Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 20. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 20. Ayet

    كُلاًّ نُمِدُّ هٰٓؤُ۬لَٓاءِ وَهٰٓؤُ۬لَٓاءِ مِنْ عَطَٓاءِ رَبِّكَۜ وَمَا كَانَ عَطَٓاءُ رَبِّكَ مَحْظُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Kullen numiddu hâulâ-i vehâulâ-i min ‘atâ-i rabbike vemâ kâne ‘atâu rabbike mahzûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Hepsine, bunlara da ötekilere de Rabb’inin ihsanından kesintisiz veririz. Rabb’inin ihsanı sınırlı değildir."

      Hepsine, bunlara da ötekilere de Rabb’inin ihsanından kesintisiz veririz. Yani mümin ve kâfir, hepsine buna ve şuna veririz. Yani âhireti isteyeni dünyadan mahrum bırakmayız. Yüce Allah âhireti inkâr etmelerinden ötürü o kâfirlerin haberlerini bildiriyor ki, âhireti inkâr edene dünyayı ve dünya varlığını veriyor değildir, fakat kâfir olana da iman edene de Allah dünyayı verir. Bunu yapmasının sebebi onların âhireti inkâr etmeleri karşısında dünya sevgisi ve dünyanın izzet ve şerefini istemeye sevketmesin. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmuştur: Hepsine, bunlara da ötekilere de Rabb’inin ihsanından kesintisiz veririz. Allah mümine de kâfire de fâsıka da takva sahibine de dünyada verir.

      Rabb’inin ihsanı sınırlı değildir. Yani Rabb’inin rızkı, lütfü sınırlı değildir. Bazıları şöyle demiştir: Hapsedilmiş ve engellenmiş değildir. Bazıları da “mahzûran” (مَحْظُورًا) kelimesine noksanlaştırılmış anlamı vermiştir, o da âhirette olacaktır. Yani âhirette verilecek olan karşılık eksiltilmiş olmayacaktır. Bir haberde Hz. Peygamber’in (s.a.) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir; “Allah âhiret niyeti bulunan kimseye dünyayı verir, dünya niyeti bulunan kişiye ise âhireti vermez”. Hasan-ı Basrî’den rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber (s.a.) şöyle buyurdu: “Kulumun azmi ve kastı âhiret olunca Allah kazancım kendisine yeterli yapar, kalbine zenginlik koyar; kişinin azim ve kastı dünya olursa Allah onun gelirini açığa vurur ve fakirliği iki gözünün önüne getirir, akşama da sabaha da fakir olarak girer”.

      Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz. Fakat her kim âhiret için dünyayı elde etmek isterse o kötülenmiş değildir. Bu yüce Allah’ın şu beyanında belirttiği husustur: “Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir”. Bu aynı zamanda şu beyanda da ifade edilmiştir: “Kim dünya hayatını ve dünyanın ziynetini istiyorsa, orada onlara işlerinin karşılığını eksiksiz veririz; orada onlar hiçbir zarara uğratılmazlar”.

      “Bilin ki dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir”. Dünya hayatı sırf dünya için harcanırsa bu bir oyun ve eğlencedir. Âhiret hayatı için dünya hayatını elde etmek isteyene gelince o bir oyun ve eğlence değildir. Çünkü dünya sırf dünya hayatı için yaratılmamıştır, ancak âhiret için yaratılmıştır. Kim dünyayı âhiret için yaratılmış görür de bunun için onu elde etmek isterse o bir oyun ve eğlencedir; kim de âhiret için yaratılmış görür de onu âhiret için elde etmek isterse o bir oyun ve eğlence değildir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Küllen (كُلًّا)

        Kelimenin kökü olan "k-l-l" lafzı, sözlükte "bütün, hepsi, parçaların tamamı, her biri" anlamlarına gelmektedir. Ayette tenvinli ve belirsiz (nekre) formda kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi çepeçevre kuşatmak, içine almak ve hiçbir unsuru dışarıda bırakmamak" olduğunu belirtir. "Küll" kelimesi, bir araya gelmiş parçaların istisnasız bütününü ifade eden kapsayıcı bir isimdir.

        Râgıb el-İsfahânî, kelimenin parçaların veya bireylerin tamamını kuşattığını ifade eder. Ayetteki "küllen" (her birine/hepsine) kullanımı, hem sadece dünyayı isteyenlere (âcile) hem de ahireti isteyenlere ilahi lütfun eşit mesafede olduğunu gösterir. Niyetleri zıt olsa da her iki grubun da bu mutlak kapsayıcılığın (küll) şemsiyesi altında olduğunu aktarır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin tenvinli (küllen) kullanılmasının, Arap dilbilgisi kuralları gereği "her bir gruba, ayrı ayrı hepsine" manasını pekiştirdiğini, ilahi rahmetin ve dünyevi rızkın evrenselliğini semantik olarak vurguladığını kaydeder.

        Nümiddu (نُمِدُّ)

        Kelimenin kökü "m-d-d" olup "uzatmak, çekmek, peş peşe vermek, yardım etmek ve sürekli kılmak" manalarına gelir. İf'al babında (imdâd) ve muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin ardı arkası kesilmeksizin akması, uzaması ve ilave edilmesi" manasının yattığını bildirir. Nehrin suyunun sürekli artmasına ve kesintisizliğine bu kökten türeyen isimler verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "imdad" fiilinin Kur'an terminolojisinde genellikle hayır, lütuf ve rızık bağlamında yapılan kesintisiz yardımı ifade ettiğini belirtir. Ayette eylemin muzari (sürekli) kalıbında gelmesi, ilahi desteğin her iki gruba da hayatları boyunca aralıksız ulaştığını, varoluşsal enerjinin anlık değil sürekli bir akış halinde olduğunu linguistik olarak ispatlar.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, "Biz uzatırız/veririz" (nümiddu) eylemindeki azamet zamirinin ve geniş zaman kipinin teolojik bir derinlik taşıdığını tahlil eder. Rızkın ve varoluşsal imkânların salt mekanik doğa yasalarıyla değil, bizzat mutlak fail olan Allah'ın aktif, kesintisiz ve anlık müdahalesiyle sağlandığını gösteren güçlü bir anlambilimsel kurgudur.

        Hâülâi (هَٰؤُلَاءِ)

        Kelimenin kökü, Arapçada yakındaki çoğul varlıkları işaret etmek için kullanılan "bunlar/şunlar" manasındaki işaret edatıdır (ism-i işaret). Ayette "hâülâi ve hâülâi" şeklinde peş peşe tekrarlanmıştır.

        Celaleddin el-Suyuti, işaret isminin "hâülâi ve hâülâi" (bunlara ve şunlara) şeklinde tekrar edilmesinin Arap belagatindeki işlevini inceler. Bu tekrarlı kullanım, niyetleri birbirine tamamen zıt olan iki farklı insan tipini (dünyaperestler ve ahireti arzulayan müminler) kategorik olarak birbirinden ayırır. Ancak aynı işaret zamirinin her iki zümre için de eşit şekilde kullanılması, ilahi rızıklandırmanın bu iki zıt kutbu da hiçbir ayrım gözetmeksizin aynı kategoride kuşattığını dilbilgisel bir dengeyle sunar.

        Dücane Cündioğlu, işaret zamirinin tekrarının edebi ve felsefi bir okumasını yapar. İnsanlık varoluşsal tercihleri bakımından keskin bir biçimde iki ana kampa ayrılmış olsa da, ontolojik düzeyde (rızık ve yaşam hakkı bağlamında) Allah'ın "bunlar ve şunlar" diyerek herkese eşit yaşam imkânı sunduğunu semantik bir tarafsızlıkla ve muazzam bir teolojik adaletle ifade ettiğini aktarır.

        Atâi (عَطَاءِ)

        Kelimenin kökü olan "a-t-v" lafzı, sözlükte "vermek, bağışlamak, lütuf, ihsan ve hediye" anlamlarına gelmektedir. İsim formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi el uzatarak almak veya birine uzatarak vermek" olduğunu belirtir. Karşılık beklenmeksizin, tamamen gönülden koparak verilen her türlü hediyeye ve lütfa bu isim verilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ata" kelimesinin bir emek karşılığında hak edilmiş ücretten (ecr/ceza) tamamen farklı olduğunu, verenin salt kendi cömertliğinden ve fazlından kaynaklanan "karşılıksız bağış" manasına geldiğini ifade eder. Dünyevi nimetlerin kâfir veya mümin fark etmeksizin herkese verilmesi, bunun bir ahlaki hak ediş değil, mutlak bir ilahi "ata" (lütuf) olmasındandır.

        Toshihiko Izutsu, İslam öncesi Arap kültüründeki kabile reisinin cömertliğini niteleyen "ata" (bağış) konseptinin, Kur'an lügatinde nasıl evrenselleştirilip ilahi bir sıfata dönüştürüldüğünü tahlil eder. Allah'ın atâsı, kabilevi, dinsel veya ahlaki sınırları aşan, inananı ve isyan edeni aynı anda kuşatan ontolojik ve kozmik bir cömertlik kavramına yükseltilmiştir.

        Rabbike (رَبِّكَ)

        Kelimenin kökü "r-b-b" olup "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Sonunda muhatap zamiri (ke) bulunmaktadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve ona malik olmak" olduğunu aktarır. Yaratıcının mahlukatı sadece var edip bırakmadığını, sürekli bir koruma ve gözetim altında tuttuğunu gösterir.

        Râgıb el-İsfahânî, Rabb olmanın tanımını "bir şeyi ilk halinden alıp, derece derece olgunluk ve kemal noktasına ulaştırmak" şeklinde yapar. Ayette karşılıksız bağışın (ata) doğrudan "Rabb" ismine izafe edilmesi, bu verişin arkasında kullarını -isyankar dahi olsalar- yaşatma, besleme ve varlıkta tutma iradesinin bulunduğunu aktarır.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, ismin muhatap zamiriyle "Rabbike" (Senin Rabbin) şeklinde kullanılmasının, Hz. Peygamber'e yönelik teolojik bir hatırlatma olduğunu belirtir. Allah, sadece inananların (müminlerin) değil, ahireti inkar edip dünyayı isteyenlerin de yaşatıcısı ve besleyicisidir (Rabbi'dir). Bu evrensel kural, "Senin Rabbinin bağışı" tamlamasıyla, peygamberin şahsı üzerinden tüm insanlığa linguistik bir formülle tebliğ edilir.

        Mahzûrâ (مَحْظُورًا)

        Kelimenin kökü olan "h-z-r" lafzı, sözlükte "men etmek, yasaklamak, engellemek, kısıtlamak ve çitle çevirmek" anlamlarına gelmektedir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/kısıtlanmış) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin etrafını çevirerek başkalarının ona ulaşmasını engellemek, onu belli bir alana hapsetmek ve yasaklamak" anlamı yattığını aktarır. Hayvanların etrafına çekilen koruyucu çite veya ağıla (hazîra) bu kökten isim verilmesi, onun dışarıya kapalılığından kaynaklanır.

        Râgıb el-İsfahânî, "hazr" eyleminin, bir lütfun veya nimetin önünün kesilmesi, engellenmesi ve belli bir zümrenin tekeline alınması olduğunu belirtir. İsm-i mef'ul formunun olumsuz edatla ("mâ kâne... mahzûrâ" / kısıtlanmış değildir) kullanımı, ilahi bağışın önünde durabilecek, onu engelleyebilecek veya sadece kendi tarafına yontabilecek hiçbir dünyevi/uhrevi gücün olmadığını ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası olan "mahzûrâ" lafzının, evrensel rızık yasasını (sünnetullah) sarsılmaz bir dilbilgisel yapıyla mühürlediğini tahlil eder. İnsanın inancı veya ahlaki konumu ne olursa olsun, ilahi rahmetin dünyevi tecellisi olan rızık ve yaşam imkânı hiçbir zaman "çitlerle çevrilmiş, tekelleştirilmiş yahut kısıtlanmış" (mahzûr) bir yapıda tutulamaz. Allah'ın dünyevi bağışı mutlak manada serbest, sınırsız ve engellenemezdir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X