اِنَّهُ كَانَ ف۪ٓي اَهْلِه۪ مَسْرُوراً
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İnşikak Sûresi, 13. Ayet
Daralt
X
-
10. "Kime de kitabı arkasından verilirse"
11. "'Eyvah!' diye bağıracak"
12. "Ve alevli ateşe girecektir."
13. "Şüphesiz o, (dünyada iken) yakınları arasında neşeliydi."
14. "Zira o, hiçbir zaman Rabb'ine dönmeyeceğini sanırdı"
Bu İlâhî beyan gösteriyor ki sözü edilen azabın onun başına gelmesi, ölümden sonra diriltileceğine dair kesin bir inancının bulunmaması, sade bir zannı olması yüzündendi. Aynı şekilde Allah Teâlâ iki grup arasında vâd ve vaîdini taksim etmiş ve vaîdini hak edenlerin yalancılar olduğunu sûrenin sonunda beyan etmiştir. Burada vaîdi belirtip bu vaîdi hak edenlerin de âhiret hayatına yönelik sade bir zannı olan ve kesin bir inancı bulunmayan kimseler olduğunu beyan buyurmuştur. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Günaha batanların varacakları yer ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine şöyle denilir: “İnkâr ettiğiniz cehennem azabını tadın!” Burada gerekçenin inkâr etmek olduğunu beyan etmiştir. Bu konuda Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Ateş yüzlerine vuracak, orada dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar. Size âyetlerim okunurdu da onları yalanlardınız değil mi?”
Böylece ebedî olan vaîdin özellikle âhireti inkâr edenler hakkında olduğu bilinmesini istedi. Bu âyette ehl-i kebâirin ebedî olarak cehennemde kalacaklarını iddia eden Mûtezile’nin görüşlerinin de reddi vardır.
Yorumu Yorumla
-
Kâne (كَانَ)
İbn Fâris, bu kelimenin "k-v-n" kökünden türediğini, asıl anlamının bir şeyin var olması, meydana gelmesi ve sabit kalması olduğunu belirtir; ayette kişinin dünyadaki durumunu ve yaşam tarzını anlatırken bu fiilin geçmişte kalmış kesin bir gerçekliği ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "kevn" masdarının yokluktan varlık sahasına çıkmayı ve bir hal üzere bulunmayı anlattığını, buradaki kullanımın suçlu kişinin dünya hayatında içinde bulunduğu gaflet ve neşe halinin geçici bir an değil, kökleşmiş bir karakter ve süreklilik arz eden bir durum olduğunu aktarır. Celaleddin el-Suyuti, fiilin geçmiş zaman kipiyle (mazi) kullanılmasının, kişinin ahiretteki azabıyla yüzleşirken geride bıraktığı dünyevi yaşantısına atıf yaptığını, dünyadaki o kaygısız halinin artık tamamen geçmişte kalan bir yanılsama olduğunu belirterek tefsir eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin anlamsal çerçevesine değinerek, "kâne" fiilinin burada sıradan bir zaman bildiriminden ziyade, kişinin hesap gününü inkar eden yaşam felsefesini dünyada nasıl istikrarlı ve pervasız bir şekilde sürdürdüğünü vurgulayan ontolojik bir sabitliğe işaret ettiğini ifade eder.
Ehlihî (أَهْلِهِ)
İbn Fâris, kelimenin "e-h-l" kökünden geldiğini, asıl manasının bir yere veya bir şeye yakın olmak, ünsiyet kurmak ve bir meskeni paylaşmak olduğunu belirtir; ayette kişinin dünyada kendisini en güvende hissettiği, kan bağı veya yakın ilişkilerle bağlı olduğu ailesini ve çevresini ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "ehl" kavramının aynı soyu, aynı evi veya aynı inanç sistemini paylaşan insanları kapsadığını, bağlam içerisinde bu kelimenin suçlu kişinin dünyevi zevklere daldığı, ahiret kaygısından uzak ve sadece dünyalık hazları paylaştığı sığ çevresini tanımladığını aktarır. Arthur Jeffery, kelimenin etimolojik olarak Sami dil ailesine ait olduğunu, İbranicedeki "ohel" (çadır) sözcüğüyle akrabalığından yola çıkarak çadırı/evi paylaşanlar anlamından türediğini belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi dokusunu incelerken, kişinin dünyada kendi konforlu, bencil ve dar ehl'i içinde ahiret sorumluluğundan kaçtığını, bu dar çevrenin ona ilahi yargıdan muafmış gibi sahte bir güvenlik ve aidiyet hissi verdiğini vurgular. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin ayetteki bağlamına dikkat çekerek, buradaki ehlin dünyevi şımarıklığın paylaşıldığı, hesap gününü inkar eden bir suç ortaklığı çevresini temsil ettiğini ve kişinin bu dar alan içinde kendini güvende sanarak varoluşsal bir yanılgıya düştüğünü ifade eder.
Mesrûran (مَسْرُورًا)
İbn Fâris, bu kelimenin "s-r-r" kökünden türediğini, temelinde gizlemek ve sevinç anlamlarının yer aldığını, kişinin kalbinde duyup yüzüne yansıttığı neşeyi temsil ettiğini belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "sürûr" kavramının içten gelen ve ferahlık veren bir sevinç olduğunu ifade etmekle birlikte, bu ayetteki mesruriyetin hakiki ve kalıcı bir huzur değil, insanın dünyevi hazlara kapılarak ilahi azabı unutmasından kaynaklanan aldatıcı, geçici ve şımarıkça bir neşe hali olduğunu aktarır. Celaleddin el-Suyuti, kelimeyi tefsir ederken, bu sevincin ahiret inancından yoksunluğun getirdiği bir dünya pervasızlığı olduğunu, kişinin ailesi içinde kibir ve taşkınlık dolu bir mutluluk yaşadığını belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın kavramsal haritasında bu tür bir dünyevi sevincin, ahlaki sorumluluktan kaçışın ve ontolojik körlüğün bir neticesi olarak sunulduğunu, insanın kendi nihai akıbetinden habersiz şekilde yaşamasının trajik bir tezahürü olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin anlamsal boyutunu değerlendirirken, buradaki sevincin hesap gününü inkar etmenin (kibir ve istiğna) verdiği pervasızlık ile dünyevi refahın getirdiği derin bir gaflet halini etimolojik olarak resmettiğini, bunun kalıcı ve hakiki bir mutluluk değil, mutlak azap öncesi yaşanan trajik bir şımarıklık olduğunu söyler.
Yorumu Yorumla
Yorumu Yorumla