وَيَدْعُ الْاِنْسَانُ بِالشَّرِّ دُعَٓاءَهُ بِالْخَيْرِۜ وَكَانَ الْاِنْسَانُ عَجُولاً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 11. Ayet
Daralt
X
-
“insan, hayrı istediği gibi şerri de ister. İnsan pek acelecidir!”
Bazıları şöyle demiştir: İnsan kızdığı zaman, hayır için yaptığı dua gibi, kendisi, çocuğu ve eşi aleyhine dua eder ve lânet eder. İşte bu sebeple “duâehû” kelimesi fethalı okundu. Hasan-ı Basrî şöyle demiştir: İnsanın göğsü ve kalbi hoşlanmadığı en küçük bir olaydan dolayı daralır, bu sebeple kendisi ve ailesine lânet eder de Allah duasını kabul etmez. Sonra hayır duada bulunur da Allah ona verir yahut buna benzer bir ifade söz konusudur. İnsan hayrı istediği gibi şerri de ister. Bu beyanın iki şekilde yorumlanması muhtemeldir. Biri, insan bilerek hayrı istediği gibi, şer olduğunu bildiği halde insan şerri de ister. İkincisi: Bilmeden ve gafletle kabul edilecek olsa, hayır için dua edince kabul edileceğini bildiği gibi insan şerri de ister. Hem bu insan kâfir bir kişi olunca alaylı bir şekilde dua eder. Şu ve benzeri ilâhî beyanlarda belirtildiği gibi “Hatırla, bir de şöyle diyorlardı: “Allahım! Eğer bu kitap senin katından gelmiş bir hakikat ise gökten üzerimize taş yağdır veya bize acı veren bir azap gönder!”; “Birisi, huzuruna yükselmenin birçok yolu bulunan Allah katından inkârcılar için gelecek olan ve hiç kimsenin savamayacağı azabın gelmesini istedi”. Eğer insan müslümansa kendisi ve ailesi aleyhine, kötü olduğunu bilerek ve haklarında kötülük isteyerek dua eder; yine yanılarak ve gaflet içinde iken de kötülük talep ederek dua eder. Meselâ, mallar ve evlilik ister, fakat belki de bunlar onun için şerdir.
İnsan pek acelecidir. Bazıları şöyle demiştir: Bu, Âdem hakkında söylenmiştir. Çünkü Allah onu yaratıp cesedinin bir kısmına ruh üfleyince kalkmak istedi, bu sebeple ona çok aceleci denildi. Fakat her insan aslında tabiatı itibarıyla çok aceleci olarak yaratıldı. Görmez misin ki insan tek bir işe yahut tek bir duruma sabredemez, eğer bu durum nimet ise ona sabretmez, fakat ondan bıkar. Bunun gibi, en az bir şiddet ve belâ durumunda da böyledir, belâ ile sınanınca ona sabretmez, dolayısıyla sürekli olarak bir halden başka bir hale intikal eder. Görmez misin ki Mûsanm (a.s.) kavmine sıkıntı, zorluk ve meşakkat çekmeden bıldırcın kuşu ve helva indirmek gibi, Allah onlara bazı ikramlarda bulunmuştur. Giysiler de böyledir. Sonra onlar buna sabretmeyip şöyle dediler: “Hani siz, ‘Ey Mûsâ! Biz bir tek yiyeceğe dayanamayacağız’. Onlar Rab’lerinden sarımsak ve pırasa ve benzeri yiyecekler istediler. însan işte buna göre çok aceleci olarak yaratılmıştır. Görmez misin ki yüce Allah kendini eğitme gücünü insanın içine yerleştirdi, kendini eğitme gücü verdi ve onu iki yönden birine çevirme kudreti var etti. Bunlar da övülen ve yerilmeyen yönlerdir. Bunların birincisi, insanın kendisini sabır, hilim ve vakar sahibi olmaya alıştırmasıdır. İkincisi ise acelecilik özelliğini acele etmesi sayesinde kişinin övülmesini sağlayan hayırlı işlere ve itaatlara harcamasıdır. Yoksa, yaratılışının ve tabiatının zahirine göre insan acele üzerine inşa edilmiş ve sözü edilen nimetlere sahip olarak yaratılmıştır. Görmez misin ki yüce Allah şöyle buyurdu: “Gerçekten insan pek tahammülsüz bir tabiatta yaratılmıştır. Başına bir fenalık geldi mi sızlanır durur. Ama ona bir nimet nasip olursa kendisinden başkasını yararlandırmaz. Ancak namaz kılanlar başka”. îşte bu yukarıda bizim sözünü ettiğimiz husustur. En doğrusunu Allah bilir.
Fakat Allah Teâlanın kulunu emir, yasak, vâdedilenlere teşvik ve tehditle sınaması sayesinde onu andığımız eğitimle, yaratıldığı tabiatı ve inşa edildiği özelliklerinden çıkmaya muktedir olacak şekle dönüştürdü. Görmez misin ki Allah tahammülsüzlük ve sızlanmayı belirttikten sonra şu şu müstesna diyerek bir istisna yaptı. Allah halkı işte çeşitli niyet ve değişik tavırlar sahibi olacak şekilde yarattı, hepsini tek bir niyet ve azim üzere yaratmadı. Bu sebeple de büyük sanatlara ve en yüce isimlere rağbet etmez. Aksine onları çeşitli tabiatlarda yarattı. İnsanlardan bir kısmı yüksek işlere ve büyük sanatlara rağbet eder, bir kısmı da hacamat, tabakçılık, dokumacılık gibi daha aşağı işlere ve sanatlara rağbet eder. İsimlerde de durum böyledir. Bir kısmının arzusu yüksek işler ve yüce amellere yönelik olur. Eğer onların hepsinin gayreti tek tür bir faaliyete yönelik olsaydı insanların faydasına olan hususlar ve üretilen bilgiler ortaya çıkmazdı. En doğrusunu Allah bilir.
Yorumu Yorumla
-
Yed'u (يَدْعُ)
Kelimenin kökü olan "d-a-v" lafzı, sözlükte "çağırmak, seslenmek, dua etmek, talep etmek ve birini bir şeye davet etmek" anlamlarına gelmektedir. Muzari (geniş/şimdiki zaman) fiil formundadır.
İbn Fâris, bu kökün temel manasının "bir sesi yükselterek birini kendine doğru çekmek veya ondan bir şey istemek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "dua" fiilinin nida (seslenme) ile eş anlamlı gibi görünse de ontolojik bir fark barındırdığını, nidanın sadece sesi yükseltmek iken, duanın "birini yardıma çağırmak ve ondan bir fayda ummak" olduğunu söyler. Ayette insanın bu eylemi, bilinçsizce ve anlık bir öfkeyle kendi aleyhine bir çağrıya dönüştürmesi linguistik olarak vurgulanır.
Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel yapısında dua eyleminin, Yaratıcı ile yaratılan arasındaki en temel iletişimsel (komünikatif) bağ olduğunu tahlil eder. Bu ayette fiilin muzari (sürekli) kalıbında gelmesi, insanın aceleci tabiatı gereği kendi yıkımını talep etme eylemini sıradan ve sürekli bir refleks haline getirdiğini semantik olarak resmeder.
İnsân (الْإِنْسَانُ)
Kelimenin kökeni hakkında Arap dilbilimcileri arasında "i-n-s" (ünsiyet/yakınlık kurmak) ve "n-s-y" (unutmak) köklerine dayanan iki temel yaklaşım bulunmaktadır.
İbn Fâris, kök manasının "görünür olmak, vahşiliğin zıddı olarak evcillik ve ünsiyet (yakınlık) kurmak" olduğunu aktarır. İnsanın doğası gereği hemcinsleriyle bir arada yaşama eğilimi onu bu isimle tanımlanmaya itmiştir.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin her iki etimolojik kökenine de değinerek, insanın hem diğer varlıklarla ünsiyet kuran sosyal bir canlı olduğunu hem de Allah ile olan ahdini unutan (nisyan) bir tabiata sahip olduğunu belirtir. Ayet bağlamında insanın öfke anında kendi aleyhine dua etmesi, onun düşünsel zaafını ve sonuçları unutma (nisyan) eğilimini linguistik olarak teyit eder.
Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), Kur'an'daki "insan" kelimesinin "beşer" kelimesinden farklı bir bağlama sahip olduğunu, beşer lafzının genellikle biyolojik bir varlığı tanımlarken, "insan" lafzının ahlaki zaafları, psikolojik dalgalanmaları ve aceleciliği ile öne çıkan etik bir özneyi nitelediğini edebi ve semantik açıdan analiz eder.
Toshihiko Izutsu, Kur'an semantiğinde "insan" kelimesinin sıklıkla nankörlük, acelecilik ve zayıflık gibi negatif varoluşsal durumlarla birlikte zikredildiğini, bu ayette de onun rasyonel aklını devre dışı bırakan ontolojik bir zaafiyet tablosu içinde sunulduğunu tahlil eder.
Şerr (بِالشَّرِّ)
Kelimenin kökü olan "ş-r-r" lafzı, sözlükte "kötülük, zarar, fesat, yayılmak ve huzursuzluk" manalarına gelir.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "istikrarsızlık, yayılma ve insanların nefret edip uzaklaştığı hoşa gitmeyen durum" anlamı yattığını belirtir. Kıvılcımın etrafa yayılmasına (şerare) bu ismin verilmesi, zarar verici doğasının bir yansımasıdır.
Râgıb el-İsfahânî, şerrin "hayr" kelimesinin ontolojik zıddı olduğunu, herkesin fıtraten ondan yüz çevirdiği, acı ve yıkım getiren şeyleri kapsadığını ifade eder. Ayette insanın bilmeden yahut öfkeyle kendi aleyhine istediği şerrin, aslında varoluşsal bir zarar ve yıkım talebi olduğunu aktarır.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki şer talebinin (beddua) teolojik bir bağlamı olduğunu, insanın kriz anlarında veya sevdiklerine kızdığında histerik bir şekilde kendi mahvını veya ailesinin helakini dilemesinin, beşeri psikolojinin kırılganlığını ortaya koyan derin bir linguistik tablo olduğunu değerlendirir.
Duâ (دُعَاءَهُ)
"D-a-v" kökünden türeyen masdar olup, ayette "mef'ul-i mutlak" (pekiştireç görevindeki nesne) olarak kullanılmıştır.
İbn Fâris, masdar formunun çağrı eyleminin bizzat kendisini ve niyetin yoğunluğunu isimleştirdiğini bildirir.
Celaleddin el-Suyuti, ayette fiilin (yed'u) ardından kendi masdarının (duâehu) gelmesinin Arap dilindeki mef'ul-i mutlak kuralı gereği bir benzetme ve pekiştirme (teşbih ve tekid) amacı taşıdığını tahlil eder. İnsanın kötülüğü isterken gösterdiği ısrarın, tıpkı iyiliği isterken gösterdiği samimi ve hararetli yakarışa denk olduğunu dilbilgisel bir mühürle kesinleştirir.
Arthur Jeffery, dua lafzının Sami dillerinde tanrısal bir otoriteyi yardıma çağırmak için kullanılan kadim bir litürjik terim olduğunu, bu ayette ise insanın kendi aleyhine olan bir şeyi bu kutsal iletişim kanalıyla talep etmesinin teolojik bir ironi oluşturduğunu analiz eder.
Hayr (بِالْخَيْرِ)
Kelimenin kökü "h-y-r" olup "iyi olmak, seçmek, tercih etmek, fayda ve mal" manalarına gelmektedir.
İbn Fâris, bu kökün asıl manasının "bir şeye meyletmek, kötülüğün zıddı olarak üstün ve faydalı olanı seçmek" olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, hayrın tanımını "akıl, adalet, fazilet ve fayda gibi bütün insanların fıtraten arzuladığı ve yöneldiği şeyler" olarak yapar. Ayette şerrin tam simetriğinde yer alması, insanın normatif durumda arzuladığı bu olumlu varoluşsal durumu, öfke anında nasıl tersine çevirebildiğini gösteren linguistik bir zıtlık (antonymy) kurgusudur.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, Kur'an terminolojisinde hayr kelimesinin hem ahlaki/dini iyiliği hem de servet, sağlık gibi dünyevi menfaatleri kapsayan geniş bir anlamsal yelpazeye sahip olduğunu, insanın duadaki temel motivasyonunun fıtri olarak bu menfaatleri elde etmek olduğunu kaydeder.
Acûlâ (عَجُولًا)
Kelimenin kökü "a-c-l" olup "acele etmek, telaşlanmak, bir şeyi vaktinden önce istemek" manalarına gelir. "Fa'ûl" vezninde, mübalağa (aşırılık/süreklilik) bildiren bir sıfat formunda kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün manasının "bir eylemi veya nesneyi kendi doğal zamanından, vaktinden ve olgunlaşma sürecinden önce talep etmek" olduğunu aktarır. Yavaşlığın ve teenninin (sükunetin) tam zıddıdır.
Râgıb el-İsfahânî, aceleciliğin (acel) sürat kavramından farklı olduğunu, süratin övülen bir çabukluk iken, aceleciliğin tamamen aklın hilafına, ihtirasla ve düşüncesizce yapılan yerilmiş (mezmum) bir eylem olduğunu ifade eder. İnsanın "acûl" olması, onun ontolojik olarak sabırsız bir fıtrata sahip olmasındandır.
Dücane Cündioğlu, kelimenin sonundaki mübalağa vezninin (acûl), aceleciliği insanın sadece geçici bir ruh hali değil, adeta kanına işlemiş varoluşsal ve psikolojik bir karakteristiği olarak resmettiğini tahlil eder. İnsanın şerri hayır gibi istemesinin altında yatan temel felsefi neden, zamanın akışına ve ilahi takdire tahammül edemeyen bu dizginlenemez linguistik/ontolojik tezcanlılıktır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, ayetin fasılası (son kelimesi) olan "acûlâ" lafzının, eylemin (duanın) arkasındaki psikolojik motifi açıklayan kusursuz bir illet (neden) cümlesi kurduğunu belirtir. Akıl ve irade sahibi bir varlığın kendi yıkımını çağırması gibi rasyonel olmayan bir eylem, ancak onun doğasındaki bu aşırı dürtüsel (impulsif) acelecilik sıfatıyla teolojik bir zemine oturtulur.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla