Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 28. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 28. Ayet

    وَاِمَّا تُعْرِضَنَّ عَنْهُمُ ابْتِغَٓاءَ رَحْمَةٍ مِنْ رَبِّكَ تَرْجُوهَا فَقُلْ لَهُمْ قَوْلاً مَيْسُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Ve-immâ tu’ridanne ‘anhumu-btiġâe rahmetin min rabbike tercûhâ fekul lehum kavlen meysûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Eğer sen kendin dahi Rabb’inden umduğun bir lütfü beklemek du­rumunda olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsun, hiç değilse kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle!”

      Eğer sen kendin dahi Rabb’inden umduğun bir lütfü beklemek durumunda olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan. Hasan-ı Basrî'nin şöyle dediği rivayet edilmiştir; Hz. Peygambere (s.a.) soru sorulur, o da şöyle cevap verirdi: “Muhammed ailesinin -ki onlar dokuz ev halkıdır- bir ölçek (sa) yiyecek hakkı yoktur’”. Bunun üzerine yüce Allah onlara hiç değilse kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle meâlindeki âyeti indirdi. Yani onlara yakında rızkın geleceğini vâdet. Eğer sen onlara ilgi gösteremiyorsan. Bu beyan hakkında İbn Abbâsın şöyle dediği rivayet edilmiştir: Senden bir şey isteyip de yanında verecek bir şey bulamazsan, Allah’tan sana gelecek rızkı beklersin, inşallah bu bir vâd gibi olur, bunun benzerlerini de söylediler. Eğer sen onlara ilgi gösteremiyorsan meâlindeki beyanın yüz çevirmek mânasına gelmesi muhtemeldir. Cevap vermemek, daveti kabul etmemek mânasına gelmesi de muhtemeldir. O da bir kere hoşlanmamak ve küçümsemek için olur, ikinci olarak yanında verecek bir şey bulunmadığı için olur. Fakat küçük görmek ve küçümsemek için yahut yanında verecek bir şeyi olmadığından yüzçevirme durumu bilinmediği için, Allah onlara, kendilerinden yüz çevirmenin hoşlanmamak ve küçümsemek amacıyla yapılmadığmı açıklamasını emretti. Bunun gibi, onların isteklerini kabul etmemek de böyledir. Fakat bu, yanında onlara verecek bir şeyi olmadığı içindir. Bilmelidirler ki onlardan yüz çevirmek onları küçümsemek ya da hoşlanmamak için değildir, fakat yanında onlara verecek bir şeyi bulunmadığı için, yahut onlara verecek bir şeyin olmasını istediği içindir. Bu da kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle meâlindeki beyanda anlatılan husustur. Müfessirler bu yüz çevirmenin, ondan bir şey istemelerinden dolayı olmadığını ittifak etmişlerdir. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) verecek bir şey aramak için onlardan yüz çeviriyordu. Bu yüz çevirmenin faydası ondan bir şey istemelerini sağlamaya dönüktür. Bir de rahatlatıcı söz anlamına gelen “meysûran” (مَيْسُورًا) kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları bunun, “Onlara güzel bir vâdde bulun”, bizde olursa size veririz mânasına geldiğini söylemiştir. Bazıları da şöyle demiştir: “Onlara yumuşak ve rahatlatan söz söyle” mânasmdadır. Ebû Avsece: “meysûran” (مَيْسُورًا) sözü hakkında şu yorumu yapmıştır: “Yani güzel söz söyle. Bu kelime kolaylaştırmaktan geliyor. Bunun benzerini de söyleyenler vardır: Yani onları güzel bir şekilde geri çevir ki, senin ilgi göstermemenin, senin yanında verecek bir şeyin bulunmamasından olduğunu, başka bir sebebi olmadığını bilsinler. En doğrusunu Allah bilir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İmmâ (إِمَّا)

        Arapçada şart (koşul) bildiren "in" (eğer) edatı ile pekiştirme/belirsizlik bildiren "mâ" edatının birleşmesiyle (in+mâ) oluşmuş bir bağlaçtır. Cümleye "eğer, şayet, farz edelim ki" manası katar.

        Celaleddin el-Suyuti, "in" şart edatının sonuna "mâ" (zâide/pekiştireç) harfinin eklenmesinin, Arap belagatinde eylemin gerçekleşme ihtimalini linguistik olarak vurguladığını tahlil eder. Bu birleşim, sadece kuru bir ihtimali değil, "olur da mecbur kalırsan, şayet durum seni buna zorlarsa" şeklindeki kaçınılmaz bir psikolojik veya fiili zorunluluk halini ifade eden incelikli bir şart cümlesi kurar.

        Tu'ridanne (تُعْرِضَنَّ)

        Kelimenin kökü olan "a-r-d" lafzı, sözlükte "genişlik, bir şeyin eni, yüz çevirmek, ortaya çıkmak ve sunmak" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (i'râz) muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir ve sonuna "tekid nun'u" (şeddeli pekiştirme harfi) eklenmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "uzunluğun zıddı olan en/genişlik ve bir nesnenin bir yönünün görünür olması" olduğunu belirtir. Birinden yüz çevirmeye "i'râz" denmesinin sebebi, kişinin muhatabına yüzünün tamamını değil, yan tarafını (enini/genişliğini) dönerek ondan uzaklaşmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, i'râz eyleminin sadece bedensel bir dönüş veya fiziksel bir uzaklaşma olmadığını; kalbin, ilginin ve dikkatin muhataptan çekilmesi olduğunu ifade eder. Ayetteki kullanımı, kişinin isteyerek veya kibirlenerek değil, imkansızlıklar sebebiyle muhatabın talebine cevap verememesinden doğan çaresiz bir "yüz çevirme/geri durma" halidir.

        Celaleddin el-Suyuti, fiilin sonundaki şeddeli nun harfinin (nun-u müşeddede) Arap dilbilgisindeki işlevine dikkat çeker. Normalde yasaklanan veya istenmeyen bir eylem olan "yüz çevirme", bu tekid (pekiştirme) harfiyle "farz edelim ki kesinlikle yüz çevirmek zorunda kaldın" şeklinde, failin iradesini aşan mutlak bir imkansızlık ve mecburiyet durumuna dilbilgisel olarak sabitlenir.

        Dücane Cündioğlu, "i'râz" kelimesinin burada kibrin değil, aksine "derin bir mahcubiyetin" linguistik dışavurumu olduğunu tahlil eder. İnsan, yardım isteyene verecek bir şeyi olmadığında, elinin boş olmasının verdiği utançla (psikolojik yükle) göz temasını keser ve yüzünü çevirir. Kur'an, bu fizyolojik utanç refleksini "tu'ridanne" fiiliyle dondurarak edebi bir tablo çizer.

        İbtiğâe (ابْتِغَاءَ)

        Kelimenin kökü "b-ğ-y" olup sözlükte "istemek, aramak, talep etmek, aşırı gitmek ve çabalamak" anlamlarına gelir. İfti'al babında masdar formundadır ve ayette "mef'ul-i lieclih" (sebep/gaye bildiren nesne) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi elde etmek için şiddetle arzulamak, yönelmek ve bu uğurda efor sarf etmek" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibtiğâ" eyleminin, sıradan bir istemenin ötesinde, insanın kendi menfaati, rızkı ve hayrı için meşru yollarla giriştiği yoğun pratik ve bedensel çabayı ifade ettiğini aktarır. Yüz çevirmenin (i'râz) meşru mazereti, işte bu "ibtiğâ" (rızık arayışı) çabasıdır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayette sebep bildiren bir masdar (ibtiğâe/aramak için, aradığından dolayı) olarak kullanılmasının, muhataba verilen meşruiyetin sınırlarını çizdiğini değerlendirir. Yoksulu geri çevirmek ancak ve ancak kişinin kendisinin de ilahi bir lütuf (rızık/imkan) peşinde olduğu, henüz eline bir şey geçmediği o "bekleyiş ve arayış" evresinde gerçekleşiyorsa teolojik olarak mazur görülür.

        Rahmetin (رَحْمَةٍ)

        Kelimenin kökü "r-h-m" olup "acımak, şefkat göstermek, lütuf, merhamet ve rızık" manalarına gelir. Nekre (belirsiz) formda isimdir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "kalp yumuşaklığı, incelik ve acıma" olduğunu bildirir. Merhametin eyleme dönüşmüş hali olan her türlü lütuf ve iyiliğe bu ismin verildiğini aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayet bağlamında "rahmet" kelimesinin soyut bir duyguyu değil, tamamen somut bir tecelliyi, yani "rızık, dünyevi imkan, mal ve servet" kavramını linguistik olarak temsil ettiğini kaydeder. İnsanın Rabbinden beklediği rahmet, fakire verebilmek için muhtaç olduğu o maddi refahtır.

        Tercûhâ (تَرْجُوهَا)

        Kelimenin kökü olan "r-c-v" lafzı, sözlükte "ummak, ümit etmek, beklemek ve korkuyla karışık bir arzu duymak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil formundadır ve sonunda aidiyet zamiri (hâ/onu) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin gerçekleşmesini veya bir lütfun ulaşmasını beklenti ve arzu içinde beklemek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "recâ" kavramının sıradan bir temenniden (ümniyye) farklı olduğunu, temenninin çaba olmaksızın kurulan boş bir hayal; recânın ise kişinin üzerine düşeni yaptıktan sonra, korku ve saygıyla (havf) ilahi lütfun gelmesini aktif bir şekilde beklemesi (umut) olduğunu ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "recâ" (umut) kavramının, İslam etiğindeki dinamik ve rasyonel bekleyişi sembolize ettiğini analiz eder. İnsan, rızkı sadece beklemez; onu arar (ibtiğâ) ve ardından Rabbinin vaadine olan sarsılmaz bir güvenle onun gelişini umut eder (tercû). Bu fiil, materyalist bir kaygıyı değil, teolojik bir tevekkülü dilsel olarak sabitler.

        Fekul (فَقُلْ)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, ifade etmek" manalarına gelir. Başındaki "fe" (takibiye/sonuç) edatıyla birlikte emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, kök anlamının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Celaleddin el-Suyuti, şart cümlesinin (eğer yüz çevirirsen) cevabının/sonucunun başında gelen bu "fe" edatının (fekul / öyleyse hemen söyle), Arap belagatinde eylemler arasındaki zaman boşluğunu ortadan kaldırdığını (ta'kib) tahlil eder. Fakiri eli boş çevirme anında yaşanacak sessizlik ve kırgınlık tehlikesine karşı, ilahi irade "hemen o anda, hiç bekletmeden" teselli edici bir söz söylenmesini (kul) emrederek linguistik bir aciliyet (fe) kurgular.

        Kavlen (قَوْلًا)

        Aynı "k-v-l" kökünden türeyen masdar olup, ayette "mef'ul-i mutlak" (pekiştireç görevindeki nesne) olarak kullanılmıştır.

        Râgıb el-İsfahânî, kavl kelimesinin sadece dudaklardan dökülen anlamsız bir ses değil, aklın ve kalbin niyetini dışarıya taşıyan şuurlu, anlamlı ve etkileşimsel bir ifade biçimi olduğunu belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin (fekul) ardından kendi masdarının (kavlen) getirilmesinin, maddi yardım yapılamayan durumlarda "sözün" bizzat kendisinin bir eyleme, psikolojik bir sadakaya ve somut bir telafi mekanizmasına dönüştüğünü semantik olarak gösterdiğini değerlendirir. Madde yoksa, onun yerini "söz" (kavl) alarak ahlaki boşluğu doldurur.

        Meysûrâ (مَّيْسُورًا)

        Kelimenin kökü olan "y-s-r" lafzı, sözlükte "kolay olmak, yumuşaklık, zorluğun ve sıkıntının zıddı" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/kolaylaştırılmış) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak sıfat konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "zorluk, pürüz ve şiddetin (usr) bulunmaması; işlerin akıcı, esnek ve mutlak bir kolaylık içinde seyretmesi" manasının yattığını aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "yüsr" kavramının sadece fiziksel bir pratiklik değil, insan ruhunu ferahlatan, muhatabı kasmayan, psikolojik yük oluşturmayan her türlü genişlik ve rahatlık olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası olan bu kelimenin ism-i mef'ul (meysûr/kolaylaştırılmış, yumuşatılmış) formunda gelmesinin ahlaki ve dilbilgisel derinliğini tahlil eder. Söylenecek sözün sadece söyleyen için kolay olması yetmez; asıl olan, o sözün eli boş dönen muhatabın (fakirin) kalbine dokunduğunda onun hüznünü hafifleten, reddedilişin ağırlığını üzerinden alan, yumuşak, incitmez ve "kolay hazmedilir" (meysûr) bir kıvama getirilmiş olmasıdır. İsm-i mef'ul sıygası, sözün üzerindeki bu özenli "yumuşatma" işçiliğini mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X