Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 17. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 17. Ayet

    وَكَمْ اَهْلَكْنَا مِنَ الْقُرُونِ مِنْ بَعْدِ نُوحٍۜ وَكَفٰى بِرَبِّكَ بِذُنُوبِ عِبَادِه۪ خَب۪يراً بَص۪يراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekem ehleknâ mine-lkurûni min ba’di nûh(in)(k) vekefâ birabbike biżunûbi ‘ibâdihi ḣabîran basîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Nuh’tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilip görmede Rabb’in yeterlidir.”

      Nuh’tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Kullarının günahlarını bilip görmede Rabb’in yeterlidir. “Habîr” (خَبِيرًا) ile “Basîr” (بَصِيرًا)in bir olma ihtimali de vardır, aralarında fark olma ihtimali de vardır: “Habîr” kulların yaptıkları işleri bilen, “basîr” (بَصِيرًا) maslahatlarını, yaşantılarını ve cezalarını bilen demektir. Şöyle denilir; Falanca şu işte haşirdir (فلان خبير بهذا الأمر) yani bilgilidir, “fulânun ebsaru min fulânin” yani falanca falancıdan daha bilgilidir. Kullarının günahlarını. Bu onların Resûlullah’a (s.a.) kurdukları tuzaklardır. Bu sebeple şöyle buyurdu: Sana kurdukları tuzaklara karşı Allah yeter.

      Nuh’tan sonraki nesillerden nicelerini helâk ettik. Bu âyet hakkında iki türlü yorum bulunmaktadır: Birincisi, onları helâk etmekten, ecelleri ile ölme­lerini kastetmiş olma ihtimali vardır. Diyor ki: Nuh (a.s.) zamanında onların sayıları azdı, sonra çoğalarak bir kuşağı oluşturdular, sonra da öldüler, öyle ki onlardan tek bir kimse kalmadı. Burada helâk etmenin, kökünü kazımak mânasına da gelmesi ihtimali vardır. Bu da iki şekilde ortaya çıkar: Birincisi onlar bu dünya hayatında eşittirler, yani dost ile düşman... Hikmette ikisini birbirinden ayırmak söz konusudur. Bunun için birini diğerinden ayıracak bir yurda ihtiyaç vardır. İkincisi, hepsi birhkte helâk olmuşlardır. Akıl ve hikmette insanları özellikle, amaç olan bir akıbet olmaksızın yok etmek gayesiyle yaratmak abestir, yanlıştır. Bu sebeple orada, amaç olan başka bir dünyanın var olduğuna işaret eder ki, şu insanların yaratılmasında bu maksada göre bir hikmet olsun. Bu da ölümden sonra dirilmeyi zorunlu kılmaktadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Kem (كَمْ)

        Arapçada soru bildiren (istifhamiyye) ve çokluk/haber bildiren (haberiyye) olmak üzere iki farklı işlevde kullanılan edat ve isimdir. Ayette "kem-i haberiyye" (çokluk bildiren kem) olarak yer alır.

        İbn Fâris, bu lafzın temelinde "bir şeyin miktarını, adedini veya hacmini sormak yahut onun çokluğunu haber vermek" manasının bulunduğunu belirtir.

        Celaleddin el-Suyuti, ayetin girişindeki "kem" lafzının soru sormak için değil, Arap dilbilgisindeki "tekşir" (çokluk/abartı) ve "taaccüb" (hayret uyandırma) kuralı gereği kullanıldığını tahlil eder. İlahi hitap, Nuh'tan sonra helak edilen medeniyetlerin sayısının insan tahayyülünü aşacak kadar çok olduğunu bu edatla adeta sarsıcı bir tarihsel gerçeklik olarak muhatabın yüzüne çarpar.

        Ehleknâ (أَهْلَكْنَا)

        Kelimenin kökü "h-l-k" olup "ölmek, mahvolmak, çürümek, yıkılmak ve yok olmak" manalarına gelir. İf'al babında (ihlâk) mazi (geçmiş zaman) fiil formundadır ve azamet zamiriyle (Biz helak ettik) kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "kırılmak, düşmek ve varlığın bütünlüğünü kaybederek tükenmesi" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, helak kelimesinin bir şeyin varlık sahnesinden tamamen çekilmesi, yapısal olarak parçalanması ve izinin silinmesi olduğunu belirtir. Ayet bağlamında bu fiil, tarihsel süreçte isyan eden toplumların sadece fiziksel yıkımını değil, sosyolojik ve kültürel varlıklarının ilahi irade tarafından kökünden kazınmasını ifade eder.

        Toshihiko Izutsu, "ihlâk" eyleminin Kur'an'daki tarih felsefesinin merkezinde yer aldığını analiz eder. Helak, sıradan bir doğal afet değil, ahlaki sınırları aşarak yeryüzünde tuğyan (azgınlık) eden medeniyetlere karşı ilahi adaletin bizzat devreye girmesi ve o medeniyetleri ontolojik olarak tasfiye etmesidir.

        Kurûn (الْقُرُونِ)

        Kelimenin kökü olan "k-r-n" lafzı, sözlükte "iki şeyi birbirine bağlamak, yakın olmak, boynuz, nesil ve asır" anlamlarına gelmektedir. "Karn" kelimesinin çoğuludur.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "zaman, mekân veya fiziki olarak iki unsuru bir araya getirmek, eşleştirmek" olduğunu aktarır. Aynı zaman dilimini paylaşan, aynı çağda bir araya gelmiş insan topluluklarına (nesil/asır) bu kökten türeyen "karn" isminin verilmesi, onların tarihsel bir bağla birbirine tutunmuş olmalarındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "karn" kelimesinin bir peygamberin veya büyük bir toplumsal olayın etrafında birleşmiş çağdaş insan topluluğunu nitelediğini ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, kelimenin Arapçadaki kök anlamı olan "boynuz" (karn) metaforuna dikkat çekerek bunun edebi ve sosyolojik bir okumasını yapar. Boynuz, hayvanın en güçlü ve zirve noktasıdır; "kurûn" kelimesi de tarih sahnesinde ekonomik, askeri ve siyasi gücünün zirvesine (boynuz/tepe noktasına) ulaşmış, ancak kibre kapılarak helake sürüklenmiş görkemli nesilleri ve kibirli medeniyetleri linguistik olarak sembolize eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin ayette "yüzyıllar" şeklindeki salt takvimsel bir süreden ziyade, "peş peşe gelip geçen ve her biri kendi dönemine damga vuran tarihsel insan jenerasyonlarını" kapsadığını belirtir.

        Ba'di (بَعْدِ)

        Kelimenin kökü "b-a-d" olup sözlükte "uzaklaşmak, mesafe koymak, sonra gelmek" anlamlarına gelir. Zaman veya mekân zarfı olarak kullanılır; "önce" (kable) kelimesinin zıddıdır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "iki şey arasındaki ayrılık, mesafe ve birbirine zıt düşme/uzak olma" durumu olduğunu bildirir. Ayetteki kullanımıyla Nuh tufanı ile o anki zaman arasındaki devasa kronolojik mesafeyi ve tarihsel ardışıklığı ifade eder.

        Nûh (نُوحٍ)

        Özel isim olan kelimenin Arapça kökenli olup olmadığı tartışmalıdır. Ayette yeni bir tarihsel periyodun başlangıç miladı olarak zikredilmiştir.

        İbn Fâris, ismin Arapça "n-v-h" (ağlamak, feryat etmek, yas tutmak) kökünden gelebileceğini, kavminin helakine çok üzüldüğü için bu ismin verildiği yönündeki etimolojik görüşü aktarır.

        Arthur Jeffery, n-v-h kökünün bir halk etimolojisi olduğunu, ismin aslen İbranice ve Süryanice (Noah) kökenli olup Arapçaya Sami dillerinden geçtiğini, temel anlamının "dinlenme, istirahat ve huzur" olduğunu analiz eder.

        El-Cevâlîkî, ismin saf Arapça olmadığını, yabancı kökenli özel isimlerin Arapçalaşmış (muarreb) hallerinden biri olarak lügatte yer bulduğunu kaydeder.

        Gabriel Said Reynolds, Nuh isminin bu ayette salt bir şahıs olarak değil, tufan sonrasında insanlığın ikinci atası ve "yeni dünya düzeninin" kurucusu olarak tarihsel bir miladı, medeniyetlerin yeniden doğuş ve çöküş döngüsünün sıfır noktasını işaret eden tipolojik bir sınır çizgisi olarak kullanıldığını tahlil eder.

        Kefâ (وَكَفَىٰ)

        Kelimenin kökü olan "k-f-y" lafzı, sözlükte "yetmek, yeterli olmak, başkasına ihtiyaç bırakmamak ve kâfi gelmek" anlamlarına gelmektedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin eksiksizliği sebebiyle insanın ihtiyacını tam olarak karşılaması ve dışarıdan hiçbir ilave veya desteğe gerek duyulmaması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "kifayet" eyleminin ontolojik bir tamlığı ifade ettiğini aktarır. Ayette "Rabbin yeter" şeklinde gelmesi, Allah'ın kulları üzerindeki bilgisinin ve gözetiminin o kadar mutlak ve kusursuz olduğunu gösterir ki, başka hiçbir şahide, deftere veya ihbarcıya teolojik ve hukuki açıdan lüzum kalmamıştır.

        Rabbike (بِرَبِّكَ)

        Kelimenin kökü olan "r-b-b", "terbiye etmek, besleyip büyütmek, ıslah etmek, efendi ve sahip olmak" anlamlarına gelir. Başında pekiştirme amaçlı (zâid) cer harfi (bi), sonunda ise muhatap zamiri (ke) bulunur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi düzeltmek, gözetmek ve ona malik olmak" olduğunu aktarır.

        Celaleddin el-Suyuti, dilbilgisi açısından kelimenin başındaki "bâ" (bi) harfinin "zâid" (fazladan/pekiştireç) olduğunu, asıl cümlenin "Kefâ Rabbuke" (Rabbin yetti) şeklinde doğrudan bir fail (özne) vurgusu taşıdığını, bu edatın anlama "kesinlik ve şüphe götürmezlik" kattığını tahlil eder.

        Toshihiko Izutsu, ayette intikam alıcı bir isim (Müntakim/Kahhar) yerine, terbiye eden ve şefkatle büyüten "Rabb" isminin seçilmesinin derin bir anlamı olduğunu belirtir. Helak edilen veya günah işleyen kulları izleyen otorite, onların bizzat sahibi ve ontolojik besleyicisi olan makamdır; dolayısıyla verilen ceza veya tutulan kayıt, bir düşmanlıktan ziyade mutlak bir ilahi adalet ve kozmik terbiye mekanizmasıdır.

        Zunûb (بِذُنُوبِ)

        Kelimenin kökü "z-n-b" olup sözlükte "kuyruk, bir şeyin arka kısmı, son, peşinden gelen, günah ve cürüm" anlamlarına gelmektedir. "Zenb" kelimesinin çoğuludur.

        İbn Fâris, bu kökün asıl ve fiziksel manasının "hayvanın kuyruğu, bir şeyin en son ve arka kısmı" olduğunu belirtir. İnsanın işlediği ahlaki ihlallere, cürümlere ve suçlara bu isimden türeyen "zenb/zunûb" denilmesinin sebebi; günahın bitip giden bir eylem olmaması, kişinin arkasından ayrılmayan, peşine bir "kuyruk" gibi takılan ve nihayetinde kötü akıbet getiren varoluşsal bir gölge olmasındandır.

        Râgıb el-İsfahânî, "zenb" kelimesinin kasıtlı olarak veya ihmal neticesinde yapılan, sonucunda ceza doğuran her türlü kötü fiili kapsadığını ifade eder. Eylemin bizzat kendisine değil, o eylemin faile yapışan ve ahirete kadar uzanan "sonucuna/vebaline" vurgu yapan bir linguistik isimlendirmedir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kök anlamı olan "kuyruk/peşten gelen" mecazının Kur'an'daki ahlaki sorumluluk bilincini muazzam bir şekilde görselleştirdiğini tahlil eder. İşlenen günah (zunûb), anlık bir zevk veya öfke patlamasıyla sona ermez; failin karakterine ve kaderine bir ek, bir uzantı olarak kilitlenir ve ilahi mahkemeye kadar onu arkasından takip eder.

        İbâdihî (عِبَادِهِ)

        Kökü "a-b-d" olup, "boyun eğmek, itaat etmek, hizmet etmek ve kul olmak" manalarına gelmektedir. "Abd" kelimesinin çoğulu olup Allah'a (hî zamirine) izafe edilmiştir.

        İbn Fâris, kök anlamının "yumuşaklık, zelil olmak, kibir ve dirençten arınarak bütünüyle itaat etmek" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, Arapçada "abd" kelimesinin köle manasında "abîd", Allah'a kulluk edenler manasında ise "ibâd" şeklinde çoğul yapıldığını hatırlatarak; ayetteki "ibâdihî" lafzının günahkâr olsalar bile insanların bütünüyle Allah'ın tasarrufunda ve mülkiyetinde (O'nun kulları) olduğunu, bu ontolojik aidiyetten asla çıkamayacaklarını semantik olarak tescillediğini aktarır.

        Habîrâ (خَبِيرًا)

        Kelimenin kökü olan "h-b-r" lafzı, sözlükte "bir şeyin içyüzünü bilmek, mahiyetinden haberdar olmak, gizli ve örtülü olanı kavramak" anlamlarına gelir. Mübalağalı sıfat (faîl) veznindedir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin özüne, derinliğine ve sadece dıştan görünmeyen saklı hakikatine vakıf olmak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Habîr" sıfatının salt bir bilgi (ilim) olmadığını, eşyanın veya eylemin oluşum sürecini, arkasındaki niyetleri ve ulaştığı sonuçları bütün incelikleriyle bilmek olduğunu ifade eder. Ayet bağlamında kulların işlediği günahların ardındaki psikolojik dürtülerin, gizli planların ve saklı niyetlerin Allah tarafından mutlak bir şekilde bilindiğini niteleyen linguistik bir tescildir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'da Allah'ın ilim sıfatının en detaylı ve derinlemesine yansıması olarak zikredildiğini, kulların zihinlerinden geçen en ufak düşüncenin dahi bu sıfatın kapsama alanında olduğunu kaydeder.

        Basîrâ (بَصِيرًا)

        Kökü "b-s-r" olup "görmek, kavramak, içyüzünü müşahede etmek" manalarına gelir. Tıpkı Habîr gibi "faîl" vezninde mübalağa bildiren bir sıfattır.

        İbn Fâris, bu kökün sadece gözle algılamayı değil, aklın ve idrakin devreye girmesiyle oluşan net, keskin ve mutlak bir görüşü, şahitliği ifade ettiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "Basîr" sıfatının, eylemlerin hem dış dünyadaki fiziksel tezahürlerini (görme) hem de failin kalbindeki yerini (basiret) bütünüyle kuşatan bir ilahi müşahede makamı olduğunu aktarır.

        Toshihiko Izutsu, ayetin sonunda "Habîr" ve "Basîr" kelimelerinin yan yana getirilmesinin (fasıla), Kur'an'ın eşsiz "ilahi idrak" kurgusunu tamamladığını analiz eder. Habîr ile içsel niyetler/gizli planlar (batın) bilinirken, Basîr ile dışarıya yansıyan eylemler (zahir) görülür. Bu ikili sıfat yapısı, kulların günahları üzerinde hiçbir kör noktanın veya bilgi eksikliğinin kalmadığını anlambilimsel bir mühürle garanti altına alır.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X