Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 13. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 13. Ayet

    وَكُلَّ اِنْسَانٍ اَلْزَمْنَاهُ طَٓائِرَهُ ف۪ي عُنُقِه۪ۜ وَنُخْرِجُ لَهُ يَوْمَ الْقِيٰمَةِ كِتَاباً يَلْقٰيهُ مَنْشُوراً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vekulle insânin elzemnâhu tâ-irahu fî ‘unukih(i)(s) venuḣricu lehu yevme-lkiyâmeti kitâben yelkâhu menşûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Her insanın sorumluluğunu boynuna yükledik, Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız.”

      Her insanın sorumluluğunu omuzuna yükledik. Burada “tâirahu ’ (طَائِرَهُ) kelimesinin ne anlam ifade ettiğine dair farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları “tâirahû” kelimesinin mutsuzluk ve mutluluğunu, rızkını ve yaşayışını boynuna astık mânasına geldiğini söylemiştir. Bazıları da şöyle demiştir; İşlediği hayır ve kötülük türünden işler demektir. Bazıları da şu yorumu yapmıştır: Amelinden payını ve nasibini boynuna astık, bu onun karşılığıdır. Ve benzeri yorumlar. Bunların hepsi tekbir mânaya döner, çünkü insan yaptığı işlerden ötürü mutlu ve mutsuz olur, yaptığı işlerin karşılığı da böyledir. Bunun gibi, Hasan-ı Basrî şu âyeti böyle tevil etmiştir: “Derler ki: ‘Rabbimiz!’ Kötü yanımıza yenildik”. Yani yaptığımız işler demektir. Ayrıca amele ve sözü edilenlere “tâir” adının verilmesi iki anlama gelir: Birincisi uğurlu (tefe'ul) ve uğursuz (tıyere) kabul etmek eyleminden mülhem olarak böyle isimlendirilmiştir. Araplar çeşitli konularda kuş aracılığıyla bir şeyin uğurlu veya uğursuz olup olmadığını belirlemeye çalışırlar ve şöyle derlerdi; Kuş onun için şu hayrı getirdi, şu kötülüğü getirdi. İşte yüce Allah onlara kullandıkları kavramla hitapta bulundu ve onu boyunlarına bağladığını haber vermiştir. Bu yüce Allah’ın şu beyanlarında söylediği husustur; “Onlara bir iyilik (bolluk, bereket) gelince “Bu bizim hakkımızdır” derler, eğer başlarına bir felâket gelirse bunu Mûsâ ve onunla beraber olanların uğursuzluğuna bağlarlardı”; “Şöyle cevap verdiler: ‘Sen ve beraberindekiler bize uğursuz geldiniz.’ Sâlih, ‘Başınıza gelenler Allah katındandır. Doğrusu siz sınava çekilen bir topluluksunuz’ dedi”. Benzeri başka âyetler de vardır.

      İkincisi: Onların yaptıkları işlere “tâir” (طائر) adı verilmesinin sebebi, o işleri doğuranın kuş gibi olmasıdır, o da niyet ve azimdir. Önce kişinin kalbine bir düşünce gelir, bunun aklına gelmesinde ise kendisinin bir etkisi yoktur, sonra düşünür, sonra düşünmek onu iradeye sevkeder, sonra irade onu talebe ve eyleme sevkeder. İşlerin kendisinden doğduğu niyet kuş gibidir, bu sebeple ona bu ad verilmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

      Boynuna. Burada “unukıhi” (عُنُقِهِ) kelimesinin nefisten kinâye olması muhtemeldir. Yani onu nefsine karşı sorumlu kıldık, bu caizdir. Şöyle denilir: Bu senin benim üzerimde, benim boynumdaki hakkındır. İkincisi: Burada bir işten kurtulmak isteyince bir kimsenin diğer bir kimseye söylediği şu söz gibi, boyun kelimesini kullandı: Bu işi sana yükledim, onu boynuna doladım. Yani eğer o işte bir şer varsa günahından dolayı sorumlu sen olacaksın, eğer hayır varsa bunun sevabı ve karşılığı sana ait olacaktır. Her insanm sorumluluğunu boynuna yükledik. Bunun anlamı: Yani yaptığı işten ve kötülüğünden dolayı başkası sorguya çekilmez, o sorguya çekilir demektir. Bu, yüce Allah’ın şu beyanında belirttiği husustur: “Kim doğru yolu seçerse kendi iyiliği için seçmiştir, kim de saparsa kendi zararına sapmış olur. Hiç kimse başkasının günah yükünü üstüne almaz. Biz bir resûl göndermedikçe azap da etmeyiz”. Bu üç âyetin mânaları birdir, o da belirttiğimiz gibi, hiç kimsenin başka birinin yaptıklarından sorumlu olmadığı ve hiçbir nefsin başkasının hata ve günahını yüklenmediğidir. Fakat herkes kendi hatasını yüklenir.

      Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Birincisi: Yani boynuna asılanı açılmış bir kitap yaparız. İkincisi: Boynuna bağladığı yükü kitap yaparız.

      İbn Kuteybe: Kıyâmet gününde insana, açılmış vaziyette önüne konulacak olan bir kitap çıkaracağız meâlindeki beyanın belirttiğimiz anlama geldiğini söylemiştir: Yani o iş sebebiyle bir kitap çıkaracağız. Ebû Avsece de şöyle demiştir: Yani yaptıklarını yazarız, sonra bunlar boynuna asılır da kıyâmet günü onunla Allah’ın huzuruna gelir. Ebû Ubeyde “tâir” kelimesine haz anlamı vermiştir. Diğer tefsir âlimleri ise şöyle demiştir: Yaptığı iyilik ve kötülükleri boynuna asarız. İbn Kuteybe de şöyle demiştir: Bu iki mânanın açıklanmaya ihtiyacı vardır. Benim görüşüme göre, en doğrusunu Allah bilir ya, anlamı şöyledir: Allah’ın hükmettiği hayır ve şerden herkesin payı vardır, bu da onun boynuna asılacaktır. Araplar şöyle derler: İnsana sarılan onun boynuna sarılır, uğur ve uğursuzluk da insanın boynuna yapışan bir kuş gibidir. Bu, sorumluluğumdan çıkana kadar benim üzerimde, benim boynumdaki alacağındır. İnsanın hayır ve şer türünden olan paylarına “tâir” (طائر) denilmesinin sebebi, belirttiğimiz gibi şudur: Araplar: “Ona ‘kuş’ şöyle bir hayır getirdi, yine ‘kuş’ (الطَّيْر) ona şöyle bir şer getirdi” şeklinde söz söylerdi. Bu aynı zamanda Araplar’ın, bir şeye, onun sebebinin adını vermelerine binaendir. O da sözü edilen husustur.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        İnsân (إِنْسَانٍ)

        Kelimenin kökeni hakkında "i-n-s" (ünsiyet/yakınlık kurmak) ve "n-s-y" (unutmak) köklerine dayanan iki temel yaklaşım bulunmaktadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "görünür olmak, vahşiliğin zıddı olarak evcillik ve hemcinsleriyle ünsiyet (yakınlık) kurmak" olduğunu aktarır. Yaratılışı gereği sosyal bir varlık olması ve bir arada yaşama eğilimi onu bu isimle tanımlanmaya itmiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, her iki etimolojik kökene de işaret ederek, insanın hem başkalarıyla kaynaşan sosyal bir canlı olduğunu hem de varoluşsal ahdini çabuk unutan (nisyan) zayıf bir tabiata sahip olduğunu belirtir. Ayet bağlamında insanın doğrudan kendi eylemlerinden sorumlu yegâne muhatap olarak seçilmesi, onun akıl ve irade sahibi fıtratını linguistik olarak merkeze alır.

        Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), "insan" lafzının Kur'an'daki "beşer" lafzından ayrıştığı noktayı edebi bir üslupla tahlil eder. Beşer biyolojik ve fizyolojik bir varlık durumunu ifade ederken, "insan" kelimesi doğrudan ahlaki sorumluluğu olan, tercih yapan, eylemlerinin hesabını verecek olan etik ve felsefi bir özneyi tanımlar.

        Toshihiko Izutsu, ayette "her bir insan" (küllü insânin) vurgusunun, kabilevi ve kolektif sorumluluk anlayışından radikal bir kopuşu temsil ettiğini, Kur'an'ın "insan" kelimesiyle bireysel ahlaki otonomiyi (bireyselliği) inşa eden devrimsel bir semantik çerçeve sunduğunu belirtir.

        Elzemnâhu (أَلْزَمْنَاهُ)

        Kelimenin kökü olan "l-z-m" lafzı, sözlükte "bir şeye yapışmak, ayrılmamak, zorunlu ve vacip olmak" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (ilzâm) ve azamet zamiriyle (Biz onu ayırmadık/zorunlu kıldık) kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin diğerine sımsıkı tutunması, ondan asla kopmaması ve sürekli beraber bulunması" olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ilzâm" fiilinin, bir işi veya sorumluluğu kişinin boynuna geri dönülemez ve itiraz edilemez biçimde dolamak, onu fiilen o işe mecbur bırakmak olduğunu ifade eder. Eylemlerin insana ilzam edilmesi, onun kendi iradesiyle ürettiği işlerin sonuçlarından asla kaçamayacağını dilbilgisel olarak sabitler.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin if'al babında ve failin Allah (Biz) olarak gelmesinin teolojik bir derinlik taşıdığını aktarır. Fiil mutlak bir kaderciliği değil; insanın kendi hür iradesiyle yaptığı eylemlerin ilahi bir yasayla bizzat o insanın kaderi/karakteri haline dönüştürülmesi ve yakasına yapıştırılması işlemini semantik olarak ifade eder.

        Tâirahu (طَائِرَهُ)

        Kelimenin kökü "t-y-r" olup "uçmak, havalanmak" manalarına gelen kökten ism-i faildir ve sözlükte "uçan şey, kuş" demektir. Mecazi olarak "talih, kader, nasip ve kişinin amel defteri" anlamlarında kullanılır.

        İbn Fâris, kök manasının "kanat çırparak havaya kalkmak" olduğunu aktarır. İslam öncesi Arapların bir işe kalkışmadan önce kuş uçurtarak onların sağa veya sola gidişine göre uğur veya uğursuzluk (tefe'ül/teşâüm) çıkardıklarını, bu sebeple "tâir" (kuş) kelimesinin zamanla doğrudan "kader ve şans" kelimeleriyle eş anlamlı hale geldiğini etimolojik bir tespitle açıklar.

        Râgıb el-İsfahânî, kuş kelimesinin bu mecazi dönüşümüne dikkat çekerek, ayetteki "tâir" lafzının insanın bizzat kendi elleriyle yaptığı iyi veya kötü amellerini, varoluşsal kazanımlarını nitelediğini belirtir.

        Toshihiko Izutsu, bu kelimenin cahiliye dönemindeki pagan ve fatalist (kaderci) anlam haritasından Kur'an tarafından nasıl sökülüp alındığını tahlil eder. Cahiliyede "tâir" insanın kontrolü dışındaki kör ve dışsal bir kader iken; bu ayette kelime radikal bir anlamsal dönüşüme uğratılarak, insanın kendi iradesiyle seçtiği "ahlaki eylemlerinin neticesi" haline getirilmiş, sorumluluk dışarıdan alınıp bizzat insanın omuzlarına yüklenmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayet bağlamında kelimenin, kıyamet gününde insanın karşısına çıkarılacak olan ve dünyadaki tüm yapıp etmelerinin kaydedildiği "amel defteri/karne" manasında şemsiye bir metafor olarak kullanıldığını kaydeder.

        Unukıhi (عُنُقِهِ)

        Kelimenin kökü "a-n-k" olup "boyun, gerdan" anlamlarına gelmektedir.

        İbn Fâris, kökün asıl manasının bedenin baş ile gövdeyi birleştiren kısmı olduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, insanın kaderinin/amellerinin boynuna dolanmasının (fî unukıhi) son derece güçlü bir Arapça deyim olduğunu aktarır. İnsanın boynundaki bir gerdanlığı veya boyunduruğu nasıl gözden kaçıramayacak ve ondan ayrılamayacaksa, eylemlerinin sonuçlarının da yakasını asla bırakmayacağını ifade eden fizyolojik bir metafordur.

        Dücane Cündioğlu, eylemlerin faturası için "boyun" kelimesinin seçilmesinin edebi ve psikolojik bir okumasını yapar. Boyun, hem boyun eğmenin (itaat), hem kibrin (dikbaşlılık), hem de esaretin (boyunduruk/kement) bağlandığı yerdir. Bu linguistik görselleştirme, insanın kendi amellerinin mutlak esiri yahut taşıyıcısı olduğu gerçeğini sarsıcı bir imgeyle zihinlere kazır.

        Nuhricu (وَنُخْرِجُ)

        Kelimenin kökü olan "h-r-c" lafzı, sözlükte "çıkmak, içeriden dışarıya yönelmek" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında (ihrâc) muzari (geniş/şimdiki zaman) fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "gizli, kapalı veya içeride olan bir şeyin açığa, dışarıya ve görünür alana taşınması" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, ayette "ihraç etme/çıkarma" eyleminin, dünyada iken örtbas edilen, unutulan veya gizli kalan her türlü niyet ve amelin, kıyamet sahnesinde ilahi bir müdahaleyle gün yüzüne, görünürlüğe çıkarılmasını ifade ettiğini söyler. Fiilin şimdiki zaman kipiyle gelmesi, o çıkarma işleminin ilahi irade nezdinde mutlak bir canlılıkla gerçekleşeceğini linguistik olarak teyit eder.

        Kıyâmeti (الْقِيَامَةِ)

        Kelimenin kökü "k-v-m" olup "kalkmak, dikilmek, ayağa kalkmak, doğrulmak" manalarına gelir.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "oturmanın veya yatmanın zıddı olarak dik durmak, ayak üzerine kalkmak ve bir işte sebat etmek" olduğunu aktarır. Ölülerin kabirlerinden doğrulup ayağa kalkmaları sebebiyle o büyük diriliş gününe bu ismin verildiğini belirtir.

        Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça (k-v-m) kökünden ziyade, Süryanice ve Aramicede "diriliş" anlamına gelen "qyamta" kelimesinden doğrudan etimolojik bir kopyalama ile İslam öncesi Arap teolojisine girdiğini ve Kur'an'ın bu yerleşik eskatolojik terimi merkeze aldığını analiz eder.

        Theodor Nöldeke, Jeffery'nin bulgularını destekleyerek, kelimenin Geç Antik Çağ'daki Yahudi-Hristiyan diriliş inancını tanımlayan ortak bir Sami lisan köprüsü kurduğunu, Kur'an'da da büyük yargılanma ve ilahi huzurda toplanma anını niteleyen en temel kavram olduğunu kaydeder.

        Kitâben (كِتَابًا)

        Kelimenin kökü "k-t-b" olup sözlükte "yazmak, harfleri bir araya getirmek, toplamak, kaydetmek" anlamlarına gelir. Ayette nekre (belirsiz) formda kullanılmıştır.

        İbn Fâris, kök anlamının "birbirine eklemek, dikiş diker gibi iki şeyi birbirine tutturmak ve toplamak" olduğunu bildirir. Yazı yazmanın da kelimeleri dizmek olmasından hareketle bu isim türemiştir.

        Râgıb el-İsfahânî, ayetteki "kitap" lafzının dünyevi kâğıtlardan oluşan fiziki bir metinden ziyade, insanın dünyada iken ürettiği en ufak fiillerin bile titizlikle bir araya getirilip toplandığı "eksiksiz bir ontolojik kayıt ve ameller sicili" olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin nekre (belirsiz) formda gelmesinin, bu kaydın bildiğimiz dünyevi defterlere benzemediğine, mahiyetinin insan aklını aşan, her bir bireye özel olarak şifrelenmiş eşsiz ve sarsıcı bir "teolojik data" olduğuna dilbilgisel bir vurgu yaptığını tahlil eder.

        Yelkâhu (يَلْقَاهُ)

        Kelimenin kökü olan "l-k-y" lafzı, sözlükte "karşılaşmak, yüz yüze gelmek, tesadüf etmek ve buluşmak" anlamlarına gelir. Muzari fiil formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "iki şeyin birbirinin karşısına çıkması, doğrudan ve aracısız bir şekilde yüz yüze gelmesi" anlamı yattığını belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "likâ" eyleminin, kişinin kendi geçmişiyle, saklamak istediği veya unuttuğu tüm günahları ve sevaplarıyla hiçbir perde olmaksızın, kaçışı imkânsız bir şekilde yüzleşmesi olduğunu aktarır. Eylem, ilahi mahkemedeki hesaplaşmanın doğrudanlığını, fail ile eseri arasındaki sarsılmaz karşılaşmayı linguistik olarak somutlaştırır.

        Menşûrâ (مَنْشُورًا)

        Kelimenin kökü "n-ş-r" olup "yaymak, açmak, dağıtmak ve görünür kılmak" manalarına gelir. İsm-i mef'ul (edilgen ortaç/açılmış) formunda, hal (durum zarfı) konumundadır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "dürülmüş, katlanmış veya saklanmış olan bir şeyin katlarının açılarak etrafa yayılması ve tamamen görünür hale gelmesi" olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, "neşr" kelimesinin ayette "hiçbir sayfası kapalı kalmayacak şekilde ardına kadar açılmış" manasını taşıdığını, insanın amellerinin sadece eline verilmekle kalmayıp, reddetme ihtimaline karşı bütün gizeminin ortadan kaldırılarak kendi gözleri önüne apaçık serildiğini ifade eder.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası olan "menşûrâ" kelimesinin, ism-i mef'ul sıygasıyla durum (hal) bildirmesinin son derece güçlü bir psikolojik etki yarattığını tahlil eder. İnsanın yakasına yapışan o sicil, kıyamet gününde karşısına "dürülmüş/kapalı" (tayy) bir halde değil; mazeretleri yok eden, inkarı imkânsız kılan, apaçık ve mutlak surette "sergilenmiş/açılmış" (menşûr) bir tablo olarak çıkarak varoluşsal yüzleşmeyi nihayete erdirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X