وَاٰتِ ذَا الْقُرْبٰى حَقَّهُ وَالْمِسْك۪ينَ وَابْنَ السَّب۪يلِ وَلَا تُبَذِّرْ تَبْذ۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 26. Ayet
Daralt
X
-
“Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma!”
Akrabaya, yoksula ve yolcuya hakkını ver. Gereksiz yere de saçıp savurma! Bu âyet sanki “Rabb’in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti” meâlindeki âyetin sılasıdır. Yani Allah yine akrabaya ve sözü edilen kimselere hakkını vermesini emretmiştir. Yani farklı görüşlere göre Allah farz kıldı, mecbur kıldı ve hükmetti demektir. Bu “Allah’a kulluk edin ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana babaya, akrabaya... iyi davranın” meâlindeki âyet gibidir. Aziz ve Celîl olan Allah, ana-babaya iyilikte bulunmayı ve onlara şükretmeyi, akrabaya ve âyette sayılan kimselere sıla yapmayı farz olarak emretmiştir. Ayrıca, “hakkahû” (حَقَّهُ) kelimesi hakkında da farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: O hak farz olan haktır ki bu da zekâttır. Çünkü Allah zekâtı farz olan bir emrin sılası yapmıştır, o da Allah’a şükretmek, ibadeti Allah’a tahsis etmek ve çocuklar için ana babanın yaptıklarının karşılığı olmak üzere ana-babaya şükretmektir. Daha önce de bunu yapmanın bir farz olduğunu kaydettik. İşte buna göre âyette sayılanların sılası da böyledir. Çünkü onlara iyilikte bulunmak farzdır, akrabaya sılayı kesmek hakkında şiddetli tehditler vardır, süada bulunmaya ise teşvik vardır. Müfessirlerden, o hakkın nâfile bir hak olduğunu söyleyenler de vardır. Görmez misin ki yüce Allah şöyle buyurdu; “Eli sıkı olma, ölçüsüzce eli açık da olma; sonra kınanacak, kendi kendine hayıflanacak duruma düşersin!”. Yine O, şöyle buyurdu: “Eğer sen kendin dahi Rabb’inden umduğun bir lütfü beklemek durumunda (ihtiyaç içinde) olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan, hiç değilse kendilerine rahatlatıcı bir söz söyle!”. Belirtildiği üzere, onların yüz çevirmesi “sen kendin dahi Rabb’inden umduğun bir lütfü beklemek durumunda (ihtiyaç içinde) olduğun için onlara ilgi gösteremiyorsan” meâlindeki beyanın farz olan fiillere dair olması muhtemel değildir. Bu da o hakkın nâfile olduğuna işaret etmektedir. En doğrusunu Allah bilir.
Gereksiz yere de saçıp savurma! Bazıları “tebzîr” (تَبْذِيرًا) ile “isrâf”m (إِسْرَاف) aynı şey olduğunu söylemiştir. O da infakta ve haklarda sınırı aşmaktır. Yahut hakkı hak sahibinden alıp hakkı olmayana vermektir. İbn Mesûd’a “tebzîr”den (التبذير) sorulunca şöyle cevap vermiştir: “Tebzîr” (التبذير) faydalı olmayan alanda harcama yapmaktır. İbn Abbâs’m görüşü de böyledir. Belirttiğimiz anlama gelmesi muhtemeldir, o da şudur: Kişi akrabaları hak sahibi iken onlara harcamayı terkeder de yabancılara harcama yapar.
Yorumu Yorumla
-
Âti (آتِ)
Kelimenin kökü olan "e-t-y" lafzı, sözlükte "gelmek, yönelmek, ulaşmak" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (itâ) emir (buyruk) kipi formundadır ve "ver, ulaştır, teslim et" manasını taşır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeye doğru hareket edip varmak" olduğunu belirtir. İf'al babına geçtiğinde fiil geçişli hale gelir ve "bir şeyi birine bizzat ulaştırmak, yöneltmek ve teslim etmek" anlamını kazanır.
Râgıb el-İsfahânî, "itâ" eyleminin sıradan bir verişten (i'ta) farklı olduğunu ifade eder. Bu fiil, verilen şeyin karşı tarafın doğrudan hakkı olduğu durumlarda, bir lütuf veya hediye olarak değil, mutlak bir "hakkın teslimi" olarak gerçekleşen ciddiyetli bir eylemdir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, emir kipinin (âti/ver) ayetteki ontolojik ve hukuki ağırlığını tahlil eder. Yaratıcı, ekonomik bir transferi ahlaki bir tavsiye olarak değil, kesin bir şer'i buyruk olarak formüle eder. Bu fiil, yardımlaşmayı bireyin inisiyatifinden çıkarıp, sosyal adaletin kurumsal ve zorunlu bir mekanizması haline getiren dilbilgisel bir mühürdür.
Zâ (ذَا)
Sözlükte "sahip, ehil, malik" anlamlarına gelen ve isim tamlamalarında tamlayan durumunda olan (zû/zî/zâ) isminin nasb (üstün/nesne) halidir.
İbn Fâris, bu kelimenin Arapçada bir kişinin veya nesnenin, ardından gelen kavrama olan ayrılmaz aidiyetini, yoldaşlığını ve sahipliğini nitelemek için kullanıldığını bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "zâ" kelimesinin tek başına bir anlam ifade etmediğini, daima bir vasfa, nesneye veya duruma eklenerek o durumu kişinin asli kimliği haline getirdiğini belirtir. Burada akrabalık/yakınlık sıfatını, kişinin ayrılmaz bir aidiyeti ve ontolojik bir statüsü olarak sabitler.
Kurbâ (الْقُرْبَىٰ)
Kelimenin kökü "k-r-b" olup sözlükte "uzaklığın zıddı olarak yakın olmak, yaklaşmak, mesafece veya soyca bitişik olmak" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki şey arasındaki mesafenin sıfırlanması, bitişme ve zamansal/mekânsal/nesebî bir kaynaşma" manasının yattığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "kurbâ" lafzının (zülkurba tamlaması içinde) doğrudan kan bağını, soy ve nesep yakınlığını nitelediğini ifade eder. İnsanın fıtraten en çok meylettiği ve varoluşsal olarak ilk halkanın (yakın çevrenin) korunması, şefkatin (kurb) merkezden çevreye yayılma ilkesini semantik olarak destekler.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik ve sosyolojik sisteminde "zülkurba" kavramını analiz eder. Cahiliye döneminde kan bağı, mutlak bir kabile asabiyetinin (körü körüne savunmanın) ve haksızlığın bile desteklendiği bir zulüm gerekçesi iken; Kur'an bu kavramı alıp bütünüyle "ekonomik ve ahlaki bir dayanışma/sorumluluk" ağına dönüştürür. Kan bağı, artık üstünlük taslama aracı değil, mali bir mesuliyet (hak verme) sebebidir.
Hakkahû (حَقَّهُ)
Kelimenin kökü olan "h-k-k" lafzı, sözlükte "gerçek olmak, sabit ve vacip olmak, kesinleşmek, pay, hisse ve doğru" anlamlarına gelmektedir. Sonunda ona/onun (hû) aidiyet zamiri bulunur.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin mutlak bir kesinlikle, sarsılmaz ve şüphe götürmez bir biçimde sabitlenmesi, yerli yerine oturması ve düşmesinin imkansız olması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hakk" kavramının, adaletin terazisinde birine düşen, ondan esirgenmesi zulüm sayılan ve sahibine ulaştırılması ontolojik bir zorunluluk olan "kesinleşmiş pay" olduğunu söyler.
Dücane Cündioğlu, ayette akrabaya verilecek olan şeyin "sadaka, lütuf veya bağış" kelimeleriyle değil de doğrudan "hakkahû" (onun hakkı) kelimesiyle ifade edilmesinin, Kur'an'ın ekonomi-politiğinde yarattığı devrimsel değişimi tahlil eder. Bu dilbilimsel tercih, vereni kibre düşmekten, alanı ise minnet altında ezilmekten kurtarır. Yoksula veya akrabaya verilen şey bir iyilik değil, zenginin malına baştan kodlanmış (sabitlenmiş/hak) olan başkasına ait bir borcun/payın gecikmeksizin sahibine iade edilmesidir.
Miskîn (وَالْمِسْكِينَ)
Kelimenin kökü "s-k-n" olup "hareketsiz kalmak, durulmak, sükunet bulmak, yatışmak ve durmak" manalarına gelir. "Mif'îl" vezninde aşırılık ve süreklilik bildiren bir formdadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "hareketin (hareke) ve diriliğin zıddı olarak bir yerde çakılı kalmak, donup kalmak ve eylemsizlik" manasının bulunduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "miskîn" kelimesinin, yoksulluğun ve maddi imkansızlığın kişiyi adeta felç ettiği, hareket edip rızkını arayacak dermanı veya sermayesi kalmadığı için "olduğu yere çökmüş/sükunete mecbur kalmış" mutlak çaresizleri nitelediğini aktarır. Fakir (omurgası kırık) kelimesinden daha ağır bir yoksunluk evresini ifade eder.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki etimolojik kökeninin yanı sıra, Süryanice ve Aramicedeki "meskena" (zavallı, boynu bükük, muhtaç) lafzıyla doğrudan kopyalama ilişkisi içinde olduğunu analiz eder. Geç Antik Çağ'daki tüm monoteist dinlerin litürjisinde "toplumun en alt ve en çaresiz tabakasını" tanımlayan bu ortak teolojik terim, Kur'an'ın sosyal adalet sisteminde hukuki bir alacaklı (hak sahibi) statüsüne yükseltilmiştir.
İbn (وَابْنَ)
Kelimenin kökü "b-n-y" olup "bina etmek, kurmak, inşa etmek" anlamlarına gelir. "Oğul, evlat" manasındadır.
İbn Fâris, "b-n-y" kökünün temelinde "bir yapıyı yükseltmek ve temellendirmek" manası yattığını, babanın soyunu devam ettiren, aileyi bir bina gibi ayakta tutan evlada bu ismin verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibn" (oğul) kelimesinin Arapçada her zaman biyolojik bir bağı ifade etmediğini, bir şeyle ayrılmaz bir bütünlük içinde olan, ona sımsıkı bağlanan kişiler için de "onun oğlu" mecazının kullanıldığını hatırlatarak bu ayetteki deyimsel kullanıma (ibnü's-sebil) kapı aralar.
Sebîl (السَّبِيلِ)
Kelimenin kökü "s-b-l" olup "uzatmak, sarkıtmak, akıtmak, yol ve güzergah" manalarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin aşağıya doğru uzaması, akıp gitmesi ve önünde bir engelin bulunmaması" olduğunu aktarır. Üzerinde yürüyüp gidilen, uzayıp giden yola "sebil" denmesi bundandır.
Râgıb el-İsfahânî, "İbnü's-sebîl" (yolun oğlu) tamlamasının Arap dilindeki muazzam mecazi gücünü tahlil eder. Memleketinden, ailesinden ve malından uzak düşmüş bir yolcu, yolda kaldığı o an itibariyle soyunu, kimliğini ve gücünü yitirmiş gibidir. Onun artık sığınacağı tek bir ailesi veya vatanı kalmamıştır; o, bütünüyle üzerinde yürüdüğü o "yolun çocuğu/evladı" (ibnü's-sebil) haline gelmiştir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette geçen "ibnü's-sebîl" tamlamasının, memleketinde ne kadar zengin olursa olsun, seyahat esnasında yolda kalmış, imkanlarına erişimi kesilmiş ve dışsal yardıma muhtaç hale gelmiş herkesi linguistik ve hukuki olarak kapsadığını kaydeder. Onlara haklarının verilmesi, ilahi rahmetin (yolun evlatlarına) uzanan şefkat elidir.
Lâ tübezzir (وَلَا تُبَذِّرْ)
Kelimenin kökü olan "b-z-r" lafzı, sözlükte "tohum saçmak, dağıtmak, israf etmek, yerli yersiz savurmak" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında (tebzîr) nehiy (yasaklama) formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi avuçlayıp etrafa kontrolsüzce saçmak, dağıtmak ve rüzgara bırakmak" olduğunu belirtir. Çiftçinin tohumu toprağa atmasına "bezr" denmesinden hareketle, insanın sahip olduğu malı ve imkanları meşru ve gerekli olmayan yerlere kontrolsüzce saçmasına da bu isim verilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, tebzir eyleminin "israf" kavramından ayrıştığı semantik noktaya dikkat çeker. İsraf, meşru ve gerekli olan bir şeye (örneğin yemeğe veya kıyafete) gereğinden fazla harcama yapmaktır. Tebzir ise, bütünüyle haksız, lüzumsuz, gayrimeşru ve gösteriş amaçlı alanlara (günaha/kibre) malı "tohum saçar gibi" hesapsızca savurmaktır. Bu yüzden tebzir, israftan çok daha ağır bir ontolojik suçtur.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, eylemin tef'il babında ve yasaklama kipiyle (saçıp savurma) gelmesinin ahlaki ve ekonomik felsefesini tahlil eder. Önceki kelimelerde (akrabaya, yoksula hakkını ver) toplumun alt tabakasına yönelik bir "dağıtım" emredilirken; burada "tebzir" yasağıyla, servetin keyfi olarak tüketilmesi yasaklanarak malın korunması ve heba edilmemesi emredilir. Bu dilbilgisel karşıtlık, Kur'an'ın rasyonel ve dengeli servet politikasını kurar.
Tebzîrâ (تَبْذِيرًا)
Aynı "b-z-r" kökünden türeyen masdar olup, ayette "mef'ul-i mutlak" (pekiştireç görevindeki nesne) olarak fasıla (ayet sonu) konumunda kullanılmıştır.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin (lâ tübezzir) hemen ardından kendi masdarının (tebzîrâ) "mef'ul-i mutlak" olarak gelmesinin, Arap dilbilgisi kuralı gereği eylemin yasaklanmasındaki şiddeti, kesinliği ve tavizsizliği (tekid) anlambilimsel olarak zirveye taşıdığını ifade eder. "Saçıp savurmakla savurma" çevirisi bu gücü yansıtır; yani hiçbir mazeret, hiçbir küçük ihtimal bu gösteriş ve tahribat ekonomisini meşru kılamaz.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin fasılası olan bu masdarın, malın ontolojik amacından saptırılmasını dondurulmuş bir isim olarak mühürlediğini belirtir. Başkalarının (miskînin ve ibnü's-sebilin) hakkı olan serveti kendi arzuları uğruna "tebzîr" etmek, ahlaki bir zafiyetten öte, doğrudan ilahi adalete ve sosyolojik haklara tecavüz etmektir. Bu linguistik mühür, mülkiyetin mutlak sahibinin insan değil, Allah olduğu bilincini perçinler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla