Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İsrâ Sûresi, 10. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İsrâ Sûresi, 10. Ayet

    وَاَنَّ الَّذ۪ينَ لَا يُؤْمِنُونَ بِالْاٰخِرَةِ اَعْتَدْنَا لَهُمْ عَذَاباً اَل۪يماً۟​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Veenne-lleżîne lâ yu/minûne bil-âḣirati a’tednâ lehum ‘ażâben elîmâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      “Âhirete inanmayanlara gelince, onlar için de ağır bir azap hazırla­dık.”

      Onların ölümden sonra dirilmeyi inkâr etmeleri ve ona inanmamaları, şehvetleri kendilerini teslim alsın diye Allah’ı inkâr etmeye ve peygamberleri yalanlamaya sevkeden sebeptir, o da dünyada şehvetlerinin kendilerini teslim almasıdır. Çünkü bütün peygamberler dünyada onları, şehvetlerini terketmeye çağırmışlar, âhirette sevabı gerektirecek işleri yapmaya teşvik etmişler, azabı gerektirecek eylemlerden sakındırmışlardır. Bu sebeple onlar başta âhireti ve öldükten sonra dirilmeyi inkâr ettiler ki dünya kendilerini teslim alsın. İşte elçileri inkâr etmeye ve onları yalanlamaya sevkeden sebep budur. Görmez misin ki yüce Allah şöyle buyurdu: “Âhirete inananlar ona inanırlar”. Yani âhirete iman edenler Kurana yahut Muhammed’e inanırlar. Yani öldükten sonra dirimeye inanmak, müminleri Kurana ve Muhammed’e (a.s.) inanmaya şevketti. Âhireti yalanlamaları da inkârcıları elçileri yalanlamaya şevketti. En doğrusunu Allah bilir.

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yu'minûne (يُؤْمِنُونَ)

        Kelimenin kökü olan "e-m-n" lafzı, sözlükte "korku ve endişeden emin olmak, güvenmek, tasdik etmek ve doğrulamak" anlamlarına gelmektedir. İf'al babında, muzari (şimdiki/geniş zaman) çoğul formda kullanılmış ve başına olumsuzluk edatı (lâ) getirilmiştir.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "her türlü şüphenin ve korkunun zıddı olarak mutlak bir sükunet, gönül huzuru ve tasdik" olduğunu belirtir. Ayet bağlamında olumsuz kullanımı (lâ yu'minûne), kalbin ahiret gerçeğine karşı sükunet bulmaması, onu reddederek varoluşsal bir güvensizlik ve şüphe içine düşmesini ifade eder.

        Râgıb el-İsfahânî, imanın sadece dil ile ikrar değil, kalbin mutlak bir boyun eğişle gerçeği onaylaması olduğunu aktarır. Ahirete inanmama halinin, kişinin sadece gelecekteki bir yargı gününü reddetmesi değil, aynı zamanda o inancın gerektirdiği ahlaki sorumlulukları ve eylemsel tutarlılığı da bütünüyle terk etmesi (tasdikin yokluğu) olduğunu söyler.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal sisteminde "iman" lafzının ahiret (el-âhırah) kavramıyla yapısal ve ontolojik bir bitişiklik sergilediğini tahlil eder. Ona göre bu ayette, Allah'a inandığını iddia etse bile ahirete (nihai hesaba) inanmayan bir zihnin, Kur'an'ın "mümin" kategorisine asla dahil olamayacağı, inancın ancak ahiret tasavvuruyla tam ve geçerli bir teolojik sisteme dönüşeceği semantik olarak ispatlanır.

        Âhırati (الْآخِرَةِ)

        Kelimenin kökü "e-h-r" olup "sonra gelmek, geride kalmak, ilk olanın (evvel/dünya) zıddı" manalarına gelir. İsmi fail formundan türemiş, belirli (marife) dişil bir sıfat-isimdir.

        İbn Fâris, kök manasının "bir şeyin başlangıcı ve öne geçen kısmının zıddı olarak sonradan gelen, nihayete eren tarafı" olduğunu bildirir. Dünya hayatının geçici (ûlâ/ilk) karakterine karşılık, zamanın ve varoluşun son aşaması olması nedeniyle öte âleme bu ismin verildiğini belirtir.

        Râgıb el-İsfahânî, "el-âhırah" kelimesinin Kur'an'da her zaman "ed-dünyâ" (yakın ve alçak olan) kelimesinin ontolojik ve semantik zıddı olarak konumlandırıldığını aktarır. Ayette bu kelimenin marife (belirli) formda gelmesi, şüphe duyulan şeyin muğlak bir gelecek değil, peygamberler aracılığıyla tüm detayları ve kesinliği bildirilmiş o "nihai ve tek gerçeklik yurdu" olduğunu ifade eder.

        Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Kur'an'da doğrudan eskatolojik (ahiret bilimi) bir terim olarak kullanıldığını, zamanın son bulmasından sonra başlayacak olan ebedi diriliş, yargılanma ve nihai karşılık görme evresinin tamamını linguistik ve teolojik bir şemsiye kavram olarak kapsadığını kaydeder.

        A'tednâ (أَعْتَدْنَا)

        Kelimenin kökü olan "a-t-d" lafzı, sözlükte "hazırlamak, hazırda bekletmek, bir şeyi önceden temin edip el altında bulundurmak" anlamlarına gelir. İf'al babında kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temelinde "bir şeyin eksiksiz bir şekilde hazırlanması, vaktinin gelmesi ve kullanılmak üzere hazırda tutulması" anlamı yattığını belirtir. Atın eyerlenip savaşa hazır bekletilmesi durumunu anlatan "atîd" kelimesiyle aynı semantik alanı paylaşır.

        Râgıb el-İsfahânî, "i'tâd" fiilinin sıradan bir oluşturma değil, "büyük bir özen, ciddiyet ve kesinlikle önceden hazırlık yapma" manasını taşıdığını söyler. Cezanın "hazırladık" fiiliyle ifade edilmesi, cehennemin ahirette aniden ortaya çıkacak doğaçlama bir azap değil, inkar edenler için şimdiden fiilen var olan, kurgulanmış ve sırasını bekleyen ontolojik bir mekanizma olduğunu linguistik olarak ispatlar.

        Celaleddin el-Suyuti, fiilin mazi (geçmiş zaman) kipiyle ve azamet zamiriyle (Biz hazırladık) kullanılmasının, Arap dilbilgisi kuralları çerçevesinde eylemin şüphe götürmezliğini ve cezanın büyüklüğünü anlambilimsel olarak zirveye taşıdığını tahlil eder. Geçmiş zaman kullanımı, teolojik olarak "kararı verilmiş ve tamamlanmış bir ilahi kaza" bildirir.

        Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette cezanın öznesinin (Biz) doğrudan vurgulanmasının, bu hazırlığın sıradan bir doğa olayı veya rastlantısal bir felaket olmadığını, inkara (ahireti reddetmeye) karşılık bizzat mutlak kudret sahibi Yaratıcı tarafından tasarlanmış son derece bilinçli ve simetrik bir "ilahi mukabele/karşılık" olduğunu değerlendirir.

        Azâb (عَذَابًا)

        Kelimenin kökü "a-z-b" olup sözlükte "tatlılığın ve ferahlığın gitmesi, engellemek, alıkoymak, eziyet ve acı çekmek" manalarına gelir. Nekre (belirsiz) masdar formundadır.

        İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi kendi yolundan ve doğal akışından saptırmak, alıkoymak veya hayatın tatlılığını (uzûbet) ortadan kaldırarak kişiyi meşakkat içinde bırakmak" olduğunu aktarır. Su içilemeyecek kadar acılaştığında veya hayatın konforu bozulduğunda kökün bu türevleri kullanılır.

        Râgıb el-İsfahânî, azap kelimesinin bedene veya ruha isabet eden, insana derin bir ızdırap veren ve onu rahatından mahrum bırakan her türlü şiddetli acıyı nitelediğini ifade eder. İnkarcıların kendi iradeleriyle hakikatten sapmalarının bedeli olarak, ontolojik tatlılık ve huzurdan kalıcı olarak mahrum bırakılmalarını linguistik düzeyde temsil eder.

        Arthur Jeffery, "azâb" kelimesinin saf Arapça kullanımının ötesinde, Aramice ve Süryanicede (adhab) eskatolojik (ahiret boyutundaki) ilahi cezalandırmayı tanımlayan çok yaygın bir terim olduğunu, Kur'an'ın bu kelimeyi kullanarak Geç Antik Çağ'daki monoteist cezalandırma konseptini Arap lügatinde zirveye taşıdığını etimolojik verilerle analiz eder.

        Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlambilimsel kurgusunda "azâb" lafzının sıradan bir işkence veya sadizm pratiği olmadığını, bütünüyle "ilahi adalet" (kıst/adl) kavramının negatif yönlü tecellisi olduğunu tahlil eder. Ahireti yalanlamanın ontolojik ağırlığı, dengenin yeniden kurulması için kaçınılmaz bir azabı varoluşsal olarak gerekli kılar.

        Elîm (أَلِيمًا)

        Kelimenin kökü olan "e-l-m" lafzı, "acı duymak, sızlamak, derin bir keder ve ızdırap hissetmek" manalarına gelir. "Faîl" vezninde, mübalağa (aşırılık/süreklilik) bildiren bir sıfat formunda kullanılmıştır.

        İbn Fâris, bu kökün temel manasının "vücuda veya nefse (ruha) aniden ve şiddetle isabet eden, tahammülü zor olan her türlü sızı, keder ve acı" olduğunu bildirir.

        Râgıb el-İsfahânî, "elîm" sıfatının "mü'lim" (acı veren) ism-i failinden daha kuvvetli bir mübalağa taşıdığını, bu formun azabın sadece fiziksel yakıcılığını değil, içe işleyen, sızlatan, kesintisiz ve ruhsal boyutları da olan çok katmanlı bir ızdırabı nitelediğini söyler. Acı, failin bir anlık eylemi olmaktan çıkıp, azabın bizzat kendi doğası/sıfatı haline gelmiştir.

        Prof. Dr. Hidayet Aydar, azap kelimesinin ardından "elîmen" (çok acı verici) sıfatının nekre (belirsiz) formda ve tenvinli olarak gelmesinin, tahayyül sınırlarını aşan, dünyevi hiçbir keder ve ıstırapla kıyaslanamayacak büyüklükte bir azap konseptini, insan zihnine en sarsıcı haliyle sunan bilinçli bir dilbilgisi kurgusu olduğunu değerlendirir.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X