يَٓا اَيُّهَا الْاِنْسَانُ اِنَّكَ كَادِحٌ اِلٰى رَبِّكَ كَدْحاً فَمُلَاق۪يهِۚ
Duyuru
Daralt
Henüz duyuru yok.
İnşikak Sûresi, 6. Ayet
Daralt
X
-
Etiketler: inşikak suresi 6. ayet, inşikak suresi, insan, çaba, amelle karşılaşma, rabbe kavuşma, inşikak 6, rab
-
"Ey insan! Sen Rabb'ine doğru büyük bir çaba içindesin; sonunda kuşkusuz O'na kavuşacaksın da."
İnsan Her Hayra Her Şerre Koşuşturur
Yani sen ya hayır ya da şer işlemektesin ve Rabb’ine kavuşacağın âna kadar da koşuşturmaya devam edeceksin. Sonunda O’nunla yüz yüze gelecek ve dünyada iken yapıp ettiklerinin karşılığını göreceksin. Bazıları bu âyetteki çabanın sadece kâfire yönelik olduğunu söylemişlerdir. Ancak zâhirî anlamına göre hem kâfiri hem de mümini içine almaktadır. Çünkü onların her ikisi de âkıbetleriyle yüz yüze gelecekler ve yapıp ettiklerinin karşılığını göreceklerdir. Bu şu İlâhî beyan gibidir: “İnsan, kendisinin başı boş bırakılacağını mı sanır?” yani buyruklara ve yasaklara muhatap olmaksızın kendi haline bırakılacağını mı sanır? Bir başka İlâhî beyanda şöyle buyurmuştur: “Sizi sırf boş yere yarattığımızı ve sizin artık huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”
Burada şöyle bir soru sorulabilir: Niçin “O’nunla yüzyüze geleceksin” (fe mülâkîhi) dedi de “amelinle yüzyüze geleceksin” demedi? Bir başka soru: Yüce Allah “Sen Rabb’ine doğru büyük bir çaba içindesin” diye buyurduktan sonra “onunla yüzyüze geleceksin” demiştir, oysa bu çaba, dünyada yapılmaktadır, yüz yüze gelme ise âhirette olacaktır.
Cevap şöyledir: O, dünyada iken yaptığı her ameli ile aslında âhiret yurduna gitmektedir. O amelleri sanki onu âhirete götüren vesilelerdir. Böylece o, dünyada iken yaptığı her ameli ile Rabb’ine gitmekte ve O’na ulaşmaktadır. O yüzden de Allah Teâlâ “yüz yüze gelme”yi çabasının sonu kılmıştır. Şu İlâhî beyan da aynı mânaya gelir: “O gün, insanlar âlemlerin Rabb’inin huzuruna çıkacaklardır”. Oysa onlar aslında o günde kıyama duracaklardır, yani Allah’a kulluk ve ibadet için kıyama duracaklardır.
Yorumu Yorumla
-
el-İnsân (الْإِنسَانُ)
İbn Fâris, bu kelimenin kökeni hakkında iki temel yaklaşımdan bahseder; ilki "ü-n-s" (ünsiyet) kökünden geldiği ve insanın doğası gereği diğer varlıklarla bir arada yaşama, yakınlık kurma eğilimini ifade ettiğidir, ikincisi ise "n-s-y" (nisyan) kökünden türediği ve insanın ilahi ahdi unutmaya meyilli yapısına işaret ettiğidir. Râgıb el-İsfahânî, insanın yalnız başına yaşayamayan, hemcinslerine muhtaç sosyal bir varlık olması hasebiyle "ünsiyet" kökünün daha ağır bastığını belirtmekle birlikte, ayetteki bağlamda insanın sorumluluklarını ve nihai akıbetini unutarak (nisyan) dünyaya dalması boyutunun da göz ardı edilemeyeceğini vurgular. Arthur Jeffery, kelimenin Arapçaya özgü görünmekle birlikte kökeninin Aramice "enâşâ" ve Süryanice "nâşâ" kelimelerine dayandığını, Sami dillerinde insan türünü ifade eden bu ortak kullanımın zamanla Arapçalaşarak "insan" formunu aldığını aktarır. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın semantik haritasında kelimeyi incelerken, bu hitabın salt biyolojik bir türü değil, ahlaki ve varoluşsal bir sorumluluk taşıyan, ancak çoğunlukla bu sorumluluğun gafletinde olan "doğal insan" formunu hedef aldığını, ayetteki nidanın insanı kendi ontolojik gerçekliğiyle yüzleşmeye çağırdığını ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki "Ey insan" hitabının retorik bir uyarı ve sarsma işlevi gördüğünü, insanın dünyadaki meşgalesinin geçiciliğine ve ne kadar çabalarsa çabalasın nihai durağının mutlak güç sahibi bir yaratıcı olduğu gerçeğine dikkat çekmek için bu kuşatıcı ismin tercih edildiğini söyler.
Kâdih (كَادِحٌ)
İbn Fâris, bu kelimenin "k-d-h" kökünden türediğini, kökün temel anlamının bir şeyi tırmalamak, kazımak, deride iz bırakacak şekilde şiddetle çalışmak ve bir işi yaparken aşırı derecede yorulmak olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "kedh" kavramının, insanın ruhunu ve bedenini yıpratan, onu hedefine doğru zorluklar içinde sürükleyen yoğun bir çaba ve meşakkat anlamına geldiğini, ayetteki "kâdih" (çabalayan/didinen) isminin, insanın dünya hayatındaki varoluşsal serüveninin kesintisiz ve yorucu bir emek süreci olduğunu ifade ettiğini aktarır. Celaleddin el-Suyuti, lügat ve tefsir bağlamında kelimeyi, insanın Rabbine doğru yürüyüşündeki eylemleri (amelleri) olarak açıklar; insanın ister iyi ister kötü olsun, ömrü boyunca ortaya koyduğu her eylemin aslında onu adım adım ilahi huzura taşıyan meşakkatli bir yürüyüş olduğunu belirtir. Aisha Abdurrahman (Bintü'ş-Şâtı), kelimenin fonetik ve edebi yapısını analiz ederken, "k-d-h" kökündeki kazıma ve tırmalama anlamının sertliğine dikkat çeker; dünya hayatının huzurlu bir yolculuk değil, aksine insanın adeta tırnaklarıyla kazıyarak, yara bere içinde kalarak ve tüketici bir efor sarf ederek son durağına doğru sürüklendiği dramatik bir süreç olduğunu vurgular.
Kedhan (كَدْحًا)
İbn Fâris, bu kelimenin de aynı "k-d-h" kökünün masdarı olduğunu ve "kâdih" ismindeki yıpratıcı çalışma, iz bırakan gayret ve meşakkat anlamını aynen taşıdığını ifade eder. Râgıb el-İsfahânî, cümlenin yapısı içinde bu masdarın fiili pekiştirmek (meful-i mutlak) amacıyla kullanıldığını, insanın dünyadaki didinmesinin sıradan bir çaba olmadığını, son derece şiddetli, kaçınılmaz ve insanın tüm benliğini kuşatan bir yorgunluk hali olduğunu vurgulamak için cümlenin sonuna güçlü bir ekleme olarak getirildiğini belirtir. Celaleddin el-Suyuti, cümlenin bu pekiştirmeli formunu "çabaladıkça çabalamak, didinmekten bitap düşmek" şeklinde açıklar ve yeryüzündeki hiçbir insanın bu mutlak yorgunluk ve meşakkat yasasından istisna tutulmadığını, varoluşun bizatihi bu şiddetli çabanın kendisi olduğunu aktarır.
Mülâkīhi (مُلَاقِيهِ)
İbn Fâris, bu kelimenin "l-k-y" kökünden türediğini, asıl anlamının karşılaşmak, yüz yüze gelmek, bir şeyi bulmak ve iki şeyin birbirine vasıl olması (kavuşması) olduğunu belirtir. Râgıb el-İsfahânî, "likâ" kelimesinin bir şeyle bizzat ve doğrudan karşılaşmak anlamına geldiğini, buradaki "mülâkī" (karşılaşan/kavuşan) kelimesinin insanın dünyadaki o bitmek bilmez çabasının (kedh) sonucunda nihai muhatabıyla veya amellerinin sonucuyla kaçınılmaz bir şekilde yüzleşeceğini ifade ettiğini aktarır. Celaleddin el-Suyuti, kelimenin sonundaki "hi" (o/onu) zamirinin iki farklı etimolojik ve tefsirsel boyutu olduğuna işaret eder; insanın meşakkatli yolculuğunun sonunda ya doğrudan doğruya "Rabbine" kavuşacağını ya da dünyada uğruna didindiği "amelleriyle" (kedh) yüzleşeceğini, her iki durumda da mutlak bir karşılaşmanın gerçekleşeceğini belirtir. Toshihiko Izutsu, Kur'an'ın eskatolojik (kıyamet bilimi) kavramları arasında "likâ" eyleminin merkezi bir rol oynadığını, insanın doğrusal bir zaman algısı içinde sürekli ileriye doğru sürüklendiğini ve bu yorucu varoluşsal yürüyüşün tek terminal noktasının ilahi hakikatle gerçekleşecek olan o sarsıcı yüzleşme (mülâkat) olduğunu ifade eder. Prof. Dr. Mustafa Öztürk, ayetteki bu karşılaşma fiilinin, insanın dünyadaki çırpınışlarının başıboş ve anlamsız bir boşlukta kaybolup gitmeyeceğini, aksine tüm bu meşakkatin ilahi huzurda somut bir karşılık bularak nihayete ereceğini, kelimenin kökündeki "yüzleşme" vurgusunun hesap gününün kaçınılmaz gerçekliğini zihinlere kazıdığını söyler.
Yorumu Yorumla
📱
Mobil Uygulamamız
Kuran Yorum android uygulaması
İndir ⬇️
Çveneburi Sözlüğü
Türkiye Gürcülerinin sözlüğü
Siteye Git →
Dijital Kütüphane
Özgün içerikli YouTube genel kültür kanalı
Kanala Git ▶
Türkçe Satranç
Bilgisayara ve yapay zekaya karşı Türkçe satranç oyunu
İndir ⬇️
Deribond
Hakiki ve suni deri kemer online satış mağazası
İndir ⬇️
Yorumu Yorumla