Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İnşikak Sûresi, 15. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İnşikak Sûresi, 15. Ayet

    بَلٰىۚۛ اِنَّ رَبَّهُ كَانَ بِه۪ بَص۪يراًۜ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Belâ inne rabbehu kâne bihi basîrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      "Hayır, tam tersi! Rabb'i onu şüphesiz görmekteydi."

      Yani onların daha önceden işlenmiş olan çirkin amellerini görmekte ve ellerinin işlemiş olduğu günahlara dair olan ilm-i ezelîsi ile de onları sorguya çekmektedir. Onlara işledikleri günahların gerektirmiş olduğu azabı, ilminin gereği olarak vermektedir. Dünya hükümdarlarının durumunun aksine O, her şeyi kendi ilmine bağlı yapmaktadır. Dünyada hükümdarlar birilerini hesaba çekecekleri zaman başkalarının onu gerekli görmesi sebebiyle bunu yaparlar. Yoksa durumdan kendilerinin haberi olmaz. Ya da bu beyanın mânası şöyledir: Allah Teâlâ ezelde yaratılması halinde kulun ne işleyeceğini ve sonucunun ne olacağını; cennete mi cehenneme mi gideceğini bilir. Onun veli kullarına düşmanlık edeceğini ve günahlar işleyeceğini bilir ve ilmine göre onları yaratır.

      Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Bizim müşahede dünyamızda kişi, akıbette kendisine zarar verecek ve bir faydası dokunmayacak bir günahı işlemeye yanaşmaz. Eğer böyle bir işe başlasa ve onu tamamlasa o kişi insanlar katında övülen değil yerilen biri olur. Hal böyle iken kulun kendisine düşmanlık yapacağını ilm-i ezelîsi ile bilen Allah neden kendisine düşman olacak kimseyi yaratsın ki?!

      En doğrusunu Allah bilir ya, bunun cevabı şöyledir: Bir işe başlayan ve tamama erdirilmesi halinde onun kendisine zarar vereceğini, bir fayda sağlamayacağını bile bile o işi yapan, kendi özüne zarar vermeye çabaladığı için yergiyi hak eder. Allah’a itaat etmekten yüz çeviren ve O’nu inkâr eden kişiye gelince o özellikle, başkasına zarar vermediği halde kendini tehlikeye atmak suretiyle özüne zarar vermiştir. Bu yüzden de onu yaratmak ve var etmekte O’na bir yergi erişmez. Bu İlâhî beyanda şuna dair de delil vardır: Allah Teâlâ, mahlûkatı yarattığında onları, kendisine bir yararları dokunsun ya da onlar tarafından kendisine bir zarar dokunsun diye yaratmadı; aksine onların yararları da zararları da kendilerine yönelik olmaktadır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Rabbihu (رَبَّهُ)

        İbn Fâris, kelimenin r-b-b kökünden geldiğini, asıl anlamının bir şeye sahip olmak, onu düzeltmek, korumak ve aşama aşama kemale erdirmek olduğunu belirtir; ayetteki bağlamında, insanın dünyadaki başıboşluk zannını yıkan mutlak malikiyeti ve terbiye ediciliği vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "Rabb" kelimesini bir şeyi halden hale geçirerek en mükemmel sınırına ulaştırmak olarak tanımlar ve burada insanın kendi kendine yettiği yanılgısına karşı, onun her anını kuşatan, onu var eden ve nihai akıbetini belirleyecek olan yegane otoriteye işaret ettiğini aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin Sami dillerindeki kökenine inerek Aramice ve Süryanicedeki "rabb" (efendi, ulu) formlarıyla anlamsal ve etimolojik ortaklığını belirtir; Kur'an'ın bu köklü kavramı insanın hesaba çekilmezlik kuruntusunu kesin bir dille reddetmek için mutlak efendi manasında kullandığını ifade eder. Toshihiko Izutsu, kelimeyi Allah-alem ilişkisi ve ahlaki sorumluluk bağlamında inceler; "Rabb" isminin insanın dünyadaki serüvenini başından sonuna kadar izleyen, eylemlerini nesnel bir şekilde değerlendiren ve ahirette bu eylemlerin karşılığını verecek olan yegane yargılayıcı gücü temsil ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin bağlam içindeki kullanımına dikkat çekerek, insanın "asla dönmeyeceği" (yahûr) yönündeki şımarık zannının, üzerinde mutlak tasarruf sahibi olan "Rabb" gerçeğiyle çarpıcı bir biçimde iptal edildiğini, kelimenin ontolojik bir kuşatıcılık ifade ettiğini söyler.

        Kâne (كَانَ)

        İbn Fâris, bu kelimenin k-v-n kökünden türediğini, temel manasının bir şeyin var olması, meydana gelmesi ve sabit bir hal üzere kalması olduğunu belirtir; ayette bu fiilin Allah'ın görme vasfıyla (basîr) birlikte kullanıldığında, bu durumun anlık bir eylem değil, geçmişten geleceğe uzanan kesintisiz, ebedi ve değişmez bir gerçeklik olduğunu ifade ettiğini aktarır. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" masdarının varlık sahasında bulunmayı anlattığını, buradaki kullanımın Allah'ın kulu üzerindeki gözetiminin hiçbir an kesintiye uğramadığını, insanın o gaflet anlarında bile mutlak bir ilahi şahitliğin devrede olduğunu vurguladığını söyler. Celaleddin el-Suyuti, fiilin geçmiş zaman kipiyle (mazi) gelmesine rağmen tefsir bağlamında sürekli ve kalıcı bir vasfı nitelediğini, "O, ezelden beri kulunu her haliyle gören ve bilendir" anlamını taşıyarak insanın kendi gizliliği içindeki o sahte güven hissini yerle bir ettiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin semantik boyutunu değerlendirirken, "kâne" fiilinin burada salt bir zaman zarfı olmaktan çıkarak Allah'ın insan üzerindeki o kuşatıcı ve sarsılmaz ilminin ontolojik bir sabitesi olarak işlev gördüğünü, insanın gizleyebileceği hiçbir anın bulunmadığını etimolojik olarak pekiştirdiğini ifade eder.

        Basîran (بَصِيرًا)

        İbn Fâris, bu kelimenin b-s-r kökünden türediğini, kökün asıl anlamının görmek, idrak etmek, bir şeyin içyüzünü ve hakikatini derinlemesine anlamak olduğunu belirtir; ayetteki bağlamında "Basîr" sıfatının, sadece yüzeysel ve fiziksel bir izlemeyi değil, insanın niyetlerini, kalbinde gizlediği zanlarını ve tüm eylemlerini mutlak bir berraklıkla kavramayı ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "basar" (gözlem) ile "basîret" (kalp gözü/derin kavrayış) arasındaki etimolojik ilişkiye dikkat çekerek, buradaki sıfatın insanın dünyevi şımarıklığını, inkarını ve en gizli düşüncelerini nüfuz edici bir bakışla kaydeden ilahi ve eksiksiz bir algıyı anlattığını aktarır. Celaleddin el-Suyuti, lügat eksenli izahlarında kelimeyi "hiçbir şeyin kendi ilminden ve görüşünden gizli kalmadığı, her şeyi hakkıyla gören" şeklinde açıklar; insanın hesap vermeyeceği zannının, bu mutlak görücülük karşısında ne kadar temelsiz ve sefil bir iddia olduğunu vurgular. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın ahlaki terminolojisinde "Basîr" isminin kritik bir rol oynadığını, insanın dünyadaki eylemlerinin anlamsız bir boşluğa düşmediğini, her bir ahlaki tercihin bu "mutlak gözlemci" tarafından eskatolojik (ahirete dair) bir yargılama için kusursuzca hıfzedildiğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin kökündeki derinlemesine görme ve nüfuz etme vurgusunun, insanın dünyadaki kapalı ve güvende sandığı o bencil alanını paramparça ettiğini, "Basîr" vasfının ilahi adaletin tecellisinde hiçbir eylemin zayi olmayacağının en kesin ontolojik teminatı olduğunu ifade eder.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X