Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 12. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 12. Ayet

    وَجَعَلْنَا الَّيْلَ وَالنَّهَارَ اٰيَتَيْنِ فَمَحَوْنَٓا اٰيَةَ الَّيْلِ وَجَعَلْـنَٓا اٰيَةَ النَّهَارِ مُبْصِرَةً لِتَبْتَغُوا فَضْلاً مِنْ رَبِّكُمْ وَلِتَعْلَمُوا عَدَدَ السِّن۪ينَ وَالْحِسَابَۜ وَكُلَّ شَيْءٍ فَصَّلْنَاهُ تَفْص۪يلاً​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Vece’alnâ-lleyle ve-nnehâra âyeteyn(i)(s) femahavnâ âyete-lleyli vece’alnâ âyete-nnehâri mubsiraten litebteġû fadlen min rabbikum velita’lemû ‘adede-ssinîne velhisâb(e)(c) vekulle şey-in fassalnâhu tafsîlâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Biz geceyi ve gündüzü birer nişan olarak yarattık. Nitekim Rabb’inizin nimetlerini arayasınız, ayrıca yılların sayısını ve hesabını bile­siniz diye gecenin nişanını siler, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getiri­riz. İşte biz her şeyi açık açık anlattık.”

      Biz geceyi ve gündüzü birer nişan olarak yarattık. Bu beyan hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bazıları şöyle demiştir: Gece, gündüz, güneş ve aydan kastedilen şudur: Yani güneş ile ayda varlığımıza dair işaretler yaptık. Görmez misin ki Allah işareti (âyet) geceye ve gündüze nispet ederek şöyle buyurdu: Gecenin nişanını siler, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getiririz; ayrıca yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye. Hesap ancak ay ile bilinir. Yine görmez misin ki yüce Allah şöyle buyurdu: “O Allah ki, güneşi aydınlatıcı, ayı da ışık yaptı”. Bu âyet yılların sayısını ve hesabı aya bağlamıştır. Bu durum hesabın ay ile bilineceğine işaret eder. Bu da Ali ve İbn Abbâs ile diğer müfessir âlimlerin görüşleridir. Gecenin nişanını sileriz mealindeki cümlede belirtilen “mehavnâ”nm (مَحَوْنَا) tevili, onun silinmesine dair söyledikleridir, o da gecede görülen siyahlık ile sonunda oluşan eksilmedir. Bazıları da şöyle dedi: Allah gecenin 70 parçasından 69 parçasını mahvetmiştir. Bu görüşün sahipleri yukarıda adı geçen o âlimlerdir. Hasan-ı Basrî, Ebû Bekir el-Esam ve diğerlerine gelince onlar şöyle diyorlar: Bu âyette güneş ile aydan bahsedilmemiştir, belki gece ile gündüzden söz edilmiştir. Âyet bize, Allah’ın gece ile gündüzü birer alâmet yaptığını haber verdi, güneş ile ay da bunun gibi birer alâmettir, bunlar aracılığı ile yılların sayısı ve hesabı bilinir. Çünkü bu hesap ve yılların sayısı ancak güneş ve ay ile bilinirler. Aylara gelince onlar günler ile bilinmezler, belki ay ile bilinirler. Buna göre: Gecenin nişanını siler, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getiririz meâlindeki beyanın anlamı şöyle olur: Yani gecenin alâmetini başlangıçta ışığı giderici ve karartıcı yaptık ve gündüzün nişanını aydınlatıcı yani başlangıçta ışık verici yaptık. İkisi aydınlatıcı ve ışık verici değillerdi. Sonra gecenin alâmeti silindi ve gündüzün alâmeti aydınlatıcı bırakıldı. Fakat başlangıçta gecenin alâmetini aydınlatıcı yaptı. Şu beyanda buyurulduğu gibi: “Göğün nasıl yükseltildiğine, dağların nasıl dikildiğine, yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?”. Yani Allah Teâlâ bunları başlangıçta böyle yarattı, yoksa gök yerde idi de onu yukarıya doğru kaldırmış değildir. Dağlar da böyledir, başlangıçta yere döşenmiş idiler de sonra Allah onları dik yapmıştır demek değildir, belki başlangıçta onları böyle yaratmıştır. Gecenin nişanını sildik, aydınlatıcı olarak gündüzün nişanını getirdik. Yani bunları başlangıcında böyle yapmıştır; bunu karanlık, ışığı giderilmiş, ötekini aydınlatıcı ışık veren yaptı. Gece ile gündüzü iki nişan kıldık ki onlar değişik iki alâmettir, her biri diğerinden farklıdır. Çünkü bunların biri diğerini yok eder, öyle ki hiçbir izi kalmaz. Gece ile gündüzün ikisi yüce Allah’ın birliğine işaret eden alâmetlerdir, çünkü bunlar eğer birkaç ilâhın işi olsalardı bunlardan biri diğerinin üzerine gelip galip olunca diğerinin hükümranlığının yahut emrinin oluşmasına engel olurdu. Bu durum ortada bulunmayınca gece ile gündüzün tek bir ilâhın işi olduğuna işaret eder. Gece ile gündüzün her ikisinde de Allah’ın yönetimine delâlet vardır, çünkü onlar tek bir yolda tek bir ölçüde, birbirine karşı bir farklılık yahut geçmişte olanlara göre bir değişiklik olmaksızın cereyan ederler. Buda onların tek bir yönetimden çıktıklarına ve böyle devam ettiklerine işaret eder. Yine bunda Allah’ın bilgisi ve hikmetine işaret vardır. Çünkü güneş ile ayda bazı menfaatler konulmuştur. Öyle ki eğer gece sürekli olsaydı gecenin menfaati giderdi, eğer gündüz sürekli olsaydı tek başına onun menfaati giderdi. Bunda öldükten sonra dirilmeye işaret vardır, çünkü onlardan biri gelince diğerini telef eder, öyle ki kesinlikle ondan bir eser kalmaz, sonra Allah, ilkinden başkası olduğu bilinmeksizin onu olduğu gibi iade eder. Buna göre Kur’ân’daki âyetlerin ve ona tevdi edilen mânadan neyin murad edildiği ancak düşünme ve akıl yürütme yolu ile anlaşılır. Gece ile gündüzde tabiatçıların görüşlerini geçersiz kılmak söz konusu­dur. Çünkü belirttiğimiz gibi ikisinin aynı düzende, tek bir biçimde ve tek bir çizgide yürüyüp gitmesi, bu işlerin tabii olarak değil de bir yönetme sayesinde böyle olduğuna işaret eder. Ashâb-ı Nucûm’un görüşünü iptal etmeye gelince yıldızların, yaratıkların menfaatleri emrine verilmiş olmalarından, güneş ve ayın ışığı karşısında kaybolup görünmez ve mağlup duruma gelmelerinden ötürüdür. Bütün bunlar o varlıkların kendi kendilerini yönetme yetkisine sahip olmadıklarına, başka bir varlık tarafından yönetildiklerine işaret eder. Belirttiğimiz gibi, tabiatçıların dışındaki inkârcılarm, bunlardan her birinin menfaatinin diğerine bağlı olması düşüncesini reddetmek, bunların yöneticisinin beUrttiğimiz gibi tek olduğuna işaret eder. En doğrusunu Allah bilir.

      Rabb’inizin nimetlerini arayasınız. “Fadlen” kelimesinin başka bir âyette belirtilen rızık ve geçimlikler anlamına gelmesi ihtimali vardır: “Gündüzü de çalışıp kazanmak için fırsat kıldık”. Bu kelimenin dinî konulardaki çeşitli faziletler anlamında olması ihtimali de vardır.

      Ayrıca yılların sayısını ve hesabını bilesiniz diye. O belirttiğimiz gibi, güneş ve ay vasıtasıyla yılların sayısı ve hesabı bilinir.

      İşte biz her şeyi açık açık anlattık. Buradaki “fessalnâhu” (فَصَّلْنَاهُ) kelimesinin, bir işareti diğerinden ayırmak anlamına gelmesi ihtimali vardır. Yani belirtildiği gibi, Allah gece ile gündüzü birlikte tek bir alâmet yapmadı. Hasan-ı Basrî bu beyan hakkında şöyle dedi: Yani Allah kullarına emredip yasakladıklarını birbirinden ayırdı. Yani yapılması gerekenleri sakınılması gerekenlerden ayırdı. Açık açık anlattık. Yani Allah bunları müphem bırakmadı, belki son derece açık olarak anlattı.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Nehâr (النَّهَارَ)

        Kelimenin kökü olan "n-h-r" lafzı, sözlükte "genişlemek, yayılmak, suyun bolca ve şiddetle akması" anlamlarına gelmektedir. "Nehir" kelimesi de aynı kökten türemiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir şeyin yarılması, açılması ve akıp gitmesi" olduğunu belirtir. Gündüze "nehâr" denmesinin sebebi, karanlığın yarılıp ışığın tıpkı coşkun bir nehir gibi yeryüzüne akması, genişlemesi ve her tarafa yayılmasıdır.

        Râgıb el-İsfahânî, nehâr lafzının, güneşin doğuşundan batışına kadar geçen ve aydınlığın (ziya) ufukları tamamen kapladığı zaman dilimini nitelediğini ifade eder. Bu kelime, sükunet ve örtünme vakti olan gecenin (leyl) ontolojik ve fiziksel tam zıddıdır.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin sözlükte "gündüz, aydınlık vakit" manasına geldiğini, ayet bağlamında kozmik bir döngünün aktif, hareketli ve yaşamsal faaliyetlerin icra edildiği aydınlık evresini semantik olarak temsil ettiğini kaydeder.

        Âyeteyn (آيَتَيْنِ)

        Kelimenin kökü "e-y-y" yahut "a-y-e" olup "iz, alamet, nişan, açık delil" manalarına gelir. "Âyet" kelimesinin tesniye (ikil) formudur ve "iki işaret/delil" demektir.

        İbn Fâris, bu kökün yapısında "bir şeyi diğerinden ayırt etmeye ve tanımaya yarayan somut belirti" anlamının yattığını bildirir. Gece ve gündüz, sıradan zaman dilimleri değil, yaratıcının varlığını ispat eden en devasa ve somut iki kozmik levhadır.

        Râgıb el-İsfahânî, "âyet" mefhumunun "algılanan bir şeyden, algılanamayan başka bir hakikate (Allah'ın kudretine) geçişi sağlayan gösterge" olduğunu aktarır. Ayette gece ve gündüzün bu isimle anılması, onların kendi başlarına birer amaç değil, mutlak faili işaret eden kozmik semboller olduklarını vurgular.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel evreninde "âyet" kelimesinin doğa olaylarını salt birer fiziksel fenomen olmaktan çıkarıp teolojik bir okuma nesnesine dönüştürdüğünü analiz eder. Doğa, Kur'an lisanında kendi kendine işleyen bir makine değil, bütünüyle "ayetlerden" (işaretlerden) oluşan bir mesajlar ağıdır.

        Prof. Dr. Sadık Kılıç, kelimenin "tesniye" (ikil) formunda (âyeteyn) gelmesinin, evrenin düalist (ikili) ve birbirini tamamlayan tasarımına (gece-gündüz, karanlık-aydınlık) dikkat çektiğini tahlil eder. Bu dilbilgisel yapı, kozmostaki diyalektik işleyişin tesadüfi olmadığını, muazzam bir matematiksel dengenin teolojik ispatı olduğunu gösterir.

        Mehavnâ (فَمَحَوْنَا)

        Kelimenin kökü olan "m-h-v" lafzı, sözlükte "silmek, yok etmek, bir şeyin izini ortadan kaldırmak ve gidermek" anlamlarına gelmektedir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinin "görünür olan bir nesnenin yahut izin, tahrip edilerek veya üzeri örtülerek görünmez hale getirilmesi" olduğunu belirtir. Yazının silinmesi eylemi de bu kökle ifade edilir.

        Râgıb el-İsfahânî, "mahv" eyleminin ayet bağlamında bütünüyle bir yok ediş (adem) olmadığını, gecenin alameti olan karanlığın, ışığın silinmesi ve geri çekilmesiyle oluşan ontolojik bir "perdeleme/örtme" durumu olduğunu ifade eder.

        Dücane Cündioğlu, "silme" (mahv) fiilinin öznesinin azamet zamiriyle (Biz sildik) gelmesinin, evrendeki karanlık ve aydınlık döngüsünün mekanik bir rastlantı değil, fail-i mutlak olan Allah'ın aktif bir müdahalesi olduğunu tahlil eder. Gecenin ışığının silinmesi, insanın sükuneti ve dinlenmesi için kurgulanmış bilinçli bir kozmik ritim inşasıdır.

        Mubsırah (مُبْصِرَةً)

        Kökü "b-s-r" olup "görmek, kavramak, açığa çıkarmak" manalarına gelir. İf'al babından ism-i fail (etken ortaç) formunda dişil bir kelimedir ve "gösterici, aydınlatıp görünür kılıcı" demektir.

        İbn Fâris, kök manasının "göz veya akıl yoluyla bir şeyin idrak edilmesi, kapalılığın zıddı olarak mutlak bir açıklık ve netlik" olduğunu aktarır.

        Râgıb el-İsfahânî, Arap dilindeki "mecaz-ı aklî" sanatına dikkat çekerek, gerçekte görenin insan olmasına rağmen, ayette "görme" (mubsırah) vasfının gündüzün kendisine atfedildiğini belirtir. Gündüz "gören" değil "gösteren, eşyayı aydınlatarak insanın gözüne görünür kılan" bir fail konumuna dilbilgisel bir zarafetle yükseltilmiştir.

        Celaleddin el-Suyuti, "mubsırah" kelimesinin ism-i fail sıygasında gelmesinin, gündüzün ışığının gücünü ve etrafı aydınlatmadaki aktif eylemselliğini zirveye taşıdığını ifade eder. Gündüz, pasif bir zaman dilimi değil, yeryüzünü insanın idrakine sunan aktif bir "göstericidir".

        Tebteğû (لِّتَبْتَغُوا)

        Kelimenin kökü "b-ğ-y" olup sözlükte "istemek, aramak, çabalamak ve talep etmek" anlamlarına gelir. İfti'al babında (ibtiğâ) muzari çoğul fiildir. Başındaki "lam" (li) harfi gaye ve amaç bildirir.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyi elde etmek için şiddetle arzulamak, yönelmek ve bu uğurda efor sarf etmek" manasının bulunduğunu belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "ibtiğâ" eyleminin, sıradan bir istemenin ötesinde, insanın kendi menfaati, rızkı ve hayrı için meşru yollarla giriştiği yoğun pratik ve bedensel çabayı ifade ettiğini aktarır.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, fiilin başındaki gaye bildiren "lam" (li-tebteğû/arayasınız diye) edatının, kozmik nizam ile insan ekonomisi arasında kurulan teolojik bağın kilidi olduğunu tahlil eder. Gündüzün aydınlık kılınmasının ontolojik gayesi, insanın rızkını ve dünyevi refahını üretebilmesi için ona uygun fiziksel şartların ilahi irade tarafından kasten hazırlanmış olmasıdır.

        Fadl (فَضْلًا)

        Kökü "f-d-l" olup "artmak, çoğalmak, lütuf, ihsan, fazlalık ve erdem" manalarına gelir. Nekre (belirsiz) masdar formundadır.

        İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeyin ihtiyaç miktarından fazla olması, artması ve bolluk" olduğunu bildirir. İyiliğin ve lütfun "fadl" olarak isimlendirilmesi, bunun hak edilenden veya beklenenden çok daha fazla verilmesindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "fadl" kavramının Kur'an'da genellikle Allah'ın kullarına sunduğu rızık, kazanç, ekonomik nimetler ve ilahi lütuflar için kullanılan geniş bir kavramsal şemsiye olduğunu söyler. Gündüzleyin aranan fadl, insanın dünyevi maişetidir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, ayetteki "Rabbimizden bir fadl" tamlamasının, insanın kendi ticari veya tarımsal emeğiyle kazandığını düşündüğü rızkın bile, en nihayetinde evreni bu üretime uygun tasarlayan Allah'ın mutlak bir lütfu/bağışı (fadl) olduğu bilincini dilsel olarak aşıladığını kaydeder.

        Sinîn (السِّنِينَ)

        Kelimenin kökü olan "s-n-e" yahut "s-n-v" lafzı, "yıl, sene, zaman döngüsü" anlamına gelen "sene" kelimesinin çoğuludur.

        İbn Fâris, bu kökün yapısında "zamanın akıp gitmesi, mevsimlerin birbiri ardına dönüp başa gelmesi" manasının bulunduğunu aktarır.

        Arthur Jeffery, kelimenin Arapça kökeninin yanı sıra, Aramice (şnata) ve İbranice (şanah) gibi diğer Sami dillerinde de tarımsal, güneşsel ve kronolojik yıl döngülerini ifade etmek için kullanıldığını analiz eder. Kur'an, bu ortak kadim zaman ölçüm birimini kendi kozmolojik anlatımına entegre etmiştir.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin çoğul ve belirli (marife) formda kullanılmasının, insanlık tarihi boyunca birikerek devam eden, takvimlerin ve medeniyetlerin üzerine inşa edildiği uzun ve ardışık zaman dilimlerini (yılları) linguistik olarak kapsadığını belirtir.

        Hısâb (وَالْحِسَابَ)

        Kökü "h-s-b" olup "saymak, hesaplamak, miktarını belirlemek" manalarına gelir.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyin adedini, miktarını ve sınırlarını kesin olarak bilmek için sayım yapmak" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, hisab kelimesinin burada sadece matematiksel bir toplama işlemini değil, ayın ve güneşin hareketlerine dayalı astronomik ölçümleri, takvim bilgisini ve zamanın bölümlenmesini ifade ettiğini söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın bu ayetinde "hesap" kavramının zikredilmesinin teolojik bir devrim niteliğinde olduğunu tahlil eder. Buna göre, ilahi irade evreni kaotik, rastlantısal veya sihirli bir düzlemde yaratmamıştır; aksine insan aklının kavrayabileceği, sayabileceği (hisab) ve bilimsel/astronomik yasalarla öngörebileceği rasyonel ve matematiksel bir kozmos inşa etmiştir.

        Fassalnâhu (فَصَّلْنَاهُ)

        Kelimenin kökü olan "f-s-l" lafzı, sözlükte "iki şeyi birbirinden ayırmak, sınırları belirlemek, bölümlere ayırmak, netleştirmek" anlamlarına gelmektedir. Tef'il babında mazi (geçmiş zaman) fiildir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "birleşmiş veya muğlak olan şeylerin arasına mesafe koyarak onları birbirinden ayırt edilebilir ve anlaşılabilir hale getirmek" olduğunu belirtir. Bebeklerin sütten kesilmesine "fısal" denmesi de bu ayrılma eylemindendir.

        Râgıb el-İsfahânî, "tafsîl" fiilinin, evrendeki her bir varlığın, yasanın ve olgunun birbiriyle karışmayacak şekilde, hikmetle ve son derece detaylı bir biçimde kendi sınırlarına, formlarına ve işlevlerine kavuşturulması olduğunu ifade eder.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, fiilin azamet zamiriyle (Biz ayırdık/detaylandırdık) gelmesinin, evrendeki bu muazzam çeşitliliğin, kategorizasyonun ve sınırların kendiliğinden değil, mutlak bir ilahi tasnif ve düzenleme iradesinin sonucu olduğunu dilbilgisel olarak sabitlediğini aktarır.

        Tefsîlâ (تَفْصِيلًا)

        Aynı "f-s-l" kökünden türeyen masdar olup, ayette "mef'ul-i mutlak" (pekiştireç görevindeki nesne) olarak fasıla (ayet sonu) konumunda kullanılmıştır.

        İbn Fâris, eylemin masdar hali olarak cümlenin sonunda yer almasının, ilahi ayrım ve detaylandırma işinin kusursuzluğunu soyut bir isimde sabitlediğini bildirir.

        Celaleddin el-Suyuti, fiilin (fassalnâhu) hemen ardından kendi masdarının (tefsîlâ) kullanılmasının, Arap dilbilgisindeki tekid (kesinleştirme/pekiştirme) kuralı gereği, ilahi nizamın içerisindeki bu tasnif ve belirlemenin hiçbir eksik, pürüz yahut tesadüf barındırmadığını; her şeyin "eksiksiz, şüphe götürmez ve mutlak bir detaylandırma" ile var edildiğini anlambilimsel olarak mühürlediğini tahlil eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X