وَمَنْ اَرَادَ الْاٰخِرَةَ وَسَعٰى لَهَا سَعْيَهَا وَهُوَ مُؤْمِنٌ فَاُو۬لٰٓئِكَ كَانَ سَعْيُهُمْ مَشْكُوراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 19. Ayet
Daralt
X
-
"Kim de âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir."
Kim âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa. Bu yukarıda geçen şu beyanın açıklamasıdır “Kim bu geçici dünyayı isterse burada istediğimiz kimseye dilediğimiz şeyleri veririz”. Sanki şöyle buyuruyor: Rabb’ini inkâr ettiği, âhireti yalanladığı halde kim dünyayı isterse “Dünyada onun için orada dilediklerimiz için istediğimizi peşin olarak veririz”. Rabb’ine inanıp, âhireti tasdik ettiği halde kim âhireti ister de onun için çaba harcayarak çalışırsa işte onların çalışmaları karşılık görecektir. Yani makbul bir karşılık bulacaktır. Karşılık bulan, sevapla mükâfatlandırılan çaba ve çalışmadır. Kim âhireti ister ve bir mümin olarak âhiret için ona yaraşır bir çabayla çalışırsa. Bu beyan, söz konusu kişilerin âhireti inkâr ederek dünyayı elde etmek isteyen kimseler olduğuna işaret eder. Sonra Allah dünyada yaptığı işlerle âhireti kasteder de onun için mümin olarak çalışırsa işte böylelerinin çabaları karşılık görecektir. Yani makbul bir karşılık görecektir.
Yorumu Yorumla
-
Erâde (أَرَادَ)
Kelimenin kökü olan "r-v-d" lafzı, sözlükte "istemek, talep etmek, bir şeye doğru yönelmek ve kastetmek" anlamlarına gelmektedir. Mazi (geçmiş zaman) fiil formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyi aramak için gidip gelmek, irade etmek ve hedefe yönelmek" olduğunu belirtir. Ayetteki bağlamıyla, failin pasif bir istekten ziyade, bütün varlığını belirlediği nihai hedefe doğru içsel ve dışsal bir yönelimle sabitlemesini ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, irade kavramının "ihtiyaç, şiddetli meyil ve umut" unsurlarının birleşiminden oluşan spesifik ve bilinçli bir karar olduğunu aktarır. Önceki ayetlerde geçen salt dünyevi arzuların (el-âcile) tam zıddı olarak buradaki irade, geçici hazları aşıp kalıcı olanı (ahireti) felsefi ve teolojik bir bilinçle seçmektir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "irade" eyleminin insanın özgür seçimini ve varoluşsal otonomisini temsil ettiğini tahlil eder. İnsan, kendi ontolojik rotasını belirleme gücüne sahiptir; bu kelime, yönünü ebediyete çeviren rasyonel bir ahlaki öznenin ilk ve en temel bilişsel eylemini (niyetini) semantik olarak sabitler.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, irade fiilinin mazi (geçmiş zaman) kipiyle gelmesinin son derece önemli bir dilbilgisel tercih olduğunu değerlendirir. Bu karar anlık bir heves, geçici bir duygu durumu değil; zihinde ve kalpte çoktan kesinleşmiş, tereddütsüz ve köklü bir "yön belirleme" eylemidir.
El-Âhırate (الْآخِرَةَ)
Kelimenin kökü "e-h-r" olup "sonra gelmek, geride kalmak, ilk olanın (evvel/dünya) zıddı" manalarına gelir. İsmi fail formundan türemiş, belirli (marife) dişil bir sıfat-isimdir.
İbn Fâris, kök manasının "bir şeyin başlangıcı ve öne geçen kısmının zıddı olarak sonradan gelen, nihayete eren tarafı" olduğunu bildirir. Zamanın ve varoluşun son, kalıcı aşaması olması nedeniyle öte âleme bu ismin verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "el-âhırah" kelimesinin Kur'an'da her zaman yakın ve alçak olan dünyanın ontolojik zıddı olarak konumlandırıldığını aktarır. Kelimenin belirli (marife) formda gelmesi, şüphe duyulan muğlak bir mekanı değil, peygamberler aracılığıyla tüm detayları ve kesinliği bildirilmiş o "nihai ve tek gerçeklik yurdu"nu işaret eder.
Dücane Cündioğlu, insanın aceleci doğasının talep ettiği peşin hazzın karşısına, bu ayette ertelenmiş ama kalıcı olan "ahiret" mefhumunun konulmasının edebi ve felsefi simetrisini tahlil eder. Bu kelime, insanı sadece dürtüleriyle hareket eden bir canlı olmaktan çıkarıp, geleceği ve ebediyeti planlayabilen rasyonel/ahlaki bir varlığa dönüştüren linguistik bir eşik işlevi görür.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'da doğrudan eskatolojik (ahiret bilimi) bir terim olarak kullanıldığını, zamanın son bulmasından sonra başlayacak olan ebedi diriliş, yargılanma ve nihai karşılık görme evresinin tamamını kapsayan bir şemsiye kavram olduğunu kaydeder.
Se'â (وَسَعَىٰ)
Kelimenin kökü olan "s-a-y" lafzı, sözlükte "hızlı yürümek, koşmakla yürümek arasındaki tempolu adımlarla ilerlemek, çabalamak ve gayret etmek" anlamlarına gelmektedir. Mazi fiil formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "belli bir amaca yönelik olarak hızla, kasıtlı ve yoğun bir eforla hareket etmek" manasının yattığını belirtir. Sıradan ve yavaş bir yürüyüşten ziyade, içinde telaş, ciddiyet ve kararlılık barındıran bedensel bir aktiviteyi niteleyen bir köktür.
Râgıb el-İsfahânî, "sa'y" eyleminin sadece fiziksel bir mesafe kat etmeyi değil, aklın, iradenin ve bedenin belli bir gaye uğrunda yoğun bir mesai ile seferber edilmesini ifade ettiğini aktarır. Ahiret için çabalamak, dünyevi mesuliyetleri ihmal etmeksizin bütün eylemleri o yüce gayeye (ahirete) göre hizalamaktır.
Toshihiko Izutsu, imanın ve iradenin sadece zihinsel bir niyetten veya pasif bir tasdikten ibaret kalamayacağını, "sa'y" fiiliyle bütünüyle pratik, dinamik ve dışa vuruk bir ahlaki eylemselliğe (action) dönüştüğünü analiz eder. Kur'an'ın etik sisteminde niyet, ancak bu fiille ontolojik bir somutluğa kavuşur.
Sa'yehâ (سَعْيَهَا)
Aynı "s-a-y" kökünden türeyen masdar olup, sonuna ahirete dönük aidiyet zamiri (hâ) eklenmiştir. Ayette "mef'ul-i mutlak" (pekiştireç görevindeki nesne) konumundadır.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin (se'â) hemen ardından kendi masdarının (sa'yehâ) "mef'ul-i mutlak" olarak gelmesinin, Arap dilindeki tekid (pekiştirme) kuralı gereği eylemin mahiyetini ve ciddiyetini zirveye taşıdığını tahlil eder. Zamirin (onun çabası) eklenmesi, bu çabanın sıradan veya eksik bir çalışma olmadığını; "tam da ahiretin şanına yakışır, ona layık ve onun standartlarına uygun, spesifik bir çaba" olması gerektiğini dilbilgisel bir mühürle kesinleştirir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, bu linguistik tamlamanın (onun kendi çabası) niceliksel bir çokluktan ziyade niteliksel bir uygunluğu şart koştuğunu belirtir. Her çalışma veya iyi niyet ahirete ulaştırmaz; kişinin eyleminin (sa'y), ilahi nizamın belirlediği şer'i, hukuki ve ahlaki kodlara bütünüyle uyumlu (sa'yehâ) olması zorunluluğu semantik olarak vurgulanmıştır.
Mü'min (مُؤْمِنٌ)
Kelimenin kökü olan "e-m-n" lafzı, sözlükte "güvende olmak, korku ve endişeden emin olmak, tasdik etmek, inanmak" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında ism-i fail formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "her türlü şüphenin, inkarın ve korkunun zıddı olarak mutlak bir sükunet, tasdik ve barış" manasının bulunduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, imanın salt dille söylenen bir onay olmadığını, kişinin Yaratıcı'nın otoritesine sığınarak kalbindeki her türlü tereddüdü silmesi ve o hakikati varoluşsal bir güvenle kabul etmesi olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin ayette "ve hüve mü'minun" (o mümin olduğu halde) şeklinde isim cümlesi ve "hâl" (durum zarfı) olarak gelmesinin muazzam bir teolojik çerçeve çizdiğini tahlil eder. İman, yapılan ahlaki eforun (sa'y) Allah katında kabul edilmesi için mutlak, değişmez ve öncelikli bir ontolojik zemin olarak linguistik bir formülle metne yerleştirilmiştir. İman (teolojik tasdik) olmaksızın yapılan hiçbir çaba, ahiret denkleminde kurtarıcı bir eylem olarak karşılık bulmaz.
Ülâike (فَأُولَٰئِكَ)
Kökü "u-l-y" olan ve "onlar, şunlar" manalarına gelen çoğul işaret ismidir. Başındaki "fe" harfi sonuç/bağlaç bildirir.
İbn Fâris, bu kelimenin kendisinden uzakta yahut makamca yüksekte olan çoğul bir topluluğu işaret etmek ve onlara dikkat çekmek için kullanıldığını bildirir.
Celaleddin el-Suyuti, işaret isminin yakındakileri gösteren (hâülâi) formu yerine, uzaktakileri işaret eden "ülâike" (işte onlar) formunda kullanılmasının derin bir belagat taşıdığını kaydeder. Bu dilbilgisel tercih, söz konusu vasıfları taşıyan (ahireti isteyip, layıkıyla çabalayan ve mümin olan) zümrenin Allah katındaki makamının yüceliğini, şerefinin yüksekliğini ve sıradan kalabalıklardan ontolojik olarak ne kadar erişilmez/uzak bir noktada bulunduklarını anlambilimsel bir zarafetle vurgular.
Meşkûrâ (مَّشْكُورًا)
Kelimenin kökü "ş-k-r" olup "teşekkür etmek, iyiliği bilmek, minnettar olmak ve karşılığını bolca vermek" manalarına gelir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/teşekkür edilmiş, karşılığı verilmiş) formundadır ve ayetin fasılası (son kelimesi) olarak yer alır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "hayrın, iyiliğin ve bereketin bollaşması, dolup taşması" olduğunu belirtir. Memesi sütle dolan, yediği yemin karşılığını fazlasıyla veren deveye sözlükte bu ismin verilmesinden hareketle; şükrün, yapılan bir iyiliğe söz veya eylemle kat kat mukabelede bulunmak olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, şükür kavramının kula nispet edildiğinde "nimeti itiraf, minnet ve itaat", Allah'a nispet edildiğinde ise "kulun ameline en güzel şekilde ve kat kat fazlasıyla sevap/mükafat vermek" olduğunu belirtir. Eylemin ism-i mef'ul (meşkûr/teşekkür edilmiş) formunda olması, ilahi karşılığın bir ihtimal değil, mutlak ve kesin bir hak ediş olduğunu semantik olarak tesciller.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, mutlak kudret sahibi olan Allah'ın, kulunun çabasına karşı "şükredici/teşekkür eden" konumunda resmedilmesinin Kur'an'daki en çarpıcı antropomorfik (insan biçimci) ve edebi mecazlardan biri olduğunu değerlendirir. Yaratıcı, muhatabının ahlaki gayretini o kadar değerli bulur ki; bu çaba sıradan bir itaatin ötesinde, adeta Allah tarafından takdir edilen, yüceltilen ve "teşekkür edilen" (meşkûr) bir varoluşsal zirveye taşınır. Bu linguistik kurgu, insan onurunu ve iradi emeği teolojik sistemin tam merkezine oturtur.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla