مَنِ اهْتَدٰى فَاِنَّمَا يَهْتَد۪ي لِنَفْسِه۪ۚ وَمَنْ ضَلَّ فَاِنَّمَا يَضِلُّ عَلَيْهَاۜ وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰىۜ وَمَا كُنَّا مُعَذِّب۪ينَ حَتّٰى نَبْعَثَ رَسُولاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 15. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: adalet, sorumluluk, isra suresi 15. ayet, isra 15, elçi, sapkınlık, isra suresi, hidayet, dalalet, azap, nefis, resul
-
"Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resul göndermedikçe azap da etmeyiz.”
Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir. Yani Allah’ın verdiği çeşitli nimetlere erişir de şükrünü edâ etmeye kalkarsa bunu kendisi için yapar, çünkü nimetlerden yararlanan kendisidir. Yahut şöyle buyuruyor: “Kim hidâyeti seçerse ve Allah’ın davet ettiği dini kabul ederse o sadece kendisi için bunu seçmiş olur. Çünkü faydalanan odur, boynunu azat etmeye çalışan da odur.
Kim saparsa. Yani kim sapıklığı seçerse sadece kendi aleyhine seçer. Yani zararı sadece kendisine olur. Bu da şu beyanda belirtilen husustur; “Kim yararlı bir iş yaparsa o kendi lehinedir, kim kötü bir iş yaparsa o da kendi aleyhinedir”; “Eğer güzel bir iş yaparsanız kendiniz için yaparsınız, kötülük yaparsanız da kendi aleyhinize yaparsınız’’. Kim bundan saparsa kendi aleyhine sapar. Yani sapıklığının zararı kendisine döner. Bu durum şu âyette ifadeline husus gibidir: Kim şükrederse, kendisi için şükreder...
Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. O belirttiğimiz mânadır. Yani hiçbir insan başka bir insanm hatasmı yüklenmez, başkasmm işlediği günah sebebiyle günahkâr olmaz. En doğrusunu Allah bilir ya, Cenâb-ı Hak bunu belirtti ki âhirette vuku bulan durumun dünyadakinden farklı olduğu bilinsin. Çünkü dünyada başka bir kimse yerine bir kimse cezalandırılabilir, bir kimse başka bir kimsenin meşakkatini yüklenir. Âhirette ise hiç kimse başka bir kimsenin yerine cezalandırılmaz. İkincisi, bazı kimseler gönüllü olarak bazı kimselerin külfetlerini karşılıksız yüklenirler, kurtarılmasını üstlenirler. Âhirette ise kimse bunu yapamaz.
Biz bir resûl göndermedikçe azap da etmeyiz. Bu beyan şu anlama gelir; Biz dünyada, her yönden delillerdeki şüpheleri defedip kaldırmadıkça ve böylece delilleri tamamlamadıkça, her yönden mazeretlerini kaldırmak için her ne kadar elçiler gönderilmeden kendilerini bu deliller bağlasa da, kökten yok edecek şekilde azap etmeyiz. Yahut biz bir resûl göndermedikçe azap da etmeyiz meâlindeki beyan deliller var olsa ve azap onlara lazım gelse de Allahın bir lütfü ve rahmeti olarak azap etmeyiz demektir. Allah’ın onlara dünyada verdiği azap küfre mukabil bir azap değildir, çünkü küfre mukabil azap daimîdir, ebedîdir, kesilmez; oysa dünyadaki azap kesilir, ara verilir, fakat onlar inat gösterip mûcizeleri reddettikleri için dünyada bazı azap türlerine mâruz kaldılar. Küfür azabı ise âhirtte olup ebedîdir.
Bu âyette şu hususa işaret vardır: Allah’ın Biz bir resûl göndermedikçe azap da etmeyiz dediği yerde tevhidin delili onları bağlamış ve aklen ortaya çıkmıştır. Eğer deliller onları bağlamayacak olsaydı, o zaman resûller onları imana çağırınca: Siz kimsiniz, sizi bize kim gönderdi? diyebilirlerdi. Fakat Allah Teâlâ lütfü ile onların üzerinden şüpheleri uzaklaştırmak ve gönderdiği resûller vasıtasıyla mazeretlerini kaldırmak istedi. Çünkü varlık ve olaylara dair bilginin kaynaklan üçtür: Biri duyuların gösterdiği apaçık bilgiler. Diğeri düşünerek ve araştırarak idrak edilen bilgiler, bir diğeri de yalnızca (başkaları tarafından) öğretilen ve dikkat çekilen bilgüer.
Biz bir resûl göndermedikçe azap da etmeyiz. Azap etmek üç şekilde olur: Birincisi Allah onları dünyada başlangıç azabı olmak üzere, sınamak ve imtihan etmek için suçları olmaksızın azap eder. Tıpkı şu beyanda belirtildiği gibi: “Her can ölümü tadacaktır. Denemek için sizi kötü ve iyi durumlarla imtihan ederiz. Sonunda bize geleceksiniz”; “Onları grup grup yeryüzüne dağıttık. İçlerinden bazıları iyi kimselerdir, bazıları da böyle değildir. Bu sonuncuları, belki dönüş yaparlar diye, iyi durumlarla da kötü durumlarla da imtihan ettik” ve benzer âyetlerde bu konuyu açıklamıştır. Dolayısıyla âyetler onları küfre nispet etmek değil, (yani günahlarına kefaret değil) belki onlara bir uyarı ve bir hatırlatmadır.
İkincisi: İnat ve kibirlenmeden dolayı azap edilir, bu da köklerini kazıma tarzında olur, onlara bir ceza, takva sahiplerine bir öğüt olur. Bu azap ise bir tehdidin ardından gelen azaptır.
Üçüncüsü: Âhirette vâdedilen azaptır. Allah şöyle buyuruyor: Dünyada bir resûl göndermedikçe âhirette biz azap etmeyiz. En uygun olan mâna, anılan azap etmenin kök kazıma tarzındaki azap etme şeklinde olmasıdır. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
İhtedâ (اهْتَدَىٰ)
Kelimenin kökü olan "h-d-y" lafzı, sözlükte "yol göstermek, kılavuzluk etmek, doğru yöne iletmek ve rehberlik etmek" anlamlarına gelmektedir. İfti'al babında (ihtidâ) mazi (geçmiş zaman) fiildir.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "birini nezaketle ve lütufla doğru yola, hedefe doğru yönlendirmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin ifti'al kalıbında gelmesinin çok önemli bir semantik farklılık yarattığını aktarır. Buna göre "ihtida", sadece pasif bir şekilde hidayete erdirilmek değil, kişinin kendi hür iradesiyle, aktif bir çaba ve bilinçli bir yönelimle (tekellüf) doğru yolu bulması, o yolu bizzat talep edip benimsemesidir. Eylem bütünüyle failin kendi ahlaki tercihidir.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel haritasında "ihtida" kavramının, insanın varoluşsal rotasını ilahi nizamla uyumlu hale getirmesi olduğunu tahlil eder. Bu fiil, insanın evrendeki ahlaki kaos içerisinde kendi ontolojik merkezini ve istikametini bulduğu nihai aydınlanma anını dilsel olarak sabitler.
Linefsihî (لِنَفْسِهِ)
Kelimenin kökü "n-f-s" olup "can, ruh, soluk, zat ve bir şeyin kendi özü" anlamlarına gelir. Başında "lehine/faydasına" manası katan "lam" (li) harf-i ceri, sonunda ise aidiyet zamiri (hî) bulunmaktadır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde canlının soluk alıp vermesi ve ontolojik bir kıymete sahip olması manasının yattığını belirtir. İnsanın bizzat kendi varlığına nefs denir.
Dücane Cündioğlu, kelimenin başındaki "lam" (li) edatının edebi ve felsefi işlevine dikkat çeker. "Kendi nefsi için/lehine" vurgusu, insanın ahlaki eylemlerinin (ihtida) Yaratıcı'ya hiçbir fayda sağlamadığını, erdemin ve inancın varoluşsal getirisinin mutlak surette failin kendi ruhuna ve şahsiyetine döndüğünü gösteren sarsılmaz bir linguistik otonomi inşasıdır.
Dalle (ضَلَّ)
Kelimenin kökü olan "d-l-l" lafzı, sözlükte "yolunu kaybetmek, sapmak, kaybolmak, zayi olmak ve şaşırmak" manalarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "doğru ve düzgün olan yoldan, istikametten (menhec) çıkıp belirsizliğe sürüklenmek" olduğunu aktarır. Yönsüzlük ve hedefsizlik bu kökün temel karakteridir.
Râgıb el-İsfahânî, "dalalet" mefhumunun "kasten yahut yanılarak doğru yoldan sapmak" olduğunu ifade eder. Ayet bağlamında ihtida (doğru yolu bulma) fiilinin tam karşısında yer alarak, insanın ilahi rehberliği reddettiğinde düşeceği varoluşsal körlüğü ve ontolojik kayboluşu semantik olarak resmeder.
Toshihiko Izutsu, dalalet kavramının Kur'an terminolojisinde sıradan bir hata olmadığını, insanın ahlaki pusulasını yitirerek kozmik nizamın dışına savrulduğu, hidayetin mutlak ve karanlık zıddı olan "teolojik bir kayboluş" olduğunu analiz eder.
Aleyhâ (عَلَيْهَا)
Kelimenin kökü "a-l-v" olup "yükselmek, üstte olmak, aleyhine olmak, yük bindirmek" anlamlarına gelen "alâ" harf-i cerinin, nefsi işaret eden dişil zamir (hâ) ile birleşmiş halidir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin diğerinin üzerine çıkması ve ona ontolojik bir ağırlık kurması" manasının bulunduğunu belirtir.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, ayetin başındaki "linefsihî" (kendi lehine) tamlamasındaki "lam" edatı ile buradaki "aleyhâ" (kendi aleyhine/zararına) tamlamasındaki "alâ" edatının oluşturduğu muazzam dilbilgisel ve anlamsal simetriyi tahlil eder. İyilik insanın özüne fayda sağlayan hafifletici bir unsur iken, sapkınlık (dalalet) insanın bizzat kendi omuzlarına binen, ona zarar veren ve ezen (alâ) varoluşsal bir yüktür. Suçun faturası doğrudan failin üzerine kesilmiştir.
Teziru (تَزِرُ)
Kelimenin kökü olan "v-z-r" lafzı, sözlükte "ağır bir yük taşımak, günah yüklenmek, sığınacak yer bulmak" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil formundadır ve başında olumsuzluk edatı (lâ) bulunur.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "taşınması zor, ağır, ezen ve yoran bir kütleyi sırtlanmak" olduğunu aktarır. Dağlardaki sarp sığınaklara (vezer) bu ismin verilmesi, oraların zorlu ve ağır yapısından kaynaklanır.
Râgıb el-İsfahânî, fiilin ayet bağlamında fiziksel bir ağırlığı değil, tamamen ahlaki ve teolojik bir cürmü (günahı) yüklenmeyi ifade ettiğini söyler. Olumsuz kullanımı (lâ teziru/yüklenmez), ilahi adaletin temel bir hukuk normunu dilsel olarak formüle eder.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, bu fiilin olumsuz yapısıyla Kur'an'ın en devrimci ahlak yasalarından birini ilan ettiğini tahlil eder. Bu linguistik kurgu, hem Hristiyanlıktaki Hz. Adem'den tevarüs eden "asli günah" (original sin) dogmasını hem de İslam öncesi Arap toplumundaki kabilenin suçunu bireye, bireyin suçunu kabileye yıkan "kolektif suç/kan davası" geleneğini tek bir fiille kökünden reddeder. Sorumluluk mutlak surette bireyseldir.
Vâziratun (وَازِرَةٌ)
Aynı "v-z-r" kökünden türeyen ism-i fail (etken ortaç) olup, dişil formda "yük taşıyan, günahkâr, sorumluluk üstlenen nefis/kişi" manasına gelir.
İbn Fâris, ism-i fail sıygasının, yükü fiilen omuzlamış ve o ağırlığın faili konumuna gelmiş varlığı nitelediğini belirtir.
Dücane Cündioğlu, "vâzira" kelimesinin dişil (müennes) formda gelmesinin, Arapçada "nefs" (ruh/şahsiyet) kelimesinin dişil olmasından kaynaklandığını aktarır. Ayetteki kullanımı, kıyamet gününde her bir ruhun, kendi işlediği günahın ağırlığı altında nasıl tek başına ve izole bir ontolojik fail olarak durduğunu sarsıcı bir yalnızlık imgesiyle zihinlere sunar.
Vizra (وِزْرَ)
Yine "v-z-r" kökünden türeyen masdar/isim olup "ağır yük, günah, vebal ve cürüm" manalarına gelir.
İbn Fâris, kelimenin masdar formunun doğrudan ağırlığın ve günahın kendisini soyut bir kavram olarak sabitlediğini bildirir.
Toshihiko Izutsu, "vizr" kelimesinin Kur'an'daki eskatolojik (ahiret bilimi) bağlamını analiz eder. Günah, İslam terminolojisinde sadece soyut bir yasa ihlali değil, failin ruhuna yapışan, ahiret sahnesinde taşınması gereken ontolojik ve somut bir "ağırlık" (vizr) olarak kavramsallaştırılmıştır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "hiçbir günahkâr (vâzira), bir başkasının günah yükünü (vizr) çekmez" cümlesinin, İslam ceza hukukunun "suç ve cezanın şahsiliği" ilkesinin en temel, en kapsayıcı ve en evrensel dilbilimsel dayanağı olduğunu kaydeder.
Uhrâ (أُخْرَىٰ)
Kökü "e-h-r" olup "sonra gelmek, diğer, başka, öteki" anlamlarına gelen "âhar" kelimesinin dişil (müennes) formudur.
İbn Fâris, kök manasının "birincinin dışındaki, geride kalan yahut farklı olan" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "uhrâ" lafzının burada "vâziratun" kelimesinin bir sıfatı/tamlayıcısı olarak "diğer bir nefis/başka bir kişi" manasına geldiğini ifade eder. İnsanın kendi dışındaki "öteki" (uhrâ) ile olan hukuki ve teolojik sınırları, bu kelimenin belirleyici gücüyle kesin bir biçimde ayrılır.
Mu'azzibîne (مُعَذِّبِينَ)
Kelimenin kökü "a-z-b" olup sözlükte "tatlılığın ve ferahlığın gitmesi, engellemek, eziyet ve acı çekmek" manalarına gelir. Tef'il babında (ta'zîb) ism-i fail (etken ortaç) çoğul formundadır.
İbn Fâris, kök anlamının "hayatın konforunun bozulması, kişiyi meşakkat içinde bırakmak ve rahatından alıkoymak" olduğunu aktarır. Su içilemeyecek kadar acılaştığında bu kök kullanılır.
Râgıb el-İsfahânî, ta'zîb eyleminin, bedene veya ruha derin bir ızdırap vererek cezalandırmak olduğunu söyler. Eylemin ism-i fail formunda ve olumsuz bir edatla (mâ kunnâ mu'azzibîne / biz azap ediciler olmadık) gelmesi, Allah'ın ontolojik olarak keyfi bir şekilde yahut uyarısız acı çektirme sıfatından bütünüyle münezzeh olduğunu dilsel olarak kesinleştirir.
Arthur Jeffery, kelimenin Arapçadaki kullanımından önce, Aramice ve Süryanicede (adhab) ilahi cezalandırmayı tanımlayan çok güçlü bir teolojik kök olduğunu, Kur'an'ın bu kökü adaletin tesis edildiği nihai bir eylem olarak yeniden tanımladığını tahlil eder.
Neb'ase (نَبْعَثَ)
Kelimenin kökü olan "b-a-s" lafzı, sözlükte "göndermek, diriltmek, uykudan uyandırmak, harekete geçirmek ve yollamak" anlamlarına gelir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir.
İbn Fâris, bu kökün manasının "durgun ve hareketsiz olan bir şeyi sarsarak harekete geçirmek, birini bir görevle yollamak" olduğunu söyler.
Râgıb el-İsfahânî, "ba's" eyleminin ayet bağlamında sıradan bir elçi göndermeyi değil, ilahi mesajı insanlığın uykuda olan idrakine bir uyanış ve sarsıntı (ba's) niteliğinde tebliğ edecek resmi bir peygamber atamasını ifade ettiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, fiilin "hattâ" (ta ki, -e kadar) edatıyla birlikte kullanılmasının, ilahi adaletin uygulanması için gerekli olan zorunlu ön şartı (şart-ı kaza) linguistik olarak formüle ettiğini aktarır: Uyarıcı bir tebliğ harekete geçirilmeden (ba's), sorumluluk ve ceza tahakkuk etmez.
Rasûlâ (رَسُولًا)
Kelimenin kökü "r-s-l" olup "bir şeyi yavaşça ve yumuşaklıkla göndermek, peş peşe akmak, mesaj iletmek" manalarına gelir. "Fa'ûl" vezninde ism-i mef'ul (gönderilen) yahut mübalağalı ism-i fail manasında bir terimdir. Ayette nekre (belirsiz) formda zikredilmiştir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin kolaylıkla, rahatça ve engelsiz bir şekilde akması, iletilmesi" anlamı yattığını belirtir. Risalet (elçilik), ilahi mesajın kullara doğru ve kesintisiz bir akışla ulaştırılmasıdır.
Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Süryanice "rasula" (elçi, havari) lafzıyla doğrudan bağantılı olduğunu, Kur'an'ın geç antik çağ Ortadoğu'sundaki bu yerleşik monoteist iletişim terimini alarak peygamberlik müessesesinin en spesifik unvanı haline getirdiğini analiz eder.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası (son kelimesi) olan "rasûlâ" kelimesinin nekre (belirsiz) olarak kullanılmasının, herhangi belirli bir isme (Musa, İsa, Muhammed) değil, "risalet müessesesinin ve tebliğ kurumunun bizzat kendisine" vurgu yaptığını tahlil eder. Bir topluma "rasul" (bir elçi/ilahi mesaj taşıyıcısı) ulaşmamışsa, o toplumun teolojik bilgisizliği mazeret sayılır ve o toplum ilahi azaptan muaf tutulur. Bu kelime, Kur'an'ın rasyonel ve adil Tanrı tasavvurunun dilbilgisel teminatıdır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla