Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 24. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 24. Ayet

    وَاخْفِضْ لَهُمَا جَنَاحَ الذُّلِّ مِنَ الرَّحْمَةِ وَقُلْ رَبِّ ارْحَمْهُمَا كَمَا رَبَّيَان۪ي صَغ۪يراًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vaḣfid lehumâ cenâha-żżulli mine-rrahmeti vekul rabbi-rhamhumâ kemâ rabbeyânî saġîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. “Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster diyerek dua et.”

      Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger. Burada “cenâh” (جَنَاحَ) kelimesinin iki elden kinâye olması muhtemeldir. Çünkü insanm iki eli kuşların iki kanadı konumundadır, kuşun kanatları ise iki elleridir. Sanki Allah şöyle buyurdu: Ana-babana iki ellerini alçalt ve indir. Nitekim O, evlada dili ile ana-babasma karşı alçak gönüllü olmasını şu sözlerle emretmiştir: “Onlara gönül alıcı güzel sözler söyle”. Yani ana-babana söz ve davranışla boyun eğ. Burada "cenâh” kelimesinin zattan kinâye olma ihtimali de vardır. Yani ana-babana bütün varlığınla ve organlarınla boyun eğ. “Zül” (ذُّلِّ) kelimesinden, bizzat zilletin kastedilme ihtimali vardır. Yani ana-babaya, onlardan yardım isteyen ve onlara muhtaç olan biri gibi davran; onlara yardım eden ve ihtiyaçlarını gören biri gibi davranma. Belki onlara karşı, başkasından yardım istemek için ihtiyacını öne sürerken alçalan biri gibi davran. “Zül” (ذل) kelimesinin kalpteki merhametten kinâye olma ihtimali de vardır. Yani kalbin ve bütün organların inceliği ile onlara karşı alçal. Görmez misin ki Allah Teâlâ şöyle buyurmuştur: “Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı serttirler”. Yani inananlara karşı merhametli, kâfirlere karşı şiddetlidirler. Yine görmez misin ki yüce Allah başka bir âyette şöyle buyurmuştur: “Kâfirlere karşı sert, kendi aralarında merhametlidirler”. Allah o âyetteki zillete karşılık burada rahmeti, izzete karşılık setliği belirtmiştir. Buna göre “cenâha’z-zülli” (جَنَاحَ الذُّلِّ) sözünün rahmetten kinâye olmaya ihtimali vardır. Dolayısıyla bunun anlamı şöyle olur: Sen ana-babaya gizli-açık her durumda boyun eğ. Nitekim: “Onlara öf bile deme ve azarlama” meâlindeki beyanda bunu belirtmiştik. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdilerse şimdi sen de onlara merhamet göster diyerek dua et. Rabbim! Onlar nasıl küçüklükte beni şefkatle eğitip yetiştirdikleri gibi, beyana dair şu yorumu yapmıştır: Yani terbiye edince. Bana merhamet ettikleri gibi meâlindeki ifadeyi gizli kılmak üzere şöyle olma ihtimaU vardır: En doğrusunu Allah bilir ya, sanki şöyle demiş gibi olur: Ey Rabbim! Ana-babama, küçükken beni eğitip merhametli davrandıkları gibi sen de onlara merhamet et.

      Müfessirlerin bu âyetin, “Peygamber de müminler de onlarm bağışlanmalarını dileyemezler” meâlindeki âyette neshedilmiş olduğuna dair görüşü gerçek olmaktan uzaktır. Bu âyetin hem inananlar hem de kâfirler hakkında olması muhtemeldir. Sözü edilen rahmet kâfirler için hidâyet istemek, onları rahmet ve bağışlanmaya ehil hale getirmek olur. Nuh’un (a.s.) kavmi için “Rabb’inizden bağışlanma isteyin, çünkü o çok bağışlayandır”"” dediği gibi bu da caizdir. Yani Rabb’inizden hidâyet isteyin ki sizin günahlarınızı bağışlasın, çünkü O’nun çok bağışlayan olduğu sabittir. Zira yüce Allah’ın kullarına bağışlanma dilemeyi emredip de bağışlanmayı dilemeden bulundukları halde iken bağışlamayı vâdetmesi muhtemel olmaz. İbrahim’in (a.s.) babası için bağışlanma duasında bulunmayı vâdetmesi de böyledir. Yahut küçüklere ve zayıflara merhamet edildiği gibi, bazılarının bazılarına karşı merhamet etmeleri tarzında bir rahmet olması muhtemeldir. Ayrıca evladın ana-babasına yapması emredilen muamelenin benzeri, dindarlık ve ahlâkî üstünlük yönünden müminlerce insanlara karşı yapılması gerekir. Ancak bunun diğer insanlar arasında yapılması bağlayıcı bir farz değildir, fakat ana-babaya yapılması gereken bu muamele bağlayıcı bir farzdır. Çünkü ana-babaya yapılan iyilik, çocuklara ihsanda bulunma ve onları terbiye etme karşılığının gereği yahut onların haklarına, mertebe ve hususiyetlerine saygı göstermek içindir. Bu yüce Allah’ın elçisine buyurduğu şu söz gibidir: “Sana uyan müminlere kol kanat ger”. Yoksa Allah inananları, “kendi aralarında merhametlidirler” meâlindeki âyette belirtildiği gibi birbirine merhametli olmakla nitelemiş ve merhametli davranmayı onlara emretmiştir.

      Ebû Avsece Onlara merhametle ve alçak gönüllülükle kol kanat ger meâlindeki ifade hakkında şunu söylemiştir; Yani ana-babaya karşı yumuşak ol, onlara şefkatle muamele et. Allah Teâlâ, ana-babaya dille iyilikte bulunmayı ve onlara karşı söz ve fiillerle nazik olmayı belirtti. Bu âyetin zahirinde malı harcayarak iyilik yapmak yoktur ancak bunun da “Ana-babaya ihsanda bulun” meâlindeki emrine dâhil olma ihtimali vardır. Yahut çocuğun malı, ana-babanın malı olduğu için bunu belirtmedi. Câbir b. Abdullah’tan rivayet olunan hadisi görmez misin? O şöyle rivayet etmiştir: “Bir adam, babası ile beraber Hz. Peygambere (s.a.) gelerek şöyle dedi: ‘Ey Allah’ın elçisi! Benim malım vardır, babam var, onun da malı vardır, babam ise malımı almak istiyor.’ Hz. Peygamber (s.a.) de ona şöyle buyurdu: “Sen ve malın, babanınsınız”. Yine görmez misin ki yüce Allah çocukların evlerini ana-babaya nispet ederek şöyle buyurdu: “Kendi evlerinizden, babalarınızın evlerinden yiyip içmenizde bir sakınca yoktur”. Bunun mânası oğullarınızın evlerinden demektir.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Vahfıd (وَٱخْفِضْ)

        Kelimenin kökü olan "h-f-d" lafzı, sözlükte "indirmek, alçaltmak, aşağıya çekmek ve tevazu göstermek" anlamlarına gelmektedir. Emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "yukarı kaldırmanın ve yüceltmenin (ref') zıddı olarak, bir şeyi aşağıya indirmek, yatıştırmak ve alçaltmak" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "hafd" eyleminin fiziksel bir indirmeden ziyade, insanın kendi nefsini (egosunu) başkasına karşı küçültmesi ve ona karşı son derece yumuşak, uysal bir tavır takınması olduğunu ifade eder.

        Celaleddin el-Suyuti, fiilin emir kipiyle gelmesinin, anne-babaya karşı takınılacak bu alçakgönüllülüğün bir tercih değil, mutlak bir ilahi yükümlülük olduğunu dilbilgisel olarak sabitlediğini tahlil eder. Ayrıca fiilin "cenâh" (kanat) kelimesiyle oluşturduğu tamlamanın, Arap belagatinde "istiare-i mekniyye" (kapalı istiare) adı verilen muazzam bir edebi sanat tablosu çizdiğini kaydeder.

        Cenâha (جَنَاحَ)

        Kelimenin kökü "c-n-h" olup "meyletmek, bir tarafa eğilmek, yan taraf, kol ve kanat" manalarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin yan tarafı, eğilimi ve uzantısı" olduğunu aktarır. Kuşun kanadına, insanın koluna veya bedenin yan kısımlarına bu kökten türeyen isimlerin verilmesi, bunların merkeze (gövdeye) bitişik ve hareketli uzuvlar olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "cenâh" kelimesinin kuşun kanadı manasından hareketle, koruma, himaye etme ve şefkatle sarıp sarmalama eylemlerinin ortak mecazı haline geldiğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde bu kelimenin kullanımını tahlil ederken, "tevazu kanadı" metaforunun, anne-baba karşısında insanın kendi gücünü ve rütbesini tamamen iptal etmesini simgelediğini aktarır. Bir kuşun, yavrularını korumak veya onları ısıtmak için kanatlarını yere kadar indirip yayması (hafd-ı cenâh) biyolojik gerçeği, burada ahlaki bir erdemin (ihsanın) linguistik taşıyıcısı yapılmıştır.

        Dücane Cündioğlu, bu kelimenin edebi bağlamını incelerken, insanın sahip olduğu "ellerin/kolların", ebeveyn karşısında güç gösteren bir organ olmaktan çıkarılıp, şefkatle açılan "kanatlara" (cenâh) dönüştürülmesinin, Kur'an'ın insan fizyolojisini nasıl teolojik bir estetikle yeniden inşa ettiğini gösteren çarpıcı bir örnek olduğunu değerlendirir.

        Zülli (ٱلذُّلِّ)

        Kelimenin kökü olan "z-l-l" lafzı, sözlükte "boyun eğmek, uysal olmak, yumuşamak, alçalmak ve itaat etmek" anlamlarına gelmektedir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "sertliğin, katılığın ve direncin zıddı olarak mutlak bir uysallık, kolaylık ve yumuşama" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "züll" kelimesinin Kur'an'da iki farklı anlamsal boyutu olduğunu analiz eder. Birincisi, kişinin zorla, baskıyla veya günahı sebebiyle düşürüldüğü aşağılanma, zillet ve hakirliktir ki bu yerilen (mezmum) bir durumdur. İkincisi ise, kişinin sevgi, hürmet ve şefkatten dolayı kendi hür iradesiyle, içinden gelerek nefsini aşağıya çekmesi, kibirden arınmasıdır (züll). Ayetteki kullanım, tamamen övülen (mahmud) ve varoluşsal bir erdem olan bu ikinci, iradi alçakgönüllülük manasındadır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, İslam öncesi Cahiliye toplumunun "onur, kibir ve başkasına boyun eğmeme" (izzet) üzerine kurduğu sosyolojik değerler sistemini Kur'an'ın nasıl tersyüz ettiğini bu kelime üzerinden tahlil eder. Normalde bir Arap için "zillet" (boyun eğme) en büyük utançken; Kur'an, anne-baba karşısında bu "zilleti/züllü" ahlaki bir zirve, dini bir erdem ve takva göstergesi olarak linguistik bir devrimle yeniden tanımlar.

        Rahmeti (ٱلرَّحْمَةِ)

        Kelimenin kökü "r-h-m" olup "acımak, şefkat göstermek, lütuf ve merhamet" manalarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "kalp yumuşaklığı, incelik, acıma ve rikkat" olduğunu bildirir. Anne karnındaki "rahim" kelimesiyle aynı kökten gelmesi, bu eylemin varoluşsal bir bağ, karşılıksız bir koruma ve derin bir biyolojik/teolojik şefkat içerdiğini gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, rahmetin, salt bir üzülme duygusu olmadığını; muhataba iyilik yapmayı, onu koruyup gözetmeyi gerektiren aktif bir erdem olduğunu ifade eder. Ayetteki "min er-rahmeti" (merhametten dolayı) tamlaması, evladın anne-babasına göstereceği tevazunun (kanat germenin) korkudan, menfaatten veya mecburiyetten değil, bütünüyle içselleşmiş, saf bir şefkat ve merhamet duygusundan kaynaklanması gerektiğini dilbilgisel bir illet (neden) olarak sabitler.

        Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki köklerine inerek, Süryanice ve Aramicedeki "raham" (merhamet, sevgi, rahim) lafzıyla olan etimolojik bağına dikkat çeker. Bu kökün tüm geç antik çağ Ortadoğu monoteizminde sevgi ve acımanın en üst formu olarak kullanıldığını, Kur'an'ın bu kavramı ahlak sisteminin merkezine yerleştirdiğini analiz eder.

        Kul (وَقُل)

        Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söylemek, konuşmak, ifade etmek" manalarına gelir. Emir (buyruk) kipi formundadır.

        İbn Fâris, kök anlamının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan seslerin bütünü" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kavl" fiilinin burada sadece söz söylemek olmadığını, kalpteki samimi bir niyetin ve duanın dil yoluyla aktif bir şekilde ifade edilmesi, Allah'a yöneltilen fiili bir yakarışın emredilmesi olduğunu belirtir. Söz, eylemin tamamlayıcısıdır; fiziksel tevazunun (kanat germenin) ardından, bu hürmet sözlü bir duayla taçlandırılır.

        Rabbi (رَّبِّ)

        Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Hitap/Nida (ey Rabbim) formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve ona malik olmak" olduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, duaya "Allah" özel ismiyle değil de "Rabb" ismiyle başlanmasının muazzam bir anlamsal köprü kurduğunu tahlil eder. Evlat, kendi acizliğini ve anne-babasının onu büyütürken gösterdiği o "terbiye/büyütme" emeğini hatırlar; bu yüzden duayı, evrendeki mutlak "Terbiyeci ve Besleyici" olan (Rabb) makamına yöneltir. Kelime seçimi, duanın içeriğiyle kusursuz bir linguistik uyum içindedir.

        İrhamhümâ (ٱرْحَمْهُمَا)

        Kökü "r-h-m" olan kelime, emir kipi formunda olup sonuna "o ikisine" manasındaki (hümâ) tesniye/ikil zamiri eklenmiştir. "O ikisine merhamet et" demektir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin bu bağlamdaki kullanımını tahlil ederek, evladın anne-babasına yapabileceği fiziksel ve dünyevi iyiliğin (ihsanın) daima sınırlı ve yetersiz kalacağını, bu yüzden evladın kendi merhametinin bittiği yerde, onları Allah'ın sonsuz, mutlak ve uhrevi merhametine emanet etmesinin linguistik ve teolojik bir itirafı olduğunu kaydeder.

        Kemâ (كَمَا)

        Arapçada "gibi, -dığı gibi, nasıl ki" manalarına gelen benzetme (teşbih) ve illet (gerekçe) edatıdır. "Kef" ve "mâ" edatlarının birleşmesinden oluşur.

        Celaleddin el-Suyuti, "kemâ" edatının buradaki dilbilgisel işlevinin salt bir benzetme (teşbih) olmadığını, aynı zamanda bir sebep-sonuç bağı (ta'lil) kurduğunu tahlil eder. Evlat, Allah'tan merhamet dilerken, bunun gerekçesini "Onlar beni küçükken nasıl şefkatle büyüttülerse, Sen de onlara öyle merhamet et" şeklinde, geçmişte ebeveynin ödediği bedele ve gösterdiği emeğe (büyütme/terbiye fiiline) bağlayarak ilahi adaleti ve vefayı metin üzerinde sabitler.

        Rabbeyânî (رَبَّيَانِى)

        Kelimenin kökü "r-b-v" veya "r-b-y" olup sözlükte "artmak, çoğalmak, büyümek, yükseğe çıkmak, besleyip yetiştirmek" manalarına gelir. Tef'il babında (terbiye), mazi (geçmiş zaman), tesniye (ikil) fiil formunda ve birinci tekil şahıs (ben) nesne zamiriyle kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin ziyadeleşmesi, hacimce büyümesi ve yukarı doğru kalkması/yükselmesi" olduğunu bildirir. İnsanın fiziksel ve zihinsel olarak büyütülüp geliştirilmesi işlemine "terbiye" denmesi, onu bulunduğu zayıf noktadan daha üst/olgun bir noktaya taşıma gayretindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "terbiye" fiilinin, bir varlığı başlangıçtaki en eksik halinden alıp, onu adım adım, şefkatle ve özenle kendi kemal (olgunluk) noktasına kadar ulaştırmak, beslemek ve geliştirmek olduğunu aktarır. Eylemin tesniye (o ikisi/anne ve baba) formunda gelmesi, çocuğun büyümesindeki bu meşakkatli sürecin her iki ebeveyn tarafından ortaklaşa yüklenilen ontolojik bir emek olduğunu dilsel olarak teyit eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin başındaki "Rabb" (Allah'ın ismi) ile ebeveynin eylemi olan "rabbeyânî" (beni terbiye ettiler/büyüttüler) fiili arasındaki etimolojik kök ortaklığına dikkat çeker. Kur'an, anne-babanın çocuğu üzerindeki emeğini (terbiye), Allah'ın evren üzerindeki mutlak şefkat ve terbiyesiyle (rububiyet) aynı kökten gelen kelimelerle ifade ederek, ebeveynlik makamını teolojik olarak ulaşılabilecek en mukaddes mertebeye taşır.

        Sağıyrâ (صَغِيرًا)

        Kelimenin kökü olan "s-ğ-r" lafzı, sözlükte "küçük olmak, zayıf olmak, yaşça veya hacimce az olmak" anlamlarına gelmektedir. Durum zarfı (hâl) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün "büyüklüğün (kiber) ve azametin zıddı olarak, her türlü niceliksel, bedensel veya yaşamsal eksiklik, toyluk ve küçüklük" manasını taşıdığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "sağîr" kelimesinin burada insanın bedensel, akli ve fiziksel olarak en aciz, bütünüyle başkasına (anne-babaya) muhtaç olduğu o savunmasız bebeklik/çocukluk evresini nitelediğini ifade eder.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), bu kelimenin edebi bağlamdaki karşıtlık (tıbak) sanatına işaret eder. Önceki ayette geçen ve ebeveynin yaşlanıp zayıf düştüğü "el-kiber" (yaşlılık) dönemi ile, bu ayette çocuğun geçmişteki çaresizliğini anlatan "sağıyrâ" (küçüklük) kelimesi arasında muazzam bir döngüsel ve felsefi simetri kurulmuştur. Zamanında "küçük ve aciz" olan çocuğa ebeveyn nasıl kanat gerdiyse; şimdi de "yaşlı ve aciz" (kiber) olan ebeveyne, büyümüş olan evlat aynı rahmet kanatlarını gerecektir. Bu linguistik kurgu, varoluşun ve merhametin kusursuz diyalektiğini mühürler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X