اِنَّ الْمُبَذِّر۪ينَ كَانُٓوا اِخْوَانَ الشَّيَاط۪ينِۜ وَكَانَ الشَّيْطَانُ لِرَبِّه۪ كَفُوراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 27. Ayet
Daralt
X
-
“Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Şeytan da Rabb'ine karşı çok nankördür.”
Çünkü savurganlar şeytanların dostlarıdır. Yani saçıp savuranlar şeytanın velileridir, şeytan da Rabb’ine karşı çok nankördür. Yani Rabb’inin nimetlerine karşı çok nankördür.
Yorumu Yorumla
-
İnne (إِنَّ)
Arapçada isim cümlesinin başına gelerek anlamı pekiştiren, şüpheyi ortadan kaldıran ve cümleye "şüphesiz, muhakkak ki, kesinlikle" manası katan (harf-i müşebbehe bil-fiil) bir edattır.
Celaleddin el-Suyuti, "inne" edatının Kur'an belagatindeki işlevini tahlil ederken, bu edatın muhatabın zihnindeki her türlü itirazı, tereddüdü ve ihtimali (şekk) dilbilgisel olarak söküp attığını belirtir. Bir önceki ayette yer alan "saçıp savurma" (lâ tübezzir) yasağının hemen ardından bu pekiştirme edatının gelmesi, israf ve tebzirin sıradan bir ahlaki hata değil, faili mutlak surette şeytani bir statüye sürükleyen kesin bir ontolojik suç olduğunu mühürler.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin girişindeki bu edatın, verilecek olan teolojik hükmün (şeytanın kardeşleri olma durumunun) tartışmaya, yoruma veya istisnaya kapalı, evrensel ve sarsılmaz bir ilahi yasa (sünnetullah) olduğunu linguistik bir kesinlikle ifade ettiğini kaydeder.
Mübezzirîne (الْمُبَذِّرِينَ)
Kelimenin kökü olan "b-z-r" lafzı, sözlükte "tohum saçmak, dağıtmak, malı meşru olmayan yerlere israf etmek ve savurmak" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında (tebzîr) ism-i fail (etken ortaç) çoğul formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi avuçlayıp etrafa kontrolsüzce saçmak, dağıtmak ve rüzgara bırakmak" olduğunu belirtir. Çiftçinin tohumu (bezr) toprağa atmasından hareketle, insanın sahip olduğu serveti gerekli olmayan yerlere kontrolsüzce savurmasına da bu isim verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "mübezzir" kelimesinin sıradan bir müsrif (israf eden) olmadığını aktarır. İsraf, helal olan bir nimeti gereğinden fazla tüketmek iken; tebzir, malı bütünüyle haksız, lüzumsuz, gayrimeşru ve gösteriş amaçlı alanlara (günaha) "tohum saçar gibi" hesapsızca savurmaktır. Bu yüzden mübezzirler, serveti ontolojik amacından saptıran faillerdir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ism-i fail sıygasında (mübezzirîn/savuranlar) gelmesinin sosyolojik ve ahlaki felsefesini tahlil eder. Bu dilbilgisel form, eylemi anlık bir hata olmaktan çıkarıp, kişinin bütünüyle benimsediği, süreklilik arz eden ve karakterine dönüşmüş bir "gösteriş/tüketim yaşam tarzı" olarak resmeder. Eylem, failin asli kimliği (ism-i faili) haline gelmiştir.
Kânû (كَانُوا)
Kelimenin kökü "k-v-n" olup "olmak, var olmak, meydana gelmek, bir karaktere bürünmek" anlamlarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) nakıs fiilin çoğul formundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin yokluktan yahut belirsizlikten çıkıp fiili olarak meydana gelmesi ve varlık sahasında istikrar kazanması" olduğunu bildirir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da "kâne" (idi/oldu) fiilinin kullanımının, çoğu zaman geçmişte olup bitmiş bir eylemi değil, eylemin faildeki "sürekliliğini, yerleşikliğini ve ayrılmaz bir vasıf (sübut)" haline geldiğini ifade ettiğini dilbilgisel bir kural olarak kaydeder. Onlar bir anlığına şeytanın kardeşi "olmadılar"; gösterişçi tüketimleri (tebzir) sebebiyle ontolojik olarak bu statüye "sabitleyindiler ve o karakterde var oldular".
İhvâne (إِخْوَانَ)
Kelimenin kökü olan "e-h-v" lafzı, sözlükte "kardeş olmak, aynı soydan gelmek, dost olmak, benzemek ve yoldaşlık etmek" anlamlarına gelir. "Ah" (kardeş) kelimesinin çoğuludur.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki şeyin aynı asıldan çıkması, birbirine sımsıkı bağlanması, ortak bir yolu veya hedefi paylaşması" manasının yattığını belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Arapçada "ihvân" kelimesinin genellikle biyolojik kan bağından (ihve) ziyade, ideolojik, ahlaki ve eylemsel bir birlikteliği, "dostluk ve yoldaşlık" eksenindeki bir kardeşliği (sadakat) nitelediğini ifade eder. Saçıp savuranların şeytanlara "ihvân" olması, onların aynı ahlaki soykütüğünü, aynı yıkıcı karakteri ve aynı isyankar felsefeyi paylaştıklarını gösteren sarsıcı bir linguistik aidiyettir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal haritasında "kardeşlik" (ihvân) kavramının biyolojik sınırları nasıl aşıp bütünüyle etik ve teolojik bir eksene taşındığını tahlil eder. Malı haksız yere saçıp savuran insan, kan bağıyla değil, "eylem ve zihniyet bağıyla" evrendeki en negatif ontolojik figürlerin (şeytanların) ailesine dâhil edilerek, ahlaki düşüşün en dip noktasına yerleştirilir.
Eş-Şeyâtîn (الشَّيَاطِينِ)
Kelimenin kökü hakkında "ş-t-n" (uzaklaşmak, muhalefet etmek) veya "ş-y-t" (yanmak, helak olmak) lafızlarına dayanan farklı etimolojik görüşler bulunur. Çoğul ve belirli (marife) formdadır.
İbn Fâris, ağırlıklı görüş olarak bu kelimenin "ş-t-n" kökünden geldiğini ve asıl manasının "hakikatten, rahmetten ve doğrudan bütünüyle uzaklaşmak, derin bir mesafe koymak" olduğunu belirtir. Şeytan ismi, ilahi merkezden merdud (kovulmuş) ve uzaklaştırılmış her türlü isyankar varlığın linguistik tanımıdır.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kök (ş-t-n) teorisinden ziyade, Habeşçe (Etiyopça) "Şeytân" veya Aramice "Satana" (hasım, düşman, iftiracı) sözcüklerinden etimolojik bir kopyalama ile İslam öncesi Arapçaya geçtiğini analiz eder. Geç Antik Çağ'ın Ortadoğu monoteizminde "ilahi otoriteye başkaldıran mutlak düşman" figürünün ortak adıdır.
Theodor Nöldeke, kelimenin Yahudi-Hristiyan eskatolojisindeki (Satan) kullanımıyla doğrudan bağlantılı olduğunu, Kur'an'ın bu yerleşik terimi kullanarak, malı saçıp savuranların doğrudan bu "kozmik isyan ve düşmanlık" cephesinin aktif neferleri (kardeşleri) olduklarını semantik olarak belgelediğini kaydeder.
Kâne (وَكَانَ)
Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelir. Mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.
Celaleddin el-Suyuti, ayetin ikinci kısmına başlarken fiilin tekil formda (kâne) tekrar edilmesinin Arap belagatindeki işlevini inceler. İlk "kânû" fiili savurgan insanların durumunu sabitlerken, bu ikinci "kâne" fiili bizzat Şeytan'ın (İblis'in) zatına dönerek, onun yaratılışından beri süregelen, ezeli ve ontolojik "nankörlük" karakterini (sübutiyet) mühürleyen bir dilbilgisi kurgusu oluşturur.
Eş-Şeytânu (الشَّيْطَانُ)
Aynı "ş-t-n" veya "ş-y-t" kökünden gelen ismin tekil, belirli (marife) ve özne (merfu) formudur.
Dücane Cündioğlu, kelimenin ayet içerisindeki çoğuldan (şeyâtîn) tekile (şeytânu) dönüşmesinin edebi ve felsefi simetrisini tahlil eder. Kur'an, önce "şeytanlar" (çoğul) diyerek yeryüzündeki tüm isyankar dürtüleri ve kötücül aktörleri toplu halde sunar; ardından "Şeytan" (tekil/el-şeytân) diyerek doğrudan bu isyanın ontolojik atasına (İblis'e) ve isyanın arketipine (ilk örneğine) odaklanır. Savurgan insan, bir cemaat olarak şeytanlara katılırken; bu cemaatin liderinin (Şeytan'ın) tekil karakteri "nankörlük" üzerinden deşifre edilir.
Lirabbihî (لِرَبِّهِ)
Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Başında "karşı, -e doğru" manası katan "lam" (li) harf-i ceri, sonunda ise aidiyet zamiri (hî/onun) bulunur.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve ona malik olmak" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kelimesinin bir varlığı yokluktan alıp kemale (olgunluğa) erdiren, rızıklandıran ve merhametle eğiten makam olduğunu hatırlatarak; isyanın doğrudan bu makama (Rabbe) yöneltilmiş olmasının teolojik ağırlığına dikkat çeker.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, şeytanın nankörlüğünün nesnesi olarak "Allah" özel isminin değil de "Rabbihî" (Onun Rabbi) isminin seçilmesinin muazzam bir linguistik kontrast yarattığını belirtir. Şeytan, kendisini var eden, donatan, besleyen ve terbiye eden "kendi öz Rabbine" karşı isyan etmiştir. Verilen nimet (rububiyet) ile gösterilen ihanet (kefûr) arasındaki bu dilbilgisel çatışma, nankörlüğün vahametini zirveye taşır.
Kefûrâ (كَفُورًا)
Kelimenin kökü "k-f-r" olup "örtmek, gizlemek, karanlığın eşyayı bürümesi, nankörlük etmek" manalarına gelir. "Fa'ûl" vezninde, aşırılık ve süreklilik (mübalağa) bildiren ism-i fail/sıfat formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak konumlanmıştır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin üzerini örtmek, onu saklamak ve yok saymak" olduğunu belirtir. Nimetin üzerini örterek onu vereni (Mün'im) inkar etmeye ve iyiliği gizlemeye "küfrân-ı nimet/kefûr" denmesi bu fiziksel örtme eyleminin ahlaki bir mecaza dönüşmesindendir.
Râgıb el-İsfahânî, "kefûr" sıfatının "kâfir" ism-i failinden çok daha şiddetli bir mübalağa taşıdığını aktarır. Bu kelime, nankörlüğü geçici bir hal olarak değil, bütünüyle karakterine işlemiş, her an nimeti inkar eden ve bu inkarı varoluşunun merkezine koymuş mutlak bir "hiçe sayma" halini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel yapısında "küfür" kelimesini tahlil ederken, bu lafzın sadece teolojik bir inançsızlık (ateizm) olmadığını, daha derinde "verilen nimetlere karşı gösterilen aktif ve küstahça bir nankörlük" olduğunu ispatlar. Şeytan inançsız değildir; o, Rabbinin nimetlerini örten (kefûr) mutlak bir nankördür.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin son kelimesi olan "kefûrâ" ile ayetin başındaki "mübezzirîne" (saçıp savuranlar) arasındaki o sarsılmaz felsefi bağı tahlil eder. Kur'an, serveti şımarıkça tüketmenin (tebzir), sıradan bir ekonomik hata olmadığını; bunun doğrudan nimeti vereni hiçe saymak, o nimeti değersizleştirmek (örtmek/k-f-r) olduğunu ilan eder. Dolayısıyla israf ve tebzir, pratik bir eylem gibi görünse de, özünde bizzat şeytanın karakteri olan "mutlak nankörlüğün" (kefûrâ) yeryüzündeki sosyo-ekonomik tezahürüdür.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla