Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 25. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 25. Ayet

    رَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَا ف۪ي نُفُوسِكُمْۜ اِنْ تَكُونُوا صَالِح۪ينَ فَاِنَّهُ كَانَ لِلْاَوَّاب۪ينَ غَفُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Rabbukum a’lemu bimâ fî nufûsikum(c) in tekûnû sâlihîne fe-innehu kâne lil-evvâbîne ġafûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Kalplerinîzdekini en iyi bilen Rabb’inizdir. Eğer iyi olursanız bilesi­niz ki Allah kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır”

      Kalplerinizdekini en iyi bilen Rabb’inizdir. Bazıları şöyle demiştir; Allah, kalplerinizde yer eden ana-babaya ait muhabbeti, iyilik ve keramet sırlarını en iyi bilendir. Bazıları da kalplerinizdekini en iyi bilen Rabb’inizdir meâlindeki beyan hakkında şu yorumu yapmıştır: Yani nefislerinizin yaptığını en iyi bilen Allah’tır. Bu îsanm (a.s.) söylediği şu söz gibidir; “Allah, ‘Ey Meryem oğlu îsâ! İnsanlara sen mi Allah’ın dışında beni ve annemi birer tanrı kabul edin dedin?” buyurduğu zaman o şu cevabı verir; “Sen benim içimdekini bilirsin”. Yani kendi yaptıklarımı bilirsin, ben ise senin takdirini ve düzenlemeni bilemem. Sözü edilen âyet buna göre anlaşılmalıdır. Kalplerinizdekini en iyi bilen Rabb’inizdir meâlindeki beyan “Ana-babaya öf bile deme” meâlindeki cümlenin sılasıdır. Yani Rabb’iniz anılan duruma geldikleri zaman, ana-babaya karşı, içinizde bulunan iğrenme, küçük görme ve hoş karşılamama duygularını en iyi bilendir. Fakat sen bunu açığa vurmuyorsun, için dışına uymuyor. Yahut yüce Allah içinizdekini en iyi bilen Rabb’inizdir meâhndeki beyan için, Allah’tan başkası içinizdekileri bilmez, bu sebeple insanlara karşı gösteriş yapmayın, içinizde gizlediklerinizi bunu bilmeyenlere çevirmeyin buyuruyor olmalıdır. Başlangıçta Allah herkese hitap ederek kalbindekini başkasına açıklamamasını ve onları kendisi için saklamasını istiyor. Yahut içinizdekini en iyi bilen Rabb’inizdir meâlindeki beyan kalbinizden geçenleri ve yaptığınız planları Rabb’in en iyi bilendir demektir.

      Eğer iyi olursanız. Yani iyi kişi olmaya dönüşürseniz demektir. Çünkü “tekûnû” (تَكُونُوا) kelimesi yeni bir oluşu ifade eder. Allah kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır, meâlindeki cümle senin Rabb’in, kendisinden başkasına tapmamayı emretti meâlindeki âyetin sılası olması muhtemeldir. Eğer iyi olursanız şüphesiz Allah kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır. Yani Allah kendisine yönelenleri ve dilediklerini çok bağışlayandır. Sonra “çok yönelen” anlamındaki “evvâb” (أَوَّاب) kelimesi hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları, “evvâb” (أواب) Çok tövbe eden ve Allah’a çok dönendir, demiştir. Bu görüş Ebû Avsece’nin görüşüdür. îbn Kuteybe de şöyle demiştir: “Evvâb” (أواب) birkaç kere tövbe edendir. “Abe, yeûbu’dan (آب، يؤوب) gelmiştir. Yani döndü demektir. İki mâna da birdir. Bazıları da “evvâb” itaat edendir, bazıları teşbih eden ve benzeridir demişlerdir.

      Kuşluk / Evvâbîn Namazı

      Bazıları da Allah kendisine yönelenleri bağışlayıcıdır meâlindeki beyan hakkında şunu söylemiştir: O kuşluk namazıdır, bu konuda da bir haber rivayet etmiştir. Rivayet edildiğine göre Zeyd b. Erkam şöyle demiştir; “Hz. Peygamber (s.a.), kuşluk namazı kılmakta olan bir kavmin yanma uğradı ve şöyle buyurdu: “Evvâbîn namazı kızgın kumlar üzerinde bulunan deve yavrularının, kızgınlığın şiddetinden çöktükleri zamandır”. Başka bir haberde Ebû Hureyre’den şöyle rivayet edilmiştir: “Resûlullah (s.a.) bana üç şey emretti: Bunlar da her aydan üç gün oruç tutmak, vitir namazını kılmadan uyumamak ve kuşluk vaktinin iki rekâtını kılmaktır. Çünkü kuşluk namazı evvâbîn namazıdır”. Kuşluk namazı ve fazileti hakkında teşvik edici mahiyette birçok hadis rivayet edilmiştir. Hz. Peygamber (s.a.) kuşluk namazını, 2, 4, 6, 8 rekât olarak kılmıştır ki bunları burada aktarmak bahsi uzatır ve çok yer ahr. Kim kuşluk namazım kılarsa onu vacip, sünnet-i müekkede olarak değil de nâfile olarak kılsın. Çünkü Hz. Peygamber (s.a.) bu namazı bir kere kılmış, bir kere terketmiştir, dolayısıyla gece namazı gibidir, kılan fazilete erişir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rabbüküm (رَبُّكُمْ)

        Kelimenin kökü olan "r-b-b" lafzı, sözlükte "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelmektedir. Sonunda çoğul muhatap zamiri (küm/sizin) bulunmaktadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve ona malik olmak" olduğunu aktarır. Yaratıcının bu isimle anılması, mahlukatı sadece var edip bırakmadığını, sürekli bir koruma ve terbiye altında tuttuğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, Rabb olmanın tanımını "bir şeyi ilk halinden alıp, derece derece olgunluk ve kemal noktasına ulaştırmak" şeklinde yapar.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel kurgusunda "Rabb" kavramının, mutlak otorite ile sonsuz şefkati aynı potada erittiğini tahlil eder. Bir önceki ayette geçen anne-babanın evladı "terbiye etmesi" (rabbeyânî) eyleminden hemen sonra, bu ayete doğrudan "Rabb" ismiyle başlanması tesadüfi değildir; beşeri şefkat ve terbiyenin asıl kaynağı olan ontolojik ve ilahi "Terbiyeci" makamı metnin merkezine oturtulmuştur.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ebeveyn haklarından bahseden ayetlerin hemen ardından "Sizin Rabbiniz" hitabının gelmesinin, evladın anne-babasına karşı taşıdığı içsel niyetlerin (sevgi, bıkkınlık, sabır) doğrudan Allah'ın terbiyesi ve denetimi altında olduğunu gösteren sarsılmaz bir teolojik murakabe (gözetim) vurgusu olduğunu belirtir.

        A'lemu (أَعْلَمُ)

        Kelimenin kökü "a-l-m" olup sözlükte "bilmek, idrak etmek, nişan koymak, alamet, bir şeyin izini sürmek" manalarına gelir. İsm-i tafdil (kıyas/en üstünlük) formundadır ve "en iyi bilen, daha iyi bilen" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin izini, alametini fark ederek onu diğerlerinden ayırt etmek ve idrak etmek" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, ilim kavramının sıradan bir farkındalık değil, bir şeyin hakikatini ve mahiyetini mutlak manada idrak etmek olduğunu aktarır. Ayette ism-i tafdil (a'lem) kullanılması, insanın kendi iç dünyasındaki karmaşayı veya niyetini kendisinden bile daha derin, net ve eksiksiz bir şekilde bilen ilahi bir şuurun varlığını semantik olarak kesinleştirir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ism-i tafdil yapısının (en iyi bilen), Allah'ın ilminin her türlü beşeri, zahiri veya sınırlı bilginin ötesinde olduğunu, kıyas kabul etmez bir derinlikle doğrudan kalplerin derinliklerine (batın) nüfuz ettiğini linguistik bir mutlaklık içerisinde sunduğunu kaydeder.

        Bimâ (بِمَا)

        Arapçada "ile, -e dair, -olanı" manalarına gelen cer harfi "bâ" (bi) ile ilgi zamiri/edatı olan "mâ"nın (şey) birleşiminden oluşur. Cümleye "olan şeyleri, dair olanı" anlamı katar.

        Celaleddin el-Suyuti, "a'lemu" (en iyi bilendir) kelimesinin hemen ardından gelen "bâ" edatının (bimâ), Arap dilbilgisinde ilahi bilginin nesnesine olan doğrudan ve aracısız temasını (mübaşeret) nitelediğini tahlil eder. İlahi bilgi, kalplerde olana dışarıdan bakmaz, edatın verdiği anlamla bizzat onun "içeriğine/özüne" temas eder.

        Fî (فِي)

        Arapçada mekân veya zaman zarfı olarak "içinde, zarfında, -de, -da" anlamlarına gelen cer edatıdır.

        İbn Fâris, bu edatın temel işlevinin "bir şeyin diğer bir şeyin içine tam olarak girmesi, yerleşmesi ve onun tarafından kuşatılması" (zarfiyet) manasını taşıdığını belirtir. Ayetteki kullanımı, niyetlerin ve düşüncelerin insan psikolojisinin en derin, gizli ve kuşatılmış merkezinde bulunduğunu dilsel olarak konumlandırır.

        Nüfûsiküm (نُفُوسِكُمْ)

        Kelimenin kökü "n-f-s" olup "can, ruh, kan, soluk, zat ve bir şeyin kendi özü" anlamlarına gelen "nefs" kelimesinin çoğuludur. Sonunda muhatap zamiri (küm/sizin) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde canlının soluk alıp vermesi ve ontolojik bir değere/kıymete sahip olması manasının yattığını belirtir. İnsanın kendi varlığına, iç dünyasına ve bilincine nefs denmesi, onun görünmeyen asli merkezi olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "nefs" kelimesinin insanın niyetlerini, saklı düşüncelerini, arzularını ve vicdanını temsil eden içsel/batıni merkez olduğunu ifade eder. Ebeveyne karşı dışarıdan gösterilen saygının yapay olup olmadığı, bizzat bu nefislerin (iç dünyanın) derinliklerinde saklanan niyetlere göre ilahi bir tartıya vurulur.

        Dücane Cündioğlu, nefis kavramının burada salt biyolojik bir canı değil, insanın ebeveynine karşı beslediği o karmaşık psikolojik alanı imlediğini tahlil eder. Nefis; bazen yaşlılık krizleri karşısında gizli bir bıkkınlık, bazen de samimi bir merhamet barındıran; insanın en karanlık ve en aydınlık duygularının çarpıştığı bir muharebe alanıdır ve bu alanın tek gerçek gözlemcisi (a'lemu) Allah'tır.

        İn (إِنْ)

        Arapçada "eğer, şayet" manalarına gelen, fiili muzari (geniş/şimdiki zaman) veya mazi kalıbında cezm eden şart edatıdır.

        Celaleddin el-Suyuti, "in" edatının Kur'an'daki kullanımının, gerçekleşmesi kesin olan durumlardan ziyade, insanın özgür iradesiyle yapacağı ahlaki seçimleri ve ihtimalleri (şartı) ifade ettiğini belirtir. Burada ilahi bağışlanmanın kapısı, insanın iradi olarak ortaya koyacağı bir şarta (salih olma şartına) bağlanarak linguistik bir neden-sonuç (şart-ceza) ilişkisi kurulmuştur.

        Tekûnû (تَكُونُوا)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "olmak, var olmak, meydana gelmek, bir karaktere bürünmek" anlamlarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) çoğul fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin yokluktan yahut belirsizlikten çıkıp fiili olarak meydana gelmesi, varlık sahasında istikrar ve süreklilik kazanması" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kevn" eyleminin geçici bir durumu değil, ontolojik bir varoluş ve oluşum sürecini nitelediğini söyler.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, fiilin "in" (eğer) şart edatıyla ve muzari formda (tekûnû/olursanız) kullanılmasının derin bir felsefi karşılığı olduğunu tahlil eder. Ahlaki bir durum olan "salihlik", anlık bir iyilik yapma eylemi değil, bütünüyle varoluşsal, sürekli ve karakter haline gelmiş bir "oluş" (k-v-n) durumunu talep eder. İnsanın özü bu ahlakla yoğrulmalı, varlığı bu erdemle "olmalıdır".

        Sâlihîne (صَالِحِينَ)

        Kelimenin kökü olan "s-l-h" lafzı, "faydalı olmak, düzelmek, onarmak, iyi ve yararlı olmak" anlamlarına gelir. İsm-i fail formunun çoğulu ve nesne/hal konumunda olduğu için "yâ" ile bitmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "bozulmanın ve çürümenin (fesad) tam karşıtı olarak, bir şeyin kendi doğasına uygun, sağlam, istikamet üzere ve denge halinde olması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, salah (iyi/yararlı olma) halinin sadece bireysel bir ahlakı değil, muhatabına fayda sağlayan, bozulanı onaran ve niyetle eylem bütünlüğüne sahip erdemli kişiyi linguistik olarak kapsadığını aktarır.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın etik yapısında "salih" kavramını analiz ederken, bunun bu ayet bağlamında spesifik bir tamirat işlevi gördüğünü belirtir. İnsan, ebeveynine karşı zayıflık gösterip anlık kusurlar (üf deme, öfkelenme, sabırsızlık) işleyebilir; ancak "salih olma" vasfı, insanın içsel bir telafi mekanizmasıyla bu hatayı sürekli tamir eden, fesada izin vermeyen ontolojik bir "iyi olma" durumuna işaret eder.

        Fe-innehû (فَإِنَّهُ)

        Arapçada "fe" (sonuç/bağlaç) harfi, "inne" (şüphesiz/muhakkak ki) pekiştirme edatı ve "hû" (O/Allah) zamirinin birleşiminden oluşur. "İşte şüphesiz ki O" manasına gelir.

        Celaleddin el-Suyuti, şart cümlesinin (in tekûnû) cevabının/sonucunun başında gelen bu birleşik yapının (fe-innehû), Arap belagatinde "mutlak bir teyit, kesinlik ve tereddütsüz bir ilahi garanti" ifade ettiğini belirtir. Salih olma şartı yerine getirildiği anda, ilahi merhametin ve bağışlamanın devreye girmesi hiçbir şüpheye, beklemeye yahut engele takılmaksızın (inne) anında tahakkuk eder.

        Kâne (كَانَ)

        Kelimenin kökü "k-v-n" olup "oldu, idi, var oldu" anlamlarına gelen mazi (geçmiş zaman) nakıs fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün bir varlığın meydana gelişini ve sabitliğini bildirdiğini aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an'da Allah'ın sıfatlarıyla birlikte "kâne" (idi) fiilinin kullanılmasının, geçmişte olup bitmiş ve sona ermiş bir durumu (hikaye) değil, aksine "O'nun ezelden beri böyle olduğu ve ebediyete kadar da değişmeksizin böyle olmaya devam edeceği" şeklindeki mutlak bir "süreklilik, ezeli ve ebedi vasıf" kuralını (devam ve sübut) ifade ettiğini dilbilgisel bir çerçeveyle kaydeder.

        Evvâbîne (لِلْأَوَّابِينَ)

        Kelimenin kökü olan "e-v-b" lafzı, sözlükte "geri dönmek, rücu etmek, yönelmek" anlamlarına gelmektedir. "Fa'âl" vezninde mübalağalı ism-i fail (çokça dönenler) çoğul formundadır. Başında aidiyet/tahsis bildiren "lam" (li) harf-i ceri vardır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir yere hızla ve sürekli olarak geri dönmek, sapmalardan sıyrılıp aslî merkeze yönelmek" olduğunu belirtir. Rüzgârın savurduğu bir dalın hızla kendi merkezine dönmesi gibi, ahlaki bir sapmadan sonra hızla hakikate dönüşü simgeler.

        Râgıb el-İsfahânî, "Evvâb" kelimesinin, sıradan bir dönüşü değil; günah işlediğinde, hata yaptığında yahut nefsine yenik düştüğünde vakit kaybetmeden tevbe ile Allah'a rücu eden, bu dönüşü varoluşsal ve ahlaki bir refleks haline getirmiş kişi olduğunu aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, kelimenin mübalağa vezninde (evvâb/çokça dönen) gelmesinin muazzam bir psikolojik esneklik sağladığını tahlil eder. Bu dilbilgisel form, insanın ebeveynine yahut Rabbine karşı defalarca hata yapsa, zaman zaman sabrını yitirse bile, her defasında aynı pişmanlık ve samimiyetle (çokça) geri dönmesinin ilahi merhameti celbeden en temel ahlaki statü olduğunu mühürler.

        Ğafûrâ (غَفُورًا)

        Kelimenin kökü "ğ-f-r" olup "örtmek, gizlemek, kirden korumak, bağışlamak" manalarına gelir. "Fa'ûl" vezninde mübalağa sıfatı (çokça bağışlayan) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak konumlanmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin üzerini örtmek, onu kirden, kusurdan veya tehlikeden korumak" olduğunu bildirir. Savaşta başı darbelere karşı koruyan zırha/kaska "miğfer" denmesi de bu koruma ve örtme işlevindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, Allah'ın "Ğafur" olmasının, kulun günahını sadece mekanik bir şekilde silmesi olmadığını; aksine o günahın utancını, vebalini ve cezasını kulun üzerinden mutlak bir şefkatle örterek, kulu mahcubiyetten koruması ve manevi olarak onurlandırması manasını taşıdığını belirtir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin fasılası olan "ğafûrâ" (çokça örten/bağışlayan) kelimesi ile bir önceki "evvâbîn" (çokça dönenler) kelimesi arasında kurulan kusursuz dilbilgisel ve teolojik simetriyi tahlil eder. Kulun hatadan dönüşündeki sıklık, çokluk ve mübalağa (evvâb); Rabbin o hataları örtmesindeki ve bağışlamasındaki eşsiz çokluk, sonsuzluk ve mübalağa (ğafûr) ile tam bir ontolojik denge içerisinde karşılanmıştır. İnsan ne kadar çok dönerse, ilahi rahmet de o kadar çok örter.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X