırakmayan, kişinin kendini ve ailesini bütünüyle tehlikeye atan o "sonuna kadar/tümüyle" (külle) gerçekleşen aşırı açma/savurma eylemidir.

        El-Bestı (الْبَسْطِ)

        Aynı "b-s-t" kökünden türeyen masdar olup, başında belirlilik takısı (el) bulunur ve ayette tamlanan konumunda yer alır. "Açmak, yaymak" eyleminin bizzat kendisidir.

        Râgıb el-İsfahânî, fiilin (lâ tebsuthâ) ardından kendi masdarının (külle'l-bestı) getirilmesinin Arap dilindeki "mef'ul-i mutlak" kuralını hatırlattığını belirtir. Masdarın tekrarı, saçıp savurmanın en uç, en akıl dışı ve en hesapsız boyutunu dondurulmuş bir isim olarak mühürler.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "külle'l-bestı" (büsbütün açıp saçma) tamlamasının, önceki ayetlerde yasaklanan "tebzir" (tohum saçar gibi lüzumsuz yerlere savurma) kavramının davranışsal ve pratik karşılığı olduğunu kaydeder. Cömertlik İslam'da övülürken, kişinin kendi hayatını idame ettiremeyecek kadar iflasa sürüklenmesi (büsbütün açması) ahlaki bir erdem değil, ontolojik bir taşkınlıktır.

        Fetak'ude (فَتَقْعُدَ)

        Kelimenin kökü olan "k-a-d" lafzı, sözlükte "oturmak, hareketsiz kalmak, eylemi kesmek, çökmek" anlamlarına gelmektedir. Başındaki "fe" (sonuç/sebep bildiren) edatıyla muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "ayakta durmanın ve yürümenin (kıyam/hareket) zıddı olarak yere çökmek, pasifize olmak ve varoluşsal yürüyüşü durdurmak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ku'ûd" eyleminin ayet bağlamında salt fiziki bir dinlenme oturuşu olmadığını; aksine gücünü, servetini ve itibarını israfla yahut cimrilikle yitiren insanın, hayatın yükü karşısında çaresizlik içinde yere yığılmasını, tabiri caizse "çöküp kalmasını" ifade ettiğini aktarır.

        Dücane Cündioğlu, "çöküp kalma" (ka'de) fiilinin yarattığı o muazzam dramatik etkiyi tahlil eder. İster cimrilikle toplumdan izole olsun, isterse israfla bütün sermayesini tüketip iflas etsin; dengeden sapan insanın varacağı nihai durak, eylemsizliktir. Kur'an, aşırılığın faturasını, insanı yeryüzündeki ontolojik yürüyüşünden alıkoyan ve onu bir köşeye çökerten (fetak'ude) bu acınası felç haliyle linguistik olarak resmeder.

        Melûmen (مَلُومًا)

        Kelimenin kökü "l-v-m" olup "kınamak, yermek, ayıplamak, sitem etmek" manalarına gelir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/kınanmış) formunda, durum zarfı (hâl) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "birinin yaptığı hatalı veya eksik bir işten dolayı ona karşı sözlü bir eleştiri ve serzenişte bulunmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "levm" kavramının içsel ve dışsal bir boyutu olduğunu ifade eder. Cimrilik veya israf yapan kişi hem kendi vicdanı (nefs-i levvame) tarafından sürekli kendini suçlar hem de toplumu veya ailesini mağdur ettiği için dışarıdan (halk ve Hak tarafından) sürekli kınanır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, yere çöken insanın ilk vasfı olan "melûmen" (kınanmış) kelimesinin psikolojik ağırlığını değerlendirir. Aşırılık (ifrat veya tefrit) insanı sadece ekonomik olarak yıkmaz; onu onursuzlaştırır, toplum nezdinde itibarını sıfırlar ve onu herkesin ayıpladığı, sitem ettiği edilgen (ism-i mef'ul) bir hedef tahtasına dönüştürür.

        Mahsûrâ (مَّحْسُورًا)

        Kelimenin kökü olan "h-s-r" lafzı, sözlükte "açmak, soymak, tükenmek, yorulmak, hasret çekmek ve pişman olmak" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/tükenmiş, yorgun düşmüş) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak ikinci bir durum/hal zarfıdır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin üzerindeki örtünün sıyrılması, açığa çıkması" manasının bulunduğunu belirtir. Çok koşturulan bir binek hayvanının bütünüyle tükenip, dermanının kalmamasına ve adım atamayacak hale gelmesine de bu isim verilir (hasîr). Zira onun tüm gücü "sıyrılıp alınmış", bitmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mahsûr" kelimesinin salt bir pişmanlık (hasret) değil, elindeki bütün imkânları saçıp savurduktan sonra yapayalnız, dermansız ve çırılçıplak kalmış bir tükeniş halini nitelediğini aktarır. Gücünü tamamen yitirip yolda kalan, binek hayvanı gibi yere yığılan kişinin trajedisidir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu fasıla (son kelime) ile insanın ahlaki iflasını nasıl betimlediğini semantik olarak analiz eder. İnsan, sınırları aştığında ve dengeyi (itidali) kaybettiğinde; "melûmen" (kınanmış) kelimesiyle psikolojik ve toplumsal olarak, "mahsûrâ" (tükenmiş/dermansız) kelimesiyle de fiziksel ve ekonomik olarak mutlak bir çöküşe uğrar.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin "melûmen mahsûrâ" (kınanmış ve çırılçıplak/tükenmiş olarak) şeklindeki iki edilgen (ism-i mef'ul) sıfatla bitmesinin, bu kötü akıbetin kesinliğini ve insanın o duruma düştüğündeki çaresizliğini (fail değil, kendisine bir şeyler yapılan edilgen bir varlık oluşunu) dilbilgisel bir mühürle perçinlediğini kaydeder. Aşırılığın sonu, yere çökmüş, onuru sıyrılmış ve mecali bitmiş bir enkaz (mahsûr) olmaktır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X