وَقَضٰى رَبُّكَ اَلَّا تَعْبُدُٓوا اِلَّٓا اِيَّاهُ وَبِالْوَالِدَيْنِ اِحْسَاناًۜ اِمَّا يَبْلُغَنَّ عِنْدَكَ الْكِبَرَ اَحَدُهُمَٓا اَوْ كِلَاهُمَا فَلَا تَقُلْ لَهُمَٓا اُفٍّ وَلَا تَنْهَرْهُمَا وَقُلْ لَهُمَا قَوْلاً كَر۪يماً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 23. Ayet
Daralt
X
-
"Rabb’in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa onlara öf bile deme! Onları azarlama! İkisine de gönül alıcı güzel sözler söyle."
Rabb’in, sadece kendisine kulluk etmenizi ve anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Bazıları şöyle dedi: “Kadâ” (قَضَى) hükmetti demektir. Bazılarına göre burada “kadâ” emretti demektir. Yani Senin Rabb’in, kendisinden başkasına tapmamayı emretti. Bazıları da şöyle dedi: “Ve kadâ rabbuke” (وَقَضَى رَبُّكَ) Yani Rabb’in tavsiye etti demektir. Bunun gibi İbn Mesûd ile Übey b. Kâb’m mushafında bu ifadeyi (وَوَصَّى رَبُّكَ) diye okudukları nakledilmiştir; yani “Rabb’in tavsiye etti”. Bazıları da bu cümle hakkında şöyle demiştir; Senin Rabb’in ahdetti. İbn Kuteybe “ve kadâ rabbuke” yani “hateme rabbuke” (حَتَّمَ ربُّك) demiştir. O da farz kılmak, ilzam etmektir. Yani Allah sadece kendisine ibadet edin diye farz kıldı ve bunu zorunlu kıldı demektir. Bu mâna daha uygundur. Görmez misin ki yüce Allah başka bir beyanda şöyle buyurmuştur: “Bir mümin erkek veya bir mümin kadının, Allah ve resûlü bir emir ve hüküm verdiklerinde artık işlerinde bundan başkasını seçme hakları olamaz. Allah’ın ve resûlünün emrine itaat etmeyenler doğru yoldan açıkça sapmışlardır”. “Kim Allah ve resûlüne isyan ederse” mealindeki ifade “Allah ve resûlü bir şey hakkında hüküm ve emir verince” sözünün mânasının şu olduğuna işaret etmektedir: Yani Allah ve resûlü bir iş hakkında emir verip hükmederlerse demektir.
Yani Senin Rabb’in, kendisinden başkasına tapmamayı emretti. Farz kıldı, zorunlu kıldı, hükmetti ve kendisinden başkasına tapmamayı emretti, sadece gerçek mâbud olan, ibadet edilmeye, ilâhhk ve rabhğa müstahak olan ilâha tapmanızı emretti, ondan başka hiç kimseye tapmayın. Allah bize açıklamıştır ki, o ilâhtır, Rab’tır, ibadet edilmeye, ilâhhğa ve rabhğa müstahak olan odur, Allah dışında taptığınız heykel ve resim şeklindeki putlar ve üç yönden ilâhlığa müstahak değildir; Birincisi, mahiyet ve keyfiyetini anlamak ve bilmekten, akılların âciz olmasıdır. Çünkü akıllar kendilerinin keyfiyeti ve mahiyetini bilemezler, fakat eşyanın iyilik (hüsün) ve kötülüklerini (kubuh), çirkinliklerini bilirler, Allah’ın ilâhhğmı, ona kulluk yapmanın güzelliğini ve başkasına ibadetin çirkinliğini de idrak ederler.
İkincisi, bütün yaratıklarda Allah’ın ilâhlık ve rablık izlerinin bulunması, bir şükür olmak üzere ibadetin ona tahsis edilmesidir. Buna göre, ilâhhk izlerini taşıdığı için, yüce Allah’a şükretmek üzere, Allah insan uzuvlarının her biri için kendisine şükür borcu koydu. Üçüncüsü, sem’î-naklî delildir. Allah bize, Allah’tan başka bir ilâh bulunmadığını, kendisi dışında hiçbir kimsede ilâhhk bulunmadığını haber verdi. Allah’ın yarattıkları üzerine bazı işleri farz kılması ve Allah’tan başkasına tapmamalarını emretmesinin mânası işte budur.
Yukandaki âyeti “Senin Rabb’in sadece kendisine ibadet yapılmasına hükmetti” diye tevil etmek, herkesin yaratılışında Allah’ın birliğinin izlerini, rablığına ve ibadet edilmeye lâyık olduğuna şahitlik eden delilleri yarattığı içindir. İşte bu, “kadâ” (قَضَى) kelimesinin hüküm anlamına geldiğini söyleyenlerin tevilidir. “Kadâ” (قَضَى) kelimesini Rabb’in emretti ve sadece kendisine ibadet yapmakla sizi mükellef kıldı diye tevil edenlere gelince, bu yorumda Allaha ibadet yapılması emri ve başkasına ibadet yapılmasının yasaklanması mevcuttur. Sanki Allah şöyle buyurmuştur: Senin Rabb’in, kendisine ibadet yapın diye emretti ve başkasına ibadet yapmanızı yasakladı.
Ayrıca itaat ile ibadet arasındaki farka burada işaret etmek gerekir: Allah’tan başkasına itaat etmek caizdir, fakat Allah’tan başkasına ibadet etmek caiz değildir. Çünkü itaat emre uymaktır. Nitekim yüce Allah şöyle buyurmuştur; “Allah’a, resûlüne ve sizden emir sahiplerine itaat edin”. Yani emir sahiplerinin emrini yerine getirin. İbadet ise Allah'a teslim olmak, boyun eğmek ve ona şükretmektir. Bunu Allah’tan başkasma yapmak caiz olmaz. Yahut ibadette idrak edilemeyen bir anlam vardır, Rahmân mânası gibi. Öyle ki bu mâna sebebiyle Rahmân adının başkasma isim olarak verilmesi caiz değildir. Bu konu da bunun gibidir. En doğrusunu Allah bilir.
Ana ve Babaya İyilik Yapmak
Anne babanıza iyi davranmanızı emretti. Sanki Allah Teâlâ şöyle buyurdu: Yine ana-babaya ihsanda bulunmayı Allah size farz kıldı ve buna hükmetti. Yahut da ana-babaya ihsanda bulunmayı size emretti. Hem insanların örfünde ihsan, zorunlu olmadığı halde iyilik yapmaktır. Bu iyilik bir lütuftur ki kişi onu başkasma yapar. îşte örfte ve sözlükteki ihsan budur. Fakat ana-babaya ihsan emrinden kastedilen şükretmektir. Çünkü belirttiğimiz mâna insanlar nezdinde bilinen gönüllü iyiliktir. Oysa âyetteki ihsan başka bir âyette belirtilen şu mânadır: “Bana ve ana-babana şükret”. Çünkü şükür nimete ve yapılan bir iyiliğe verilen mükâfat ve karşılıktır. En doğrusunu Allah bilir ya, o da her ne kadar bu âyet ile diğer âyetlerde ihsan kelimesi belirtilmemişse de: “Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmayın, ana-babaya ihsanda bulunun” ve diğer âyetlerde olduğu gibi, bundan kastedilen -en doğrusunu Allah bilir ya- ana babaya şükretmektir. Nitekim başka bir âyette şöyle buyurulmuştur: “Bana ve anne-babana şükret”. Şükür karşılık vermektir, Allah ana karnında iken ve ana karnından çıktıktan sonra, kişiyi her türlü kötülük ve çirkin işlerden koruma, şefkatli davranma, terbiye etme ve iyiliklerde bulunmalarının bir kısmına karşılık olmak üzere, ana-babayı ödüllendirmesini ona emretti. Öyle ki ana baba evlatlarını sevinçte kendilerine tercih ediyorlar, her türlü kötülük ve sakıncalı işlere karşı da ona siper oluyorlardı. İşte bu sebeple, anlattığımız gibi, ana babanın yaptıklarına karşılık ve bir mükâfat olmak üzere onlara şükretmesini çocuğa emretti. Bu durum, çocukların, kendi işlerini yapmaktan ve ihtiyaçlarını karşılamaktan âciz oldukları durum hakkında zikredilmiştir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu da ana babanın kuvvetli, kendi ihtiyaçlarını ve menfaatlerini elde etme gücüne sahip oldukları bir zamanda çocuklarına iyilikte bulunup onlara ihsanda bulundukları içindir. Çocuğa yaptıkları bu iyilik ve ihsanlar, ana-babanın kendilerine iyilik ve ihsanda bulunmalarının karşılığı olmak üzere, çocuğu ebeveyne itaate sevkeder. İşte insanlar nezdinde bilinen durumda şudur: İnsanlardan biri diğerine iyilik yapınca bu onu, karşılığını vermeye sevkeder, ki bu iyilikler aralarında devam etsin ve kesilmesin. En doğrusunu Allah bilir ya, işte bunun için Allah, zayıflık ve âcizlik durumunda iken ana babaya ihsanda bulunmayı emretmiştir. Çünkü Allah şöyle buyuruyor:
Onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlanırsa. Sonra Allah evlada, çocukluk ve küçüklük dönemindeki durumunu, kendisini nasıl terbiye edip iyilikte ve şefkatte bulunduklarını, gerek söz gerekse eylemleriyle yumuşak davrandıklarını, hatta insanların kendi aralarında iğrendikleri pislikleri çocuktan olunca bundan iğrenmediklerini, yine insanların birbirinden uzaklaşmasına sebep olan pislik ve diğer akıntılar çocuktan olunca ebeveynin bunlardan uzaklaşmadığını hatırlamasını emretti. Dolayısıyla evlada, kendisinin önceden bulunduğu bilgisizlik ve ihtiyaçlarını giderememe, düşkün hale gelip iğrenilecek ve uzak durulacak konuma geldiklerinde, ana babadan iğrenmemesini, onlardan uzak durmamasını, -ana babasının yapmadığı gibi- bir şey isteyince ve bir şeye muhtaç olunca bunları karşılamasını, onlara karşı yumuşak davranmasını, onlar daha önce kendisine karşı alçalıp boyun eğdikleri gibi, kendisi de onlara karşı yumuşak davranmasını emretti. Bu yüce Allah’ın şu beyanda belirttiği husustur: “Sizi Allah yarattı, sonra öldürecek”. Başka bir âyette de şöyle buyurmuştur: “Sizi güçsüz yaratan, güçsüzlüğün ardından kuvvet veren, kuvvetli halinizden sonra da güçsüzlüğe duçar eden, saç ve sakalınızı ağartan Allah’tır. O dilediğini yaratır. O hakkıyla bilendir, üstün kudret sahibidir”. Yüce Allah, güçlü ve bilgili olduktan sonra (ana-babayı) daha önce bulundukları çocukluk durumuna geri döndüreceğini haber verdi, bu hal ise zaaf ve bilgisizlik haUdir. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: “Sizler hiçbir şey bilmez bir durumdayken Allah sizi analarınızın karnından dışarı çıkardı”; “Allah sizi güçsüz yarattı” daha sonara şöyle buyurdu:
Onlara öf bile deme! Onlan azarlama. Bazıları Onlara öf bile deme. Bu beyan onların yüzlerine karşı hoşnutsuzluk göstermemekten kinâyedir. Onları azarlama. Yani onlara, size yapmadıkları tarzda, onlara yönelik hitap ve konuşmada sert davranma. Bazıları da şöyle demiştir; “Uffin” (أُفٍّ) kelimesinden kastedilen mâna sadece öf demek olup başka bir şey değildir. “Ve lâ tenherhumâ” (وَلَا تَنْهَرْهُمَا), yani sert sözler, kırıcı ifadeler kullanma. Fakat başlangıçta insanlara ağır gelecek hususları, sonunda da hoş olmayan davranışları belirtti. Yani ana babaya, insanların ağırına gidecek olan ve ilk durumda hoşlanmadıkları, ağır ve çirkin kabul ettikleri sözler söylenince “öf” derler. Yani, onlara sertlik, kırıcıhk ve azarlamaya götüren öf bile deme. Bazıları yüce Allah’ın şu beyanına buna göre anlam verdiler: “Mümin erkeklere söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar”. Çünkü göz ile bakmak kişiyi zinaya sevkeder, ahlâksızlık ve fuhşun başlangıcı bakıştan olur. Bazıları da: “gözlerini haramdan sakınsınlar ve namuslarım korusunlar” meâlindeki âyet hakkında şöyle demiştir: Allah sözü edilen ilk ve son durumu belirtti ki bunların hepsinden kaçınsınlar. İşte buna göre onlara öf bile deme ve azarlama ifadesi hakkında Allah Teâlâ ilk ve son durumu belirtti demişlerdir. İkincisi: Yani sert davranmaya ve azarlamaya sevketmesin diye yüzünü buruşturma ve küçük düşürücü davranışlarda bulunma. Eğer “uffin” (أُفٍّ) kelimesinin yorumu “öf” demek olup başka bir anlama gelmezse, bunda Ebû Hanîfe’nin fıkıhtaki bir meselesi lehine delil vardır. Mesele şudur: Namaz kılan kişi, secde edeceği yere üflerse o bir konuşma olduğu için namazı bozar. Çünkü yüce Allah: Ana-babaya öf bile deme buyurmuştur. Yani “öf” sözünü söyleme demektir. En doğrusunu Allah bilir.
Ana-babaya gönül alıcı güzel sözler söyle. Çünkü Allah, evladın “öf” demesini yasaklamıştır, yine onlara sert sözler söylemesini de yasaklamıştır. Evlat “öf” demekten ve sert sözler söylemekten kaçınırsa, ondan sonrası yumuşak ve latif söz olur.
Ebû Avsece şöyle demiştir: Arap dilinde: “Nehertühû ve enhertühû” (نَهَرْتُهُ وَأَنْهَرْتُهُ) denilir. Nehr, tehdide benzer sert söz söylemektir. Ebû Bekir el-Keysânî (el-Esam) şöyle demiştir: Kerem sahibi, başka birinin nimetlerini üstlenen ve eziyetlerle baskıyı terketmekle afiyet dileyen kimsedir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Ey iman edenler! Allah’a ve âhiret gününe inanmadığı halde malını insanlara gösteriş yapmak için harcayan kimse gibi sadakalarınızı başa kakmak ve incitmek suretiyle boşa çıkarmaym”. Başka biri cömert kimseyi anlatırken şöyle demiştir: Sahip olduğu şeyi ihtiyacı olana veren ve kendisi muhtaç olduğu zaman başkasının sahip olduklarına sahip olmak istemeyen kimsedir. “Kerîm”in (كَرِيم) de bu mânaya yakın olma ihtimali vardır.
Şöyle bir soru sorulabihr: Ana-baba evlatlarına iyilik yapma ve şefkatli davranma tatbikatı ve meylinde yaratılmış gibidirler, fakat evlatlar böyle değildir, iyilik yapmak üzere yaratılmış olanın iyiliği, yaratılışı böyle olmayanın iyiliğine nasıl benzer ki?
Buna şu cevap verilir: Bundan dolayı iyilik yapmayı ebeveyne değil evlatlara emretti. Çünkü ana-baba, çocuğa yaptıkları iyilik ve ihsanı fıtratları gereği yaparlar, çocuk ise böyle değildir. İşte bunun için sözü edüen iyilik emri evlatlara yapılmıştır. En doğrusunu Allah bilir. îşte bundan dolayı yüce Allah, babanın çocuğunu öldürmesinden dolayı aralarında hayatı koruyan kısası meşru kılmamış, babasını öldürmesinden dolayı çocuğun öldürülmesini ise meşru kılmıştır. Çünkü babanın kalbine, çocuğunu öldürmeye engel olan şefkat ve rahmet konulmuştur. Çocukta ise bu şefkat ve merhamet yoktur. Bu sebeple çocuğun, babasını öldürmesinden dolayı onun hakkında kısas hükmünü koydu, babanın çocuğunu öldürmesinden ötürü kısas hükmü koymadı. İyilik yapma ve ihsanda da durum buna göredir.
Şöyle bir soru sorulursa: Allah Teâlâ’nın, Kuranın sadece bir âyetinde ana-babaya şükretmeyi kendisine şükretmekle birlikte zikretmesinin hikmeti nedir? O âyet de şudur: “Bana ve ebeveynine şükret”.
Buna şu cevap verilir; Çünkü çocuğun ilk halinden vardığı son duruma kadar, beslenme, eğitim, her kötülükten korunma, her türlü âfet ve kötülükten muhafaza gibi işleri ebeveyn sayesinde olmaktadır.
Bu âyette Ebû Hanîfe’nin görüşü lehinde bir delil vardır. Ebû Hanîfe sözleşmeli (mükâteb) köleler hakkında şöyle demiştir: Bir kimse (köle olan) babasını ve anasını satın alsa, bunlar (otomatik olarak) sözleşmeli (mükâteb) köle olurlar. Fakat kardeşini yahut mahremi olan bir yakınını satın alsa ebeveyn gibi sözleşmeli köle statüsüne geçmezler. Çünkü baba ve ana, evlada yaptıklarına karşılık ve bir şükür vesilesi olarak bu statüye intikal ederler. Dolayısıyla bunu yapmak evlada düşen bir yükümlülüktür. Fakat kardeş ve diğer mahremlere gelince onlara yapılacak olan muamele örfün gereğine göredir, dolayısıyla kardeşini köle olarak satın alması, onu sözleşmeli köle statüsüne sokmaya muhtemel değildir.
Allah’tan gelen bu hitap her ne kadar resûlüne ise de bundan kastedilen ondan başkasıdır. Çünkü bilinmektedir ki, Resûlullah (s.a.) peygamber olduğu vakitte, ana-babasma kavuşmamıştı. Allah’ın ona bu şekilde hitapta bulunması, Allah’ın bu hitaptan ondan başkasını; bu duruma ihtimali olan, bu durumda olduğu vehmedilen ve anılan şekilde davranmalarını emrettiği herkesi kasteddiğine delâlet eder. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Kaday (قَضَىٰ)
Kelimenin kökü "k-d-y" olup sözlükte "hükmetmek, karara bağlamak, bir işi tamamlamak, kesin olarak bildirmek ve emretmek" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir işi kesin olarak kesip atmak, sonlandırmak, pürüzsüz hale getirmek ve sağlamlaştırmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "kazâ" eyleminin sözlü veya fiili olarak bir şeyi kesin bir biçimde karara bağlamak olduğunu, bu ayetteki kullanımının "ilahi bir vahiy ile değiştirilemez ve mutlak bir dini/ahlaki hükmü emretmek" anlamına geldiğini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambiliminde "kaza" kavramının sıradan bir bilgilendirme veya tavsiye niteliği taşımadığını tahlil eder. Bu fiil, insan topluluklarının ahlaki ve ontolojik rotasını belirleyen, geri alınamaz, sarsılmaz ve mutlak otoriteye dayanan evrensel bir "ilahi yasa" formunu temsil eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin girişindeki "kaza" fiilinin salt bir öğüt değil, tevhidi (sadece Allah'a kulluk etmeyi) ve anne-babaya iyiliği eşitleyen mutlak şer'i ve ahlaki bir emir kipi olduğunu aktarır. Eylemin geçmiş zaman kalıbıyla gelmesi, bu emrin insanlık tarihi boyunca geçerli, tartışmaya kapalı ve ezelden beri kesinleşmiş ontolojik bir karar olduğunu dilbilgisel olarak sabitler.
Rabbüke (رَبُّكَ)
Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Sonunda muhatap zamiri (ke) bulunmaktadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve ona malik olmak" olduğunu aktarır. Yaratıcının mahlukatı sadece yaratıp bırakmadığını, sürekli bir koruma ve terbiye altında tuttuğunu gösterir.
Râgıb el-İsfahânî, Rabb olmanın tanımını "bir şeyi ilk halinden alıp, derece derece olgunluk ve kemal noktasına ulaştırmak" şeklinde yapar.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayette yasa koyucu olarak "Allah" özel ismi yerine "Rabbin" tamlamasının kullanılmasının derin bir psikolojik ve teolojik mesaj barındırdığını belirtir. Anne-babaya itaat ve şefkat emrinin, insanı tıpkı bir anne-baba gibi şefkatle var eden, besleyen ve büyüten ontolojik otorite (Rabb) tarafından verilmesi, emrin kaynağı ile emrin içeriği (merhamet) arasında muazzam bir linguistik uyum sağlar.
Ta'büdû (تَعْبُدُوا)
Kelimenin kökü olan "a-b-d" lafzı, sözlükte "boyun eğmek, itaat etmek, hizmet etmek ve kulluk yapmak" anlamlarına gelmektedir. Başında gizli veya açık bir "en" (mastar/nasb edatı) ve olumsuzluk edatı (lâ) ile kullanılarak "kulluk etmemeniz" manasını taşır.
İbn Fâris, kök anlamının "yumuşaklık, zelil olmak, kibir ve dirençten arınarak bütünüyle itaat etmek ve teslim olmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "ibadet" eyleminin köken itibariyle sadece ritüelleri (namaz, oruç vb.) değil, kişinin kendi hür iradesiyle Yaratıcı'nın otoritesine sığınıp hayatını o nizam üzerine kurmasını (iradi kulluk) ifade ettiğini aktarır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal sisteminde "Rabb-Abd" (Efendi-Kul) ilişkisinin varoluşsal boyutunu analiz eder. "Kulluk etmeyin" nehyinin (yasaklamasının) hemen ardından gelen istisna edatıyla (illâ), eylemin sadece Allah'a tahsis edilmesi, İslam monoteizminin temel felsefesini tek bir dilbilgisel formüle indirgeyerek insanın kozmik statüsünü sabitler.
İyyâhu (إِيَّاهُ)
Arapçada sadece "nasb" (nesne/mef'ul) konumunda kullanılan, bitişmeyen (munfasıl) bir zamir edatıdır. Sonundaki "hu" (O) zamiri Allah'a dönmektedir. "Sadece O'na, yalnızca O'nu" manalarına gelir.
Celaleddin el-Suyuti, Arap dilbilgisindeki hasr/kasr (daraltma ve tahsis etme) sanatına dikkat çeker. "Lâ" (hayır/değil) ve "İllâ" (ancak/sadece) edatlarının arasında nesne olarak "iyyâhu" zamirinin getirilmesi, ibadetin ve ontolojik itaatin başka hiçbir varlığa değil, istisnasız ve yüzde yüz oranında yalnızca Yaratıcı'ya yöneltilmesini sağlayan en güçlü ve kesin linguistik yapıdır. Bu ifade, tevhidi şüpheye yer bırakmayacak şekilde dondurur.
Vâlideyni (بِالْوَالِدَيْنِ)
Kelimenin kökü "v-l-d" olup "doğurmak, dünyaya getirmek, üremek" manalarına gelir. "Vâlid" (baba) kelimesinin tesniye (ikil) ve mecrur (harf-i cer almış) formudur. Arapça tağlib (baskın kılma) kuralı gereği hem anneyi hem babayı (ebeveyn) kapsar.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin kendi cisminden/özünden ayrılarak yeni bir varlık olarak ortaya çıkması ve türemesi" anlamı yattığını belirtir. Anne-baba, bu biyolojik ve ontolojik aktarımın doğrudan vasıtasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, "vâlideyn" kelimesinin ikil (tesniye) yapısıyla her iki ebeveyni de ayrılmaz bir şefkat ve sorumluluk bütünlüğü içinde ele aldığını ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayette "Allah'a ibadet/tevhid" emrinin hemen ardından araya hiçbir bağlaç dışı cümle girmeksizin "ebeveyne iyilik" (vâlideyni ihsânâ) emrinin gelmesinin teolojik ağırlığını kaydeder. Yaratılıştaki "ilahi illet/sebep" (Allah) ile varoluştaki "biyolojik illet" (anne-baba) arasındaki bu dilbilgisel bitişiklik, anne-babaya itaatin ahlaki bir tavsiyeden çıkıp, doğrudan tevhid inancının uzantısı olan ontolojik bir farza dönüştüğünü gösterir.
İhsânâ (إِحْسَانًا)
Kelimenin kökü olan "h-s-n" lafzı, sözlükte "güzel olmak, iyilik yapmak, bir şeyi estetik ve kusursuz bir biçimde yerine getirmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (ihsân) masdar olup ayette mef'ul-i mutlak (pekiştirici nesne) konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "çirkinliğin, kusurun ve kötülüğün zıddı olarak her türlü maddi ve manevi güzellik, uygunluk ve erdem" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, ihsan mefhumunun "adalet" kavramının ötesinde bir fazilet olduğunu söyler. Adalet, verilmesi gerekeni vermekken; ihsan, kişinin kendi hakkından feragat ederek borçlu olduğundan çok daha fazlasını lütuf, sevgi ve zarafetle sunmasıdır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin masdar formunda ve nekre (belirsiz) olarak "ihsânâ" şeklinde zikredilmesinin derin bir felsefi ve edebi kurgu olduğunu tahlil eder. Kur'an, anne-babaya nasıl davranılacağına dair katı ve mekanik kurallar listesi vermek yerine, ucu açık, hudutsuz, şarta bağlı olmayan ve tahayyülü aşan "mutlak bir estetik ahlak yasası" (ihsan) koyarak, iyiliğin miktarını ve zarafetini insanın vicdanına ve kapasitesine bırakan linguistik bir deha sergiler.
Yeblüğanne (يَبْلُغَنَّ)
Kelimenin kökü "b-l-ğ" olup "ulaşmak, varmak, menzile erişmek ve bir şeyin son sınırına dayanmak" manalarına gelir. Muzari fiilin sonuna "tekid nun'u" (şeddeli pekiştirme harfi) eklenerek kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir hedefe, nihai bir noktaya veya son faza fiziksel yahut zamansal olarak varmak" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, bülûğ eyleminin sadece yürüyerek bir yere varmayı değil, ömrün belli bir evresine (yaşlılığa veya ergenliğe) ontolojik olarak ayak basmayı ve o evrenin özelliklerini kazanmayı da kapsadığını ifade eder.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin sonundaki şeddeli nun harfinin (nun-u müşeddede) Arap dilbilgisindeki işlevini tahlil eder. Bu ek, eyleme mutlak bir kesinlik katar; anne-babanın o zayıf evreye ulaşmasının kaçınılmaz bir biyolojik son olduğuna, evladın da bu kesinleşmiş durum karşısında sorumluluktan kaçamayacağına dair anlambilimsel bir kesinlik ve "muhakkak ki ulaşacaklardır" vurgusu üretir.
Kibera (الْكِبَرَ)
Kelimenin kökü "k-b-r" olup "büyük olmak, yaşlanmak, ilerlemek ve zayıf düşmek" manalarına gelir. İsim formundadır.
İbn Fâris, bu kökün "küçüklüğün ve toyluğun zıddı olarak niceliksel veya yaşamsal olarak ilerleme, hacim kazanma yahut yaş alma" manasını taşıdığını aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "kiber" kelimesinin ayet bağlamında fiziksel veya makamsal bir büyüklüğü değil, ömrün ilerlemesini, fizyolojik çöküşü, bedensel ve ruhsal zayıflığın baş gösterdiği "ihtiyarlık/yaşlılık" dönemini nitelediğini belirtir.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayette özellikle "kiber" (yaşlılık) döneminin seçilmesinin sosyo-psikolojik önemini değerlendirir. İnsanın ihsan yükümlülüğü ebeveynin her yaşı için geçerliyken, metnin "yaşlılık" anına odaklanması; sabrın en çok sınandığı, ebeveynin çocuklaştığı ve bakıma muhtaç hale geldiği o kriz döneminin, ahlaki sınavın en çetin aşaması olarak linguistik bir merkeze oturtulmasından kaynaklanır.
Uffin (أُفٍّ)
Etimolojik olarak Arapçada "esmâ-i ef'al" (fiil isimleri) grubuna giren ve "ism-i savt" (ses taklidi/yansıma ses) kabul edilen bir kelimedir. "Bıktım, usandım, yoruldum" anlamlarında tiksinme ve daralma ifade eden bir nidadır.
İbn Fâris, bu kelimenin köken itibariyle "tırnak arasındaki kir, kulak kiri veya insanın üzerine düşen hafif bir kül" manasına geldiğini aktarır. İnsanın üzerine düşen bu değersiz ve rahatsız edici tozu üflerken çıkardığı sesten (üf/uf) türeyerek, zamanla dilde her türlü bıkkınlık, değersiz görme ve tiksinme ifadesinin ortak ismi olmuştur.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin psikolojik bir ağırlık ve tahammülsüzlük durumunu dışa vuran en asgari (en küçük) tepki sesi olduğunu belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, kelimenin tenvinli (uffin) olarak okunmasının "nekre" (belirsizlik) ifade ettiğini ve bunun da "az veya çok, bilinen veya bilinmeyen her türlü bıkkınlık belirtisini, en ufak bir nefes alışla bile hissettirilen saygısızlığı" bütünüyle yasaklayan kapsayıcı bir dilbilgisi kuralı oluşturduğunu tahlil eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "onlara üf bile deme" yasağının, İslam hukuk fıkıh metodolojisindeki (usul-i fıkıh) "kıyas-ı celi/evleviyet" kuralının Kur'an'daki en bariz linguistik örneği olduğunu aktarır. Metin, ebeveyne yönelik hakareti, şiddeti veya terk etmeyi doğrudan saymaz; bunun yerine eylemin en alt ve en masum görünen sınırını (üf demeyi) yasaklar. En küçük saygısızlığın yasaklandığı bir dilde, daha büyük cürümler (dövmek, sövmek) dilbilimsel ve mantıksal olarak "evleviyetle" (haydi haydi/peşinen) haram kılınmıştır.
Tenherhümâ (تَنْهَرْهُمَا)
Kelimenin kökü olan "n-h-r" lafzı, sözlükte "genişlemek, suyun bolca ve şiddetle akması, azarlamak, sert çıkışmak ve geri çevirmek" anlamlarına gelmektedir. "Nehir" kelimesiyle aynı köktendir. Nehiy (yasaklama) formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "suyun şiddetle akıp yatağını yarması" olduğunu belirtir. Mecazi olarak bir insanın öfkeyle, sesi titreterek ve şiddetle karşısındakine patlamasına, onu terslemesine ve sözünü kesmesine bu kökten mülhem "nehr/intihar" denmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, "nehr" eyleminin sadece söz söylemek olmadığını, sesi yükselterek, kaba ve sert bir üslupla muhatabı sindirmek, azarlamak ve onu tahkir ederek engellemek olduğunu ifade eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin kökündeki "coşkun akan nehir" imgesinin edebi değerini tahlil eder. Kur'an, evladın yaşlı anne-babasına karşı gösterebileceği o ani, kontrolsüz ve taşkın öfke patlamasını, tıpkı yatağından taşan şiddetli bir suyun (nehir) yıkıcılığına benzeten muazzam bir linguistik metaforla yasaklar. İnsanın o psikolojik kabarmayı yutması ve taşmasına izin vermemesi emredilir.
Kavlen (قَوْلًا)
Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söz, kelam, ifade, telaffuz edilen mana" anlamlarına gelir. Nekre (belirsiz) masdar formundadır.
İbn Fâris, kök anlamının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan, dudaklardan dökülen seslerin bütünü" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, kavl kelimesinin sadece fiziksel bir ses (savt) değil, aklın ve kalbin niyetini dışarıya taşıyan şuurlu ve anlamlı bir ifade biçimi olduğunu belirtir. Sükut etmenin ötesinde, olumlu ve aktif bir konuşma eyleminin (söz söylemenin) emredildiğini aktarır.
Kerîmâ (كَرِيمًا)
Kelimenin kökü "k-r-m" olup "değerli olmak, şerefli, cömert, asil ve onurlu olmak" manalarına gelir. Sıfat konumundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin kendi cinsleri arasında en iyisi, en değerlisi, kusursuzu olması; her türlü bayağılığın, düşüklüğün ve bayağılığın (le'îm) tam zıddı" olduğunu aktarır.
Râgıb el-İsfahânî, "kerem" kavramının, insanın kendi ahlaki faziletinden kaynaklanan, karşılık beklemeksizin ve gönül rızasıyla sunduğu güzel ahlak, bağış ve nezaket olduğunu söyler. "Kavl-i kerim", kaba ve incitici sözün tam karşıtıdır.
Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Cahiliye toplumunda "kerem" (kerîm) kavramının soy, asalet, kan bağı ve kabilevi bir üstünlük gururunu nitelediğini; Kur'an'ın ise bu kelimeyi alarak kibirden arındırdığını ve onu zayıflara (yaşlı ebeveyne) karşı gösterilen son derece ince, onurlandırıcı, şefkatli ve ahlaki bir nezaket diline dönüştürdüğünü semantik verilerle analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetin sonundaki "kavlen kerîmâ" (kerim/şerefli bir söz) tamlamasının, anne-babanın yaşlılıktan kaynaklanan alınganlıklarını, zayıflıklarını ve bedensel tükenişlerini onlara hissettirmeden; kalplerini kırmayan, onlara hürmet eden, varlıklarını onurlandıran asil, zarif ve şefkatli bir hitap tarzını linguistik olarak formüle ettiğini kaydeder. Negatif davranışların (üf demek, azarlamak) yasaklanmasının ardından gelen bu pozitif ahlaki buyruk, ihsan dairesini mühürler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla