وَاِذَٓا اَرَدْنَٓا اَنْ نُهْلِكَ قَرْيَةً اَمَرْنَا مُتْرَف۪يهَا فَفَسَقُوا ف۪يهَا فَحَقَّ عَلَيْهَا الْقَوْلُ فَدَمَّرْنَاهَا تَدْم۪يراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 16. Ayet
Daralt
X
-
“Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz; onlar ise orada günah işlemeye devam ederler, sonuçta o ülke helâke müstahak olur, biz de oranın altını üstüne getiririz.”
Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde oranın şımarmış yöneticilerine (iyiye yönlendirici) emirler veririz. “Emernâ mütrafîhâ” (أَمَرْنَا مُتْرَفِيهَا) cümlesi şeddeli ve şeddesiz okunabilir. “Emernâ” (أمرنا) kelimesini şeddeli olarak “emmernâ” (أَمَّرْنَا) diye okuyana göre bunun iki mânaya ihtimali vardır: Birincisi (أمّرنا) şımarmış yöneticilerini (iyiye yönlendirici) emir yaparız. “Emmernâ” (أَمَّرْنَا) emirlikten ve onlara musallat kılmaktan gelir. Yani onlara şımarmış kimseleri yönetici ve sulta sahibi kılarız. Yani onların sayılarını çoğaltır ve şımarmış olanlarını fâsık ve kibirlenenlere sultan yaparız. İkincisi: “Emmernâ” (أمّرنا) yani şımaranlarm ve nimet verilenlerin sayısını çoğaltırız demektir. Şu âyetlerde ifade edilenleri Allah onlara hatırlatıyor: “Aynı şekilde senden önce de hiçbir topluluğa bir uyarıcı göndermedik ki, topluluğun zevkusafaya dalmış kesimi şöyle demiş olmasınlar: “Biz atalarımızı bir inanç üzerinde bulduk ve biz onların izlerinden gitmekteyiz”; “Biz servet ve nüfus açısından üstünüz; dolayısıyla, azaba uğratılacaklar biz olamayız’. Onlar azap edilmeyeceklerine inanıyorlardı, çünkü bu dünya hayatında mallarının ve evlatlarının çokluğu sebebiyle ünlenmiş ve nimetlenmişlerdi. Aziz ve Celîl olan Allah, geçmiş ümmetlerden bazılarını, azlık ve darlık durumunda değil, ancak sayılarını çoğalttıktan ve dünya varlıklarını bolca verdikten sonra helak ettiğini haber vermiştir. Nitekim yüce Allah şöyle buyuruyor: “Sonra kötülüğü değiştirip yerine iyilik getirdik. Nihayet çoğaldılar”. Âyette geçen “hattâ afev” (حَتَّى عَفَوْا) cümlesi çoğaldılar demektir. “Nihayet kendilerine verilenler yüzünden şımardıkları zaman onları ansızın yakaladık”. Geçmiş ümmetler, çoğalıp, sefihlik sebebiyle kendilerini güvende hissedip izzet sahibi olmadıkça azaba çarptırılmamışlardır. Yüce Allah şu müşrikleri, mal ve evlatlarına, sayılarının çokluğuna mağrur olmamaları için uyarıyor. “Emernâ” (أمرنا) kelimesinin şeddesiz olduğunu söyleyenlere göre, bu kelime emretmekten gelir, yani onların büyüklerine ve ileri gelenlerine resûle itaat etmeyi ve çağırdığı dini kabul etmeyi emrettik. Nihayet peygamberlerine isyan edip onun çağrısını inadına ve kibirlenerek kabul etmeyince, işte o zaman helâk edilirler. Çünkü daha önce belirttik ki, sadece Allah’ın mûcizeleri hakkında inat ve kibirlenmelerinden dolayı Allah geçmiş ümmetlerin kökünü kazımıştır, yoksa ilk anda sadece resûlleri yalanlaman ve onlara muhalefet etmeleri sebebiyle kendilerini yok etmemiştir.
Şımarmış yöneticilerini. Bazıları “mütrafîhâ” (مُتْرَفِيهَا) kelimesinin nimet verilen kimse olduğunu söylemiştir. Bazıları “mütrafîhâ” (مترفيها) kelimesinin ikram edilen ve kibirlenenler olduğunu söylemiştir. Hepsi biridir.
Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde. Bu beyanda iradenin, murad edilenden başka bir şey olduğuna işaret vardır. Çünkü yüce Allah iradenin, helâk etme anından önce olduğunu haber vermiştir. Bu da iradenin murad edilenden başka bir şey olduğuna işaret eder. Burada Allah’ın, ne sebeple helâk edileceklerse onu murad ettiği anlamı vardır, o da yalanlama ve inattır. Çünkü Allah onların bunu seçeceklerini bilir. Helâk olma sebebi dışında bir durumu bildiği halde onları helâk etmeyi murad etmesine ihtimal yoktur. Bu durum, Mûtezile’nin, iradenin murad edilen şeyin aynısı olduğu ve Allah onların helâkine sebep olan şeyi murat etmediği görüşünü reddeder. En doğrusunu Allah bilir.
Sonuçta o ülke helâke müstahak olur. Helâk edilmelerini murat etmesi sebebiyle onlar helâke müstahak olmuşlardır. Yahut o ülke helâke müstahak olur meâlindeki beyan, geçmiş ümmetlerden haber vermesi sebebiyle, anlamına da gelir. Şu beyanda belirtildiği gibi: “Bu, Allah’ın daha önce gelip geçenler hakkında koyduğu kanundur”.
Biz de oranm altını üstüne getirdik. Yani onları kuvvetli bir şekilde helâk ettik.
Yorumu Yorumla
-
Eradnâ (أَرَدْنَا)
Kelimenin kökü olan "r-v-d" lafzı, sözlükte "istemek, talep etmek, bir şeye yönelmek ve arzu etmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (irade) ve azamet zamiriyle (Biz istedik/irade ettik) kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi aramak için gidip gelmek, yönelmek ve kastetmek" manasının yattığını belirtir. İrade, failin bir eylemi gerçekleştirmeden önce ona doğru içsel olarak yönelmesi ve o işi kasıtlı olarak seçmesidir.
Râgıb el-İsfahânî, irade kavramının "ihtiyaç, arzu ve umut" unsurlarının birleşiminden oluşan spesifik bir yönelim olduğunu aktarır. Allah'a atfedildiğinde ise bu kavram, herhangi bir beşeri tereddüt barındırmaksızın mutlak bir "hükmetme ve yaratma kastı" anlamına gelir. Ayetteki "helak etmeyi irade ettiğimizde" ifadesi, rastgele bir öfke patlamasını değil, sosyolojik şartları olgunlaşmış bir topluma yönelik ilahi yasanın (sünnetullah) bilinçli bir şekilde devreye sokulmasını linguistik olarak ifade eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetin girişindeki bu ilahi iradenin (eradnâ), keyfi ve despotik bir yok etme arzusu olmadığını tahlil eder. Metin, helakin gerçekleşmesi için toplumun iç dinamiklerinin (zulüm ve şımarıklık) belli bir doygunluk noktasına ulaşması gerektiğini ve ilahi iradenin ancak bu ahlaki çöküşün doğal bir neticesi olarak yıkıma onay verdiğini semantik bir nedensellik bağıyla kurar.
Nuhlike (نُهْلِكَ)
Kelimenin kökü "h-l-k" olup "ölmek, mahvolmak, çürümek, yıkılmak ve yok olmak" manalarına gelir. İf'al babında (ihlâk) muzari fiil formundadır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "kırılmak, düşmek ve varlığın bütünlüğünü kaybederek tükenmesi" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, helak kelimesinin bir şeyin varlık sahnesinden çekilmesi, yapısal olarak parçalanması ve artık hiçbir işe yaramaz hale gelmesi olduğunu belirtir. İhlak eylemi, bir toplumun sadece fiziksel olarak ölmesini değil, siyasi, ekonomik ve ahlaki organizasyonunun bütünüyle çökertilerek tarih dışına itilmesini ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "helak" kavramının sıradan bir doğal afetten ayrıştığını belirtir. Helak, ilahi sınırları ihlal ederek tuğyan (azgınlık) aşamasına geçmiş medeniyetlere karşı uygulanan en üst düzey teolojik müdahaledir ve o medeniyetin yeryüzündeki varoluşsal izlerinin mutlak silinişini sembolize eder.
Karyeten (قَرْيَةً)
Kelimenin kökü olan "k-r-y" lafzı, sözlükte "toplamak, bir araya getirmek, suyun havuzda birikmesi" anlamlarına gelmektedir. Nekre (belirsiz) formda kullanılmıştır.
İbn Fâris, kök manasının "dağınık olan unsurların bir merkezde toplanması" olduğunu aktarır. İnsanların ve binaların bir araya gelip kalabalıklar oluşturması sebebiyle yerleşim yerlerine (şehir/kasaba) bu ismin verildiğini belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, karye kelimesinin sadece fiziki binaları ve sokakları değil, o mekânda yaşayan insan topluluğunu, medeniyeti ve o toplumun sosyokültürel yapısını hep birlikte tanımlayan kapsayıcı bir isim olduğunu ifade eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin belirli bir şehri veya tarihi bir devleti işaret etmek yerine nekre (belirsiz) formda (karyeten/herhangi bir şehir) gelmesinin son derece önemli bir evrensellik vurgusu olduğunu tahlil eder. Kur'an, bu dilbilgisel tercihle olayı belirli bir coğrafyaya hapsetmekten çıkarıp, tarih boyunca var olmuş ve var olacak tüm medeniyetler için geçerli değişmez bir sosyolojik "yıkılış yasası" (kanun) olarak formüle eder.
Emernâ (أَمَرْنَا)
Kelimenin kökü "e-m-r" olup "buyurmak, emretmek, iş, durum, çoğalmak" manalarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün biri "bir işin yapılmasını istemek/buyurmak", diğeri ise "bir şeyin çoğalması, bereketlenmesi" olmak üzere iki temel anlama sahip olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, Arap dilindeki farklı kıraatlere (okuyuşlara) ve etimolojik köklere dikkat çeker. Eğer kelime "buyurmak" anlamındaysa, "Biz onlara adaleti ve itaati emrettik ama onlar isyan etti" şeklinde zımni (gizli) bir cümlenin varlığına işaret eder. Eğer kök "çoğalmak/artmak" (âmmernâ) anlamındaysa, "Biz onların yöneticilerini/zenginlerini çoğalttık ve onlara dünyevi nimetleri yığdık" manasına gelir ki bu da helak öncesi bir ilahi istidrac (fark ettirmeden helake sürükleme) ve sınavdır.
Celaleddin el-Suyuti, müfessirlerin ve dilbilimcilerin bu kelime üzerindeki tartışmalarını aktararak, yaygın okumanın (emernâ) "Biz o şehrin ileri gelenlerine itaat etmelerini emrettik, fakat onlar yoldan çıktılar" şeklinde olduğunu, eylemin kendisinin (itaat/adalet) metinden düşürülerek (hazf) cümlenin hızlandırıldığını ve muhatabın zihnine bırakıldığını linguistik bir zarafet olarak kaydeder.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, buradaki "emir" lafzının sıradan bir tebliğ olmadığını, toplumun kaderini belirleyen elit tabakaya verilmiş ontolojik bir sorumluluk testi olduğunu belirtir. Zenginlik ve gücün lütfedilmesi, onlardan beklenen adalet emriyle eşzamanlıdır.
Mütrafîhâ (مُتْرَفِيهَا)
Kelimenin kökü olan "t-r-f" lafzı, sözlükte "nimet içinde yüzmek, refah, bolluk, şımarıklık ve konfor" anlamlarına gelmektedir. İf'al babından ism-i mef'ul (mütraf) çoğul formundadır ve zamire izafe edilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "yumuşaklık, rahatlık, genişlik ve nimetin insana verdiği bedensel/ruhsal gevşeme" manasının yattığını bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, "mütraf" kelimesinin, kendisine verilen aşırı zenginlik, lüks ve konfor sebebiyle azgınlaşmış, kibirlenmiş, ahiret endişesini kaybetmiş ve şehevi arzularının esiri olmuş elit/yönetici kesimi nitelediğini aktarır. Nimet, onları şükre değil, ontolojik bir şımarıklığa (ferağ) sürüklemiştir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın sosyo-ekonomik eleştirisinde "mütrafîn" kelimesinin oynadığı merkezi rolü analiz eder. Peygamberlerin tebliğine ilk ve en sert direnişi gösterenler daima bu zümredir; çünkü ilahi adalet, onların haksız ayrıcalıklarını ve sömürüye dayalı lükslerini doğrudan tehdit eder. Mütrafîn, refahın putlaştırıldığı bir zihniyetin semantik temsilcileridir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin Kur'an felsefesindeki "medeniyetlerin çöküş teorisi" bağlamında incelenmesi gerektiğini tahlil eder. Kur'an, bir şehrin helak edilmesinin faturasını sıradan halka değil, doğrudan "mütraf" denilen, servet ve iktidar sarhoşluğuyla ahlaki sınırları yıkan oligarşik elitlere keser. Lüksün ve konforun (t-r-f), toplumsal adaleti nasıl çürüttüğünü ve kaçınılmaz bir yıkımın (helak) katalizörü olduğunu linguistik ve sosyolojik bir formülle gözler önüne serer.
Fesekû (فَفَسَقُوا)
Kelimenin kökü "f-s-k" olup "yoldan çıkmak, isyan etmek, sınırları aşmak ve ilahi emirden ayrılmak" manalarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün orijinal ve fiziksel anlamının "taze hurmanın kabuğunu yırtarak dışarı çıkması yahut farenin yuvasından fırlaması" olduğunu aktarır. İnsanın ilahi emrin, itaatin ve ahlakın koruyucu kabuğunu yırtarak isyana savrulmasına bu sebeple "fısk" denilmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, fısk eyleminin hak yoldan ve rasyonel/şer'i sınırlardan bilinçli bir kopuş olduğunu ifade eder. Ayetteki "fe" (takibiye/hemen ardından) harfiyle fiilin başlaması (fe-fesekû), elit kesimin lüks ve zenginliğe ulaşır ulaşmaz, hiç vakit kaybetmeksizin ve kaçınılmaz bir refleksle yozlaşmaya ve toplumsal ahlakı parçalamaya yöneldiklerini dilbilgisel bir hızla somutlaştırır.
Toshihiko Izutsu, "fısk" lafzının Kur'an'da sadece inançsızlığı (küfür) değil, daha çok inancın reddiyle beraber ortaya çıkan aktif, saldırgan ve dışa vuruk bir ahlaki anarşiyi/bozgunculuğu ifade ettiğini semantik olarak analiz eder. Mütraf sınıfı sadece inanmamakla kalmaz, toplumsal düzenin kabuğunu (f-s-k) yırtarak her türlü haksızlığı meşrulaştırır.
Hakka (فَحَقَّ)
Kelimenin kökü olan "h-k-k" lafzı, sözlükte "gerçek olmak, sabit ve vacip olmak, kesinleşmek, doğruluğu ispatlanmak" anlamlarına gelmektedir.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin mutlak bir kesinlikle, sarsılmaz ve şüphe götürmez bir biçimde sabitlenmesi ve yerli yerine oturması" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "hak" eyleminin ayet bağlamında, önceden haber verilmiş olan bir ilahi yasanın ve cezanın, şartların olgunlaşması neticesinde tamamen adil, zorunlu ve hak edilmiş bir karşılık olarak o toplumun üzerine çökmesini ifade ettiğini aktarır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin "aleyhâ" (onun/o şehrin aleyhine) edatıyla kullanılmasının, ilahi azabın zalimane veya keyfi bir müdahale olmadığını, bilakis o şehrin seçkinlerinin işlediği fısk ve zulümler sebebiyle "cezayı kendi üzerlerine bizzat hak ettiklerini/vacip kıldıklarını" linguistik ve hukuki bir mantıkla ispatladığını kaydeder.
Kavl (الْقَوْلُ)
Kelimenin kökü "k-v-l" olup "söz, kelam, ifade, hüküm ve karar" manalarına gelir.
İbn Fâris, kök anlamının "dille telaffuz edilen ve bir mana taşıyan seslerin bütünü" olduğunu bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "el-kavl" lafzının marife (belirli) formda gelerek sıradan bir sözü değil, Allah'ın "Zalimleri helak edeceğim" şeklindeki o mutlak, ezeli ve evrensel hükmünü/kararını işaret ettiğini belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, buradaki "Söz"ün (el-kavl), ontolojik bir yasa (sünnetullah) hüviyeti taşıdığını tahlil eder. Çöken ahlaki yapının fiziksel yıkımı beraberinde getireceği gerçeği, evrenin kuruluşundan beri kurgulanmış "ilahi bir söz/yasa"dır ve o toplum için bu yasa artık işlerlik kazanmış, sözün vadesi dolmuştur.
Demmernâhâ (فَدَمَّرْنَاهَا)
Kelimenin kökü olan "d-m-r" lafzı, sözlükte "helak olmak, kökünden yıkılmak, mahvolmak" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında (tedmîr) ve azamet zamiriyle (Biz onu yerle bir ettik) kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyi ardında hiçbir iz, eser ve kalıntı bırakmaksızın bütünüyle mahvetmek ve kökünü kazımak" olduğunu aktarır. Sıradan bir yıkım (hedm) veya bozmadan (ifsad) çok daha şiddetli ve geri dönülemez bir yeryüzünden siliniş halidir.
Râgıb el-İsfahânî, "tedmîr" eyleminin, bir nesneyi veya yapıyı en ince parçasına kadar şiddetle helak etmek olduğunu söyler.
Celaleddin el-Suyuti, fiilin tef'il babında (demmera) gelmesinin, Arap dilbilgisi kuralları çerçevesinde eylemin "şiddetini, çokluğunu ve acımasızlığını" anlambilimsel olarak zirveye taşıdığını ifade eder. İlahi azap, o kibirli mütraf sınıfının inşa ettiği medeniyeti sadece sarsmamış, bütünüyle ufalamış ve tarihe gömmüştür.
Tedmîrâ (تَدْمِيرًا)
Aynı "d-m-r" kökünden türeyen masdar olup, ayette "mef'ul-i mutlak" (pekiştireç görevindeki nesne) olarak fasıla (ayet sonu) konumunda kullanılmıştır.
İbn Fâris, eylemin masdar hali olarak cümlenin sonunda yer almasının, yıkımın katiyetini ve dehşetini soyut bir isimde dondurarak sabitlediğini bildirir.
Celaleddin el-Suyuti, Arap dilindeki pekiştirme (tekid) kuralı gereği eylemin (demmernâhâ) hemen ardından kendi masdarının (tedmîrâ) getirilmesinin, gerçekleşen bu sarsıcı yok oluşun ne kadar mutlak, geri çevrilemez ve pürüzsüz bir "yerle bir ediş" olduğunu dilbilgisel bir mühürle kesinleştirdiğini aktarır.
Dücane Cündioğlu, kök harflerinin cümlenin sonunda art arda tekrarlanmasının (demmernâhâ tedmîrâ) yarattığı fonetik ve semantik etkiyi tahlil eder. Bu dilbilimsel tekrar, fiziksel yıkımın çıkardığı ardışık çökme seslerini (gürültüyü) metin üzerinde adeta yankılatır. Medeniyetin en alt tabakasından en üstündeki şımarık elitlere (mütrafîn) kadar her şeyin un ufak edilerek dümdüz bir enkaza (tedmîr) dönüşmesi, Kur'an'ın eşsiz belagat ve tehdit dilinin zirvesidir.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla