Duyuru

Daralt
Henüz duyuru yok.

İnşikak Sûresi, 11. Ayet

Daralt
X
 
  • Filtre
  • Zaman
  • Göster
Tümünü Temizle
Yeni Mesajlar
  • Kur’ân-ı Kerîm
    • 2020
    • 6236

    İnşikak Sûresi, 11. Ayet

    فَسَوْفَ يَدْعُوا ثُبُوراًۙ​
  • Türkçe Transkript
    • 2020
    • 6236

    #2
    Fesevfe yed’û śubûrâ(n)

    Yorumu Yorumla

    • Mâtürîdî
      • 2020
      • 6236

      #3
      10. "Kime de kitabı arkasından verilirse"

      11. "'Eyvah!' diye bağıracak"

      12. "Ve alevli ateşe girecektir."

      13. "Şüphesiz o, (dünyada iken) yakınları arasında neşeliydi."

      14. "Zira o, hiçbir zaman Rabb'ine dönmeyeceğini sanırdı"

      Bu İlâhî beyan gösteriyor ki sözü edilen azabın onun başına gelmesi, ölümden sonra diriltileceğine dair kesin bir inancının bulunmaması, sade bir zannı olması yüzündendi. Aynı şekilde Allah Teâlâ iki grup arasında vâd ve vaîdini taksim etmiş ve vaîdini hak edenlerin yalancılar olduğunu sûrenin sonunda beyan etmiştir. Burada vaîdi belirtip bu vaîdi hak edenlerin de âhiret hayatına yönelik sade bir zannı olan ve kesin bir inancı bulunmayan kimseler olduğunu beyan buyurmuştur. Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Günaha batanların varacakları yer ise ateştir. Oradan her çıkmak istediklerinde oraya geri çevrilirler ve kendilerine şöyle denilir: “İnkâr ettiğiniz cehennem azabını tadın!” Burada gerekçenin inkâr etmek olduğunu beyan etmiştir. Bu konuda Allah Teâlâ meâlen şöyle buyurdu: “Ateş yüzlerine vuracak, orada dudakları çekilmiş, dişleri görünür bir halde bulunacaklar. Size âyetlerim okunurdu da onları yalanlardınız değil mi?”

      Böylece ebedî olan vaîdin özellikle âhireti inkâr edenler hakkında olduğu bilinmesini istedi. Bu âyette ehl-i kebâirin ebedî olarak cehennemde kalacaklarını iddia eden Mûtezile’nin görüşlerinin de reddi vardır.​

      Yorumu Yorumla

      • Etimolog
        • 2025
        • 6236

        #4
        Yed'û (يَدْعُو)

        İbn Fâris, kelimenin "d-a-v" kökünden türediğini, kökün temel anlamının birisine seslenmek, onu kendine çağırmak, talep etmek ve nida etmek olduğunu belirtir; ayetteki bağlamında kişinin içine düştüğü azap karşısında ölümü ve yok oluşu imdada çağırması şeklinde çaresiz bir eylemi ifade ettiğini söyler. Râgıb el-İsfahânî, "dua" ve "davet" kavramlarının bir şeyi veya kimseyi hazır bulunmaya çağırmak anlamına geldiğini, burada kişinin feryat ederek kendi mahvını çağırmasının, yaşanacak azabın şiddeti karşısında var olmaya tahammül edememe durumunu yansıttığını aktarır. Celaleddin el-Suyuti, fiilin anlamsal çerçevesini tefsir verileriyle birleştirerek, amel defterini sırtının arkasından alan kişinin yaşadığı dehşetle helakı çağırıp yok olmayı talep etmesi olarak açıklar. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın anlamsal yapısı içinde bu fiilin, insanın dünyada iken yaptığı ahlaki tercihlerin neticesiyle ahirette yüzleştiğinde girdiği o geri dönülemez psikolojik çöküşü resmettiğini, varoluşsal bir çaresizlikle kendi yok oluşunu yardıma çağırması paradoksunu betimlediğini belirtir. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin hitap ve nida vurgusunun, mahşer yerindeki mutlak çaresizliğin dışavurumu olduğunu, kişinin düştüğü o onulmaz durumda azaptan kurtulmanın tek yolunu kendi ontolojik varlığının silinmesinde görüp bunu yüksek sesle talep etmesini ifade ettiğini söyler.

        Subûren (ثُبُورًا)

        İbn Fâris, bu kelimenin "s-b-r" kökünden geldiğini, asıl anlamının hüsrana uğramak, helak olmak, fesada gitmek ve mutlak bir yıkıma maruz kalmak olduğunu belirtir; bağlam içinde kişinin içine düştüğü o kahredici sonu ve silinip gitme arzusunu temsil ettiğini vurgular. Râgıb el-İsfahânî, "subûr" kelimesinin insanın kendi eylemleri neticesinde maruz kaldığı en şiddetli helak durumu olduğunu, ayette suçlu kişinin azabın şiddeti ve utancın ağırlığı karşısında hayatta kalmayı değil, tamamen yok olmayı ve hiçliğe karışmayı bir kurtuluş olarak görerek bu mutlak yıkımı temenni ettiğini aktarır. Celaleddin el-Suyuti, kelimeyi lügat bağlamında "şiddetli bela, kahredici ölüm ve yok oluş" olarak tanımlar, kişinin amel defterindeki o kara tabloyu gördüğünde sığınacak hiçbir yer bulamayıp ölümü (subûr) çağırmasının, azabın kaçınılmazlığını anladığı o ilk andaki feryadı olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin edebi yapısını analiz ederken, kökündeki mutlak yıkım ve hüsran vurgusunun, insanın hesap gününde amel defterini arkasından almasıyla yaşadığı o dehşet verici yıkım psikolojisini resmettiğini, bu sözü söyleyerek inlemesinin yaşama arzusunun tamamen sönüp hiçliğe karışma isteğinin dramatik bir yansıması olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, kelimenin "helak" anlamının ötesinde, mahşer sahnesindeki o çetin yargılama neticesinde suçlu kişinin hiçbir kurtuluş ümidi kalmadığını idrak edip kendi varlığının ebediyen silinmesi için yalvarmasını sembolize ettiğini, bunun cehennem ateşinden önce yaşanan psikolojik bir azap safhası olduğunu söyler.

        Yorumu Yorumla

        İşleniyor...
        X