سُبْحَانَ الَّـذ۪ٓي اَسْرٰى بِعَبْدِه۪ لَيْلاً مِنَ الْمَسْجِدِ الْحَرَامِ اِلَى الْمَسْجِدِ الْاَقْصَا الَّذ۪ي بَارَكْنَا حَوْلَهُ لِنُرِيَهُ مِنْ اٰيَاتِنَاۜ اِنَّهُ هُوَ السَّم۪يعُ الْبَص۪يرُ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İsrâ Sûresi, 1. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: mucize, isra suresi 1. ayet, mescidi aksa, mescidi haram, isra, mirac, isra suresi, isra 1, ayet, ibadet, secde, gece, haram
-
"Bir gece, kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir.”
Bir gece götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. “Sübhâneke” (سُبْحَانَكَ) kelimesi Allah’ı dengi bulunmaktan yüce tutmak yüceltmek ve ortakları olmaktan tenzih etmek anlamına gelir. Bu kelime Allah’ı Muattıla’nın söylediği ve mülhitlerin sandığının aksine Allah’ın çocuğu yoktur, hiçbir şeye muhtaç değildir, âfetlerden ve yaratıkların bütün özelliklerinden uzak olduğunu ifade eder. Bazı haberlerde rivayet edildiğine göre Hz. Peygamber’e (s.a.) “sübhânallah”m (سُبْحَانَ اللهِ) tefsiri sorulmuş ve şu cevabı vermiştir: “O Allah’ı her türlü kötülükten uzak tutmaktır”. Bir gece, kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksâ’ya götüren Allah eksikliklerden münezzehtir. En doğrusunu Allah bilir ya, bu beyanın anlamı sanki şöyledir: Kulunu bir gece vaktinde bir aylık yürüme mesafesindeki yolu katettirmeye gücü yeten Allah, ölümden sonra insanları diriltmeye elbette kadir olur; resûlünü korumaya, ona yardım etmeye, nübüvvet ve risâletine dair mûcizelerini gösterme ve muhalefet edip onu yalanlayanların bütün hilelerini boşa çıkarma imkânına sahip olur.
Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksâ’ya. Allah mescide “aksâ” (أَقْصَى) adını verdi. “Aksâ” en uzakta olan demektir. “Kasıye, yaksâ, kasan” (قصا، يقصو، قصاً) kökünden türemiştir. Sanki o zaman Mescid-i Haram ile Beytülmakdis denilen Mescid-i Aksâdan başka bir mescid yoktu. En doğrusunu Allah bilir ya, işte bundan dolayı Beytülmakdise Allah Mescid-i Aksâ adını vermiştir. Çevresini mübarek kıldığımız. Denildi ki mübarek olarak adlandırılmasının sebebi konukları, hayırları çok ve geniş olmasıdır. Başka bir görüşe göre mübarek adını almasının sebebi, peygamberlerin makam ve mekânı olmasıdır. Onların bereketi ve uğurlu olmaları sebebiyle bu yer de mübarek kılındı. En doğrusunu Allah bilir.
Kendisine bazı âyetlerimizi gösterelim diye. Yani aklî mûcizelerimizi gösterdikten sonra hissi bazı âyetlerimizi göstermek için demektir. Çünkü hissi mûcizeler şüpheyi yok etmede ve vesveseyi ortadan kaldırmakta daha çok etkilidir. Zira hiç kimse bilgi yolu duyu ve gözlem olan konularda şüphe etmez. Çoğunlukla şüpheler ve vesveseler aklî bilgilerde ortaya çıkar. Zira hiç kimse kendisinin kendisi olduğundan şüphelenmez. Aziz ve Celîl olan Allah, resûlüne, insaflı kimselerin kabul edip iman etmesine ve Resûlullah’m (s.a.), Allah elçisi olduğunu ikrar etmesine mecbur edecek hissi mûcizeler göstermek istedi. Çünkü onlar, Hz. Peygamberin kendilerine haber verdiği bilgilerin (gerçek olduğunu) biliyorlardı. Öyle ki falanca dışındakileri ve birçok işler gördüğünü söylediği takdirde onun görmeden ve müşahede etmeden söz söylemeyeceğini biliyorlardı. Çünkü onlar, aklî mûcizeler kendilerine geldikçe “büyüdür”, daha önceki kitaplarında zikredilen bilgileri için de “öncekilerin masallarıdır, ona bunları bir insan öğretiyor” dediler. Hayır, bunlar büyü işi, yalan ve iftira değil, öncekilerin masalları da değildir. Onlar onu bir kere büyüye, başka bir kere de yalan ve iftiraya ve benzerlerine nispet etmişlerdi.
O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir. Yani sözü edilen fiilleri yapmaya gücü yeten, söz ve iş türünden hiçbir şeyin onun için gizli kalmasına ihtimal yoktur.
Sonra Hz. Peygamber’in (s.a.) göklere yükseltildiği (mîraç), hatta burada kendinden önceki peygamber kardeşlerini gördüğü şeklinde rivayet edilen haberler ve bu haberlerde sözü edilen bilgilere dair biz de Ebû Bekir es-Sıddîk’in söylediğini deriz: “Eğer bunları o söyledi ise doğru söylemiştir, ben de bunlara şahitlik ederim. Fakat eğer sözü edilen haberler doğru değilse âyette belirtilen kadarmı söyleriz: Hz. Peygamber Beytülmakdise, Mescid-i Aksâ'ya kadar gece yürütüldü deriz, âhad haberleri buna ilâve etmeyiz, çünkü bunlar âhad haberlerdir, âhad haberlerin verdiği bilgiye şahitlik yapmak caiz olmaz.
Yorumu Yorumla
-
Subhân (سُبْحَانَ)
Kelimenin kökü olan "s-b-h" lafzı, sözlükte "suda veya havada hızla akıp gitmek, yüzmek" anlamlarına gelmektedir. Dini terminolojide ise Allah'ı her türlü eksiklikten, noksanlıktan ve beşeri sıfatlardan tenzih etmek, uzak tutmak manasında kullanılır.
İbn Fâris, bu kökün temel anlamının "uzaklık ve öteye gitmek" olduğunu belirtir. Ona göre "Subhân" ifadesi, Allah'ı kendisine yakışmayan her türlü kötülükten, acizlikten ve yaratılmışlık belirtisinden fersah fersah uzak tutmak eylemini dilsel olarak somutlaştırır.
Râgıb el-İsfahânî, kelimenin "tesbih" formuna dikkat çekerek, bunun "Allah'a kullukta hızla koşmak, ibadette akıp gitmek" şeklinde mecazi bir anlam taşıdığını ifade eder. Ayetteki kullanımı bağlamında Subhân, Allah'ın mucizevi bir eylemi gerçekleştirmedeki kudretinin her türlü beşeri sınırın ötesinde olduğunu gösteren bir tenzih makamıdır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın anlambilimsel yapısında "tesbih" kavramının, yaratılanı yaratandan ayıran en keskin çizgi olduğunu vurgular. Bu kelime, dünyevi ve profan olan her türlü niteliğin ilahi alandan uzaklaştırılması işlemini semantik olarak üstlenir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin morfolojik yapısına odaklanarak bunun mutlak mef'ul (mef'ul-i mutlak) konumunda bir masdar olduğunu, ayetin girişinde yer alarak hem büyük bir şaşkınlığı (taaccüb) hem de İsra mucizesini gerçekleştiren ilahi kudretin mutlak aşkınlığını dilbilgisel bir vurguyla ortaya koyduğunu aktarır.
Esrâ (أَسْرَى)
Kelimenin kökü olan "s-r-y", sözlükte "gece yürümek, gece yolculuğu yapmak" anlamlarına gelir. İf'al babında (esrâ) kullanıldığında "geceleyin yürüttü, gece yolculuğuna çıkardı" anlamını kazanır.
İbn Fâris, kök anlamının bütünüyle gece karanlığındaki hareketliliğe dayandığını belirtir. "Esrâ" eylemi, öznenin kendisinin yürümesinden ziyade, bir başkasını gece yürütmesi, ona geceleyin yol aldırması anlamını sabit kılar.
Râgıb el-İsfahânî, "esrâ bi abdihî" şeklindeki kullanımın, Allah'ın kulunu geceleyin özel bir yolculuğa çıkardığına delalet ettiğini ifade eder. Eylemin bizzat Allah'a atfedilmesi, yolculuğun doğasının insanüstü boyutuna işaret eder.
Celaleddin el-Suyuti, kelimenin zaten "gece yolculuğu" anlamı taşımasına rağmen ayette ayrıca "leylen" (geceleyin) kelimesinin kullanılmasını tahlil eder. Buna göre bu tekrar, yolculuğun gecenin bütününde değil, gecenin sadece çok kısa ve belirsiz bir anında gerçekleştiğini vurgulamak içindir.
Dücane Cündioğlu, "isrâ" kavramının geleneksel yapıda "mi'rac" ile birleşik ele alınmasına karşın, kelimenin etimolojik ve linguistik sınırlarının sadece yatay bir gece yolculuğunu ifade ettiğini, dikey bir yükseliş (mi'rac) anlamını kendi kök yapısında barındırmadığını, bu anlamın ancak rivayet kültürüyle metne dahil edildiğini belirtir.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, dilbilimsel kökün Hz. Muhammed'in Mekke'den Kudüs'e uzanan tarihi ve mucizevi yolculuğuna isim olduğunu, if'al babının tercih edilmesinin, eylemin failinin mutlak surette Allah olduğunu tescillediğini ifade eder.
Abd (عَبْد)
Kelimenin kökü "a-b-d" olup, "boyun eğmek, itaat etmek, hizmet etmek ve kulluk yapmak" manalarına gelmektedir.
İbn Fâris, kök anlamının "yumuşaklık, itaat ve teslimiyet" olduğunu belirtir. Ayak basılarak düzleşmiş, itaatkâr hale gelmiş yola "mu'abbad" denmesini örnek göstererek, "abd" kelimesinin de iradesini bütünüyle Allah'a teslim etmiş, kibir ve dirençten arınmış kişi manasına geldiğini söyler.
Râgıb el-İsfahânî, Kuran'da iki tür kulluktan bahsedildiğini; birinin ontolojik (yaratılıştan gelen zorunlu kulluk), diğerinin ise iradi (kendi seçimiyle itaat) olduğunu belirtir. Bu ayetteki "abd" lafzı, iradi kulluğun en üst makamını temsil eder ve peygamberin ilahi iradeye olan mutlak teslimiyetini onurlandırmak için kullanılmıştır.
Toshihiko Izutsu, Kuran'daki "Rabb-Abd" (Efendi-Kul) ilişkisinin semantik analizinde, bu kelimenin peygamberin insanüstü bir mucizeyi tecrübe ederken dahi ontolojik olarak "insan" statüsünde kaldığını, ilahlaşmadığını vurguladığını belirtir.
Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayette peygamberin ismi veya "resul", "nebi" gibi sıfatları yerine doğrudan "abdihî" (O'nun kulu) tamlamasının kullanılmasının son derece bilinçli bir teolojik tercih olduğunu ifade eder. Bu kullanım, olağanüstü İsra hadisesi sonrasında Hıristiyanlıktakine benzer bir peygamberi tanrısallaştırma (deifikasyon) eğiliminin önünü kesmek için özellikle seçilmiştir.
Leylen (لَيْلًا)
Kelimenin kökü "l-y-l" olup, "gece, karanlık, günün zıddı" anlamlarına gelir. Ayette nekre (belirsiz) formda tenvin ile kullanılmıştır.
Râgıb el-İsfahânî, leyl kelimesinin sadece zaman dilimini değil, gizliliği ve örtünmeyi de ifade ettiğini, eylemin gece yapılmasının bu yolculuğun sıradan gözlerden uzak, mahrem bir ilahi tecrübe olduğuna işaret ettiğini belirtir.
Celaleddin el-Suyuti, "leylen" kelimesindeki tenvinin (nekreliğin) "kıllet" (azlık) yahut "tazim" (yüceltme) ifade ettiğini savunur. Buna göre kelime "herhangi bir gece" veya "gecenin bütünü" değil, "gecenin son derece kısa, muazzam ve gizemli bir anı" manasına gelecek şekilde daraltılmıştır.
Prof. Dr. Hidayet Aydar, kelimenin nekre yapısının, zaman algısının olağanüstülüğüne dikkat çektiğini, İsra olayının fiziksel bir zaman diliminden ziyade ilahi bir zaman boyutu (bast-ı zaman) içinde gerçekleştiğini dilbilgisel olarak desteklediğini ifade eder.
Mescid (مَسْجِد)
Kelimenin kökü olan "s-c-d", "eğilmek, tevazu göstermek, başını yere koymak" manalarına gelir. "Mescid", ism-i mekân formunda olup "secde edilen, boyun eğilen yer" demektir.
İbn Fâris, s-c-d kökünün temelinde insanın kendini alçaltması ve mutlak bir teslimiyetle eğilmesi olduğunu aktarır. Mekânın bu isimle anılması, oranın varoluş gayesinin ilahi olana duyulan bu tevazu olduğunu gösterir.
Arthur Jeffery, kelimenin saf Arapça olmayıp Aramice veya Nebatice "masgeda" (tapınma/secde mahalli) kelimesinden İslam öncesi dönemde Arapçaya geçtiğini, Kuran'ın da bu yerleşik dini terimi kullandığını belirtir.
Christoph Luxenberg, Süryani-Aramice kökenlere inerek "masgeda" kelimesinin Yahudi-Hristiyan litürjisine ait bir tapınma alanını ifade ettiğini, erken dönem Hicaz coğrafyasında bu kelimenin spesifik olarak İslami bir yapıdan ziyade genel anlamda kutsal ve saygı duyulan ibadet mekânlarını nitelediğini savunur.
Theodor Nöldeke, kelimenin Aramice kökenli "secde yeri" anlamına geldiğini kabul eder ve erken Arapçada bu sözcüğün sadece Müslümanların değil, diğer monoteist dinlerin kutsal mabetleri için de şemsiye bir terim olarak işlev gördüğünü analiz eder.
Haram (حَرَام)
Kökü "h-r-m" olup, "yasaklamak, korunmuş olmak, dokunulmaz kılmak" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kökün ihtiva ettiği anlamın, bir şeye yaklaşmanın veya onu ihlal etmenin yasaklanması ve o şeyin mutlak bir koruma altına alınması olduğunu belirtir.
Râgıb el-İsfahânî, "haram"ın, aklın veya şeriatın yasakladığı şey olduğunu, "Mescid-i Haram" tamlamasının ise Kabe ve çevresinin her türlü şiddetten, saygısızlıktan ve dünyevi ihlalden arındırılmış, ontolojik olarak dokunulmaz kılınmış bir emniyet sahası olduğunu ifade eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, "Mescid-i Haram" isimlendirmesinin, o bölgenin sadece fiziki sınırlarını değil, aynı zamanda orada kan dökmenin, ağaç kesmenin veya avlanmanın yasaklanmasıyla oluşan hukuki ve manevi dokunulmazlık zırhını linguistik olarak temsil ettiğini vurgular.
Aksa (أَقْصَى)
Kelimenin kökü olan "k-s-v", "uzak olmak, uç noktada bulunmak, mesafeli olmak" anlamlarını taşır. İsm-i tafdil (en üstünlük/kıyas) formundadır ve "en uzak, daha uzak" demektir.
İbn Fâris, kökün mekansal olarak mesafenin son haddine ulaşmayı ve merkeze uzaklığı ifade ettiğini bildirir.
Râgıb el-İsfahânî, Mescid-i Aksa tamlamasında bu kelimenin, vahyin ilk muhataplarının zihin dünyasındaki ve coğrafi tasavvurlarındaki "en uzak ibadethane" manasına geldiğini aktarır.
Prof. Dr. Sadık Kılıç, "Aksa" kelimesinin sadece fiziksel bir uzaklığı değil, İbrahimî geleneğin tarihsel derinliğine ve kutsallığın merkezine olan manevi bir uzanışı da sembolize ettiğini değerlendirir.
Angelika Neuwirth, erken Mekke dönemi metinlerinde geçen "Aksa" kelimesinin, daha sonraki İslami gelenekte Kudüs'teki fiziki mabet ile özdeşleştirilmesinden ziyade, başlangıçta cennetteki veya semavi âlemdeki "en uzak/en yüce kutsal makam" olarak tasavvur edilmiş olabileceğini dilbilimsel ve bağlamsal bir olasılık olarak tartışır.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin Mekke'deki Mescid-i Haram'a olan coğrafi mesafeyi temel alarak Kudüs'teki mabet bölgesi için (Beytülmakdis) kullanıldığını, ism-i tafdil formunun bu iki merkez arasındaki mesafeyi vurguladığını kaydeder.
Bâreknâ (بَارَكْنَا)
Kökü "b-r-k" olan kelime, "çogalmak, artmak, bereketli olmak, devenin göğsünü yere vurarak çökmesi" anlamlarına gelir. Mufa'ale babında fiil olarak kullanılmıştır.
İbn Fâris, bu kökün temelinde "istikrar, kalıcılık ve hayrın yerleşmesi" yattığını belirtir. Devenin çöktüğü yerde sabit kalması gibi, bereket de ilahi hayrın bir mekânda veya kişide kalıcı bir şekilde yerleşik hale gelmesidir. "Bâreknâ", "Biz orayı hayırla yerleşik kıldık" anlamını taşır.
Râgıb el-İsfahânî, bereketin "ilahi hayrın bir şeyde ontolojik olarak bulunması" olduğunu söyler. Ayette bu fiilin "havlehû" (çevresini) sözcüğüyle kullanılmasının, Mescid-i Aksa'nın sadece kendi içinin değil, etrafındaki arazinin de maddi (verimlilik) ve manevi (peygamberlerin yurdu olması) hayırlarla donatıldığını gösterdiğini aktarır.
Arthur Jeffery, "b-r-k" kökünün İbranice (berakhah) ve diğer Sami dillerde kutsama ve bereket anlamıyla son derece yaygın olduğunu, Kuran'ın bu kökü kullanarak Judeo-Hıristiyan dini terminolojisindeki ilahi kutsama konseptini kendi metnine entegre ettiğini analiz eder.
Diyanet İslam Ansiklopedisi, kelimenin hem Mescid-i Aksa çevresindeki Şam (Levant) bölgesinin zirai verimliliğini, hem de o coğrafyanın tarih boyunca sayısız vahye ve peygambere ev sahipliği yapmış olmasının getirdiği manevi bolluğu semantik olarak kapsadığını belirtir.
Âyât (آيَات)
"Ayet" kelimesinin çoğulu olup kökü "e-y-y" yahut "a-y-e" şeklinde tespit edilmiştir. "İz, alamet, nişan, açık delil, mucize" anlamlarına gelir.
İbn Fâris, kök anlamının "bir şeyi diğerinden ayırt etmeye yarayan, onu belirgin kılan işaret" olduğunu söyler. "Âyâtinâ" (Ayetlerimizden) tamlaması, yolculuk esnasında gösterilen şeylerin ilahi kudreti açıkça ispat eden, sıradan olandan ayrışmış nişaneler olduğunu ifade eder.
Râgıb el-İsfahânî, ayeti "kendisi algılandığında, algılanamayan başka bir şeyin (ilahi zatın) varlığına kesin olarak delalet eden işaret" olarak tanımlar. İsra olayındaki ayetler, peygambere gösterilen melekuti harikalar ve Allah'ın evren üzerindeki mutlak egemenliğinin somutlaştırılmış delilleridir.
Arthur Jeffery, kelimenin Süryanice ve Aramicedeki "atha", İbranicedeki "oth" (işaret, mucize) kelimeleriyle etimolojik bağına dikkat çeker. Dini literatüre "ilahi mucize" anlamıyla diğer Sami dillerinden geçtiğini ve Kuran'da sıklıkla bu manada kök saldığını ifade eder.
Toshihiko Izutsu, Kuran'ın genel teolojik kurgusunda "ayet" kavramının ontolojik bir fonksiyonu olduğunu tahlil eder. Buna göre evrendeki fenomenler ve İsra gibi mucizevi tecrübeler haddizatında kendi başlarına birer amaç değil, ötedeki Mutlak Varlık'a (Allah'a) işaret eden sembolik ve göstergebilimsel levhalardır.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla